YÖK'ün geçen ay yayınlandığı 'özgür ve güvenli üniversite' genelgesinin üniversitelere ve 81 ilin emniyet müdürlüğüne ulaşmasından sonra kampuslardan kırılan kol ve bacak sesleri yükselmeye başladı.
Anadolu Üniversitesi'nde YÖK karşıtı eylem yapan öğrencilere müdahale eden özel güvenlik ve polis, bir öğrencinin kolunu, diğerinin de bacağını kırdı.
Aşırı ve asimetrik güç kullanımıyla 'otoriter devlet algısı' perçinlenerek öğrenci hareketleri sindirilmesinde YÖK'ün tarihi tecrübesi çok işe yarıyor.
Siyasi fikirlerin ve siyaset yapmanın kesinlikle yasaklandığı üniversite ortamında Cumhurbaşkanı'nın katıldığı bir üniversite açılışında 'en aykırı fikirlerin tartışıldığı yer' ifadelerine inat dışarıda bir öğrenciye tetikte bekleyen üç güvenlik düşüyordu.
Ayrıca kapsamı genişletilmiş kamera donanımı en aykırı fikirleri değil varı yoğu tıkır tıkır kaydediyor.
Güvenlik görevlileri öğrencilere okul kapıları ve kantinlerde biber gazıyla, tekme tokatla 'bankamatik kartından yapılmış kimliklerini' soruyorlar.
Referandum sonrasında rektörler ve özel güvenlikçiler kuş uçurtmuyorlar, öğrenci geçirtmiyorlar.
YÖK genelgesiyle rektörlüklerden talep edilen öğrencilerin parmak izi, kamera kaydı, fişleme, aile posta adresi gibi hizmetler alınmaya başlandı.
Özgür fikirlerin anca böylesi güvenlikli ortamlarda ezildiği bilgisine sahip YÖK, 1980 sonrası üniversitelerde gerçekleştirdiği 'zihinsel tasfiyeyi' ve 'hafıza kaybını', referandumla sıçradığımız yeni dönemde derinleştirmek istiyor.
29 yıldır iktidarların tepe tepe kullandığı ve asla elinin altından ayırmadığı toplumsal formasyon tornası YÖK, bu iktidar döneminde de bütün ceberutluğuyla işlevini aksatmıyor.
2002 seçimleri öncesi Başbakan'ın özgürlükler sıralamasında ilk üç'e giren 'YÖK'ün kaldırılması' vaadi, geçen hafta yaptığı bir konuşmayla tarihe karıştı.
Başbakan ancak 2011 seçimleri sonrasında YÖK'te kapsamlı değişiklik yapılabileceğini söyledi.
Ve ekledi 'Yeter ki 2011 sonrasını bir görelim', demek ki iktidarın bilhassa çözmeyip her seçim döneminde sündürdüğü mağduriyet silsilesinde yine YÖK yer alacak.
Tabii ki iktidara gelmeden önce bütün kötülüklerin anası olarak gördükleri YÖK'ün kullanıma elverişli ideolojik gücünden, şimdi vazgeçecek değillerdi.
Çünkü üniversite-devlet-sermaye üçlü piyasalaşma blokunda yer alan YÖK'ün rolünün etkinliği tartışılmaz biçimde artmıştı.
YÖK bir canlı organizma gibi yapıştığı akademik ortamın sermayeye eklemlenme sürecine büyük katkı sunuyor.
Böylece küreselleşmeci, liberal vizyonlu, rekabetçi, piyasacı birey mühendisliğini üstlenen üniversite yönetimlerinin, 'eşit ve parasız eğitim' sloganlarını duyunca kanları donuyor.
Ve bu piyasa 'bölücü ve yıkıcı' sloganların kökünü kurutmak için rektörler, fişledikleri öğrenci sayılarını iftiharla beyan ediyorlar.
Toplumsal faydayı ve eğitim haklarını hatıra getiren herkes 'ideolojiktir' ön kabulü çok kabul görüyor.
Piyasacılıkla kol kola girmiş despotik ezici güç, kampusları 'güvenli kılmak' adına öğrencileri izlettiriyor, fişlettiriyor ve gözaltına aldırıyor.
İstanbul, Yıldız Teknik, Hacettepe, Ankara ve Anadolu üniversitelerinde öğrencilerin eğitim hakları bizzat yönetimlerce verilen cezalarla engelleniyor.
Akademisyeninden özel güvenlikçisine kadar 'taşeronlaşmış', arsaları ve fiziki yapıları 'kiralanmış', ürettiği bilgiyi patentleyip sermayeye pazarlama peşinde olduğundan dünyanın ilk beş yüz üniversitesinin arasına bir tanesinin zar zor girebildiği üniversitelerimiz, bu gidişle arazi rantına karşı koyamayıp yakında kendini AVM ya da konut projesine dönüşürse kimse şaşırmasın.
İşte o zaman YÖK'e gerek kalmaz.
9 Kasım 2010/Akşam
{jcomments on}