10 Eylül 2010, Cuma
   
Metin Boyutu

Arama

Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı 'Mit'i - Nuray Mert

‘Yargı krizi’ni tartışırken, doğal olarak, yargının ‘tarafsızlığı’ ve ‘bağımsızlığı’ konuları ortaya atıldı. Demokratik yargı açısından, bu iki şart arasındaki ilişkiyi konuşmaya çalışıyoruz.
Yargının bağımsızlığı, sağlıklı bir demokraside yargının herhangi bir siyasi iktidara bağımlılık bir yana, kurumsal olarak onu denetleyebilecek şekilde düzenlenmesi anlamına gelir. Tarafsızlık ise, bir yandan bu çerçeve içinde tanımlanabilecek bir şeydir, yani yargı erkinin iktidar dahil tüm siyasi çevrelerden bağımsız ve dolayısıyla eşit mesafede olması demektir.
Ancak, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumda, ‘tarafsızlık’ konusu, bu çerçeveyi aşan bir sorundur. Zira, daha önce çok yazdım, yine tekrarlayalım,
bu son kriz de, buna benzet tartıştığımız diğer bazı konular da sıradan veya belli kurumlarla sınırlı
konular değil, yaşadığımız şey ‘rejim krizi’!
Muhalefetin ‘rejimi tartışmaya açmamak’, iktidarın ‘bunu göze alamamak’ adına, krizin ismini telaffuz edememesi her şeyi giderek daha fazla kördüğüm haline getiriyor. 
Bu noktada, konuyu biraz daha açayım isterseniz; Bakın Erzincan Başsavcısı’nın, şimdilerde her
yönüyle tartışma konusu olan soruşturma dosyası içinde, dini cemaatlere ilişkin incelemeler var. Bir ülkede, birileri içinde din, dini sembol. vs. olan her şeye kuşkuyla bakıyorsa, dini cemaatlere ve faaliyetlere ilişkin her inceleme, soruşturma böyle bir vesvesenin ürünü olarak görülebilir. Geçmişte, bu türden bir kuşkuculuk ve bu yönde bir ‘iç düşman’ tanımı, çeşitli dayatmalara  dönüşmüş ve buna tepki olarak belli bir muhalefet ve direnç zemini oluşmuştur. Mevcut iktidar partisi, bir yönüyle, bu sürecin ürünüdür.       
Diğer taraftan, bu gerçeğin varlığı, içinde ‘dini cemaat’ geçen her konuyu, incelemeyi, kuşkuyu, bir dayatmanın uzantısı ve hatta bu dayatmanın karanlık bir biçimi olarak karşımıza çıkarılan Ergenekon gibi bir çerçeveye sıkıştırılarak geçiştirilemez. Cihaner’in başına gelenin bu olduğu izlenimi içindeyim.
Bir uçtan diğerine, bir dayatmadan ötekine, bir fişleme sisteminden başkasına savrulmanın demokratikleşme diye tanımlanması imkânsızdır. Türkiye’de yaşanan bu tür bir savruluştur.
Bu kısırdöngüden çıkış yolu, laiklik ve demokrasi gibi konularda klişe ve soyut kavramlar ötesinde
tartışma ve asgari mutabakat arayışına girişmektir. Halihazırda böyle bir zemin yoktur.
Örnek verelim; bu ülkede birileri, Kuran’ın ancak küçük yaşta başlanarak hafızlığının ve eğitiminin gerekli olduğunu düşünürken, diğerleri, bu tür bir eğitimin ancak 18 yaş sonrasında olması gerektiğini düşünüyor. Bu durumda ortaya yasal çerçeveye sığmayacak Kuran kursu sorunu çıkıyor. Bakın bunun gibi konularda hukukun üstünlüğü, tarafsızlığı gibi kavramlar aciz kalır, sorun çözemez.
Dahası, itiraf etmemiz gerekir ki, Cumhuriyet ve ‘cumhuriyet değerleri’ dediğimiz genel çerçeve içinde, laiklik konusu merkezde olmak üzere, her bakımdan birbirinden tamamen farklı telakkilere sahip çevreler söz konusudur. Bir görüş ve çevre için, makbul isim, kahraman olan, diğerleri için zalim, dayatmacıdır, bir kesim için değerli olan bir isim, diğeri için mürteci ve haindir. Bir kesim İskilipli Atıf Hoca’yı, dini için mücadele eden ‘şehit’ olarak yadederken, diğerleri onu ‘Cumhuriyet düşmanı’ olarak görmektedir. Bu listeler, çatışma alanlarının derinliği uzatılabilir.
Demokrasi, farklı görüş ve telakkileri bir arada barış içinde yaşatmayı vededen siyasi bir usluptur, ancak hiçbir demokrasi çerçevesi, birbirinden taban tabana zıt düşünce, telakki ve hatta duygu dünyalarını çatışmasız biçimde birlikte yaşatma kabiliyetine sahip değildir. Demokratik çerçeveyi güçlendirmek, ancak asgari mutabakatların mevcudiyeti ile mümkündür. Tekrarlarsak, Türkiye’de bu asgari mutabakat mevcut değildir, o halde işe buradan başlamak, bu sorunu ciddiye almak gerekir.
Aynı şey, hukukun üstünlüğü, yargının tarafsızlığı gibi konular için de geçerlidir. Asgari mutabakat yoksa, bunların hiçbirinden bahsedilemez. Hukuki tarafsızlık dediğimiz şey, bizatihi üzerinde anlaşılmış, belli
ön kabullerin varlığı ile kaimdir.
Ciddi çatışma alanları ve sorundan kaçmak için demokrasi istemek anlamsız ve samimiyetsiz bir çabadır. Anlamlı olan, çatışma alanlarının mahiyet ve derinliğinini ciddiye alıp, yeni bir mutabakat zemininin arayışına girişmektir. Yoksa, hiçbir yargı reformunun, hiçbir Anayasa taslağının ciddi bir sürece dönüşme ve mevcut duruma çare olmak ihtimali yoktur.

23 Şubat 2010/Radikal

Yorum ekle


DERGİ ARŞİVİ

  • Dergi Arşivi

ANKET

Referanduma nasıl yaklaşmalı?

BİLİM VE GELECEK DERGİSİ

Reklam

BİLİM VE GELECEK KİTAPLIĞI

Reklam