Hasan Cemal ve Cengiz Çandar, geçen pazartesi, CNN Türk’teki “Tecrübe Konuşuyor” adlı programlarında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü ağırlamak için bulundukları Ankara’da, bir “üst düzey bürokrat”la da konuşmuşlar...
Cengiz Çandar’ın dünkü yazısının başlığı, “Devletin içindeki Sovyetler Birliği çöküyor” şeklindeydi... O bürokrat öyle demiş. Şu coşkulu satırlar da Çandar’ın yazısından:
“Devlet bürokrasisinin en tepe noktası sayılan makamdaki insan, yani devleti içinden tanıyan ve içinden izleyen, bu anlamda devlet hakkında söz söylemeye en yetkin konumda bulunan bir yetkili bize öyle dedi: Devletin içindeki Sovyetler Birliği çöküyor!” Çandar’ın kastettiği “çöküş”, Ümraniye’de bulunan silahlardan “kozmik oda”ya uzanan operasyonlar zincirinin sonucunda, “askeri vesayet rejimi”nin yere serilmekte oluşu...
Bu adı saklı şahsiyetin sözlerine Hasan Cemal de dünkü yazısında vurgu yaptı:
“Geçen gün Ankara’da bir yüksek bürokratla sohbet ederken şöyle dedi: Bizim Sovyetlerimiz, yani duvarlar yeni yeni yıkılıyor...”
“Sovyetler Birliği’nin çöküşü...” öyle mi?
O zaman biraz kafa karıştırmak için şu soruları sorayım:
Tanklar Duma’ya (Meclis) yürümek için hiç kışladan çıktı mı bizde?
Hatırlayın, Sovyetler Birliği’nin 1991’in aralık ayındaki resmi çöküşünden önce ağustosta, glasnost ve perestroyka karşıtı bir askeri darbe yapılmak istenmişti...
Sovyetler’in sonunu hızlandıran eylem, Yeltsin’in o gün o tanklardan birinin üstüne çıkarak darbeyi akamete uğratmasıdır.
Şimdi, “kozmik oda”ya girmek, “tankın üzerine çıkmak” mıdır?
Yoksa e-muhtıraya nanik yapılınca mı tankın üzerine çıkılmış oldu?
Sovyetler’in çöküşü Rusya’ya demokrasi getirmedi. Bizdekinin çöküşü demokrasi getirecek mi?
Bizim de bir otokratımız, yani Putin’imiz mi olacak?
“Bizim Putin”, 2012’de halkoyuyla cumhurbaşkanı seçilme hesapları yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan mı?
Bakın, “Sovyetler’in çöküşü” benzetmesi hangi soruları getirdi aklıma...
“Teşbihte hata olmaz” demişler...
Bunu önce, “teşbih”, yani benzetme yaparken, “aman dikkatli olalım, kırıp dökmeyelim” manasında söylemişlerdir...
Sonra laf dönmüş dolaşmış, “hatasız teşbih olmaz” manasında kullanılır olmuştur.
Gerçekten, hata içermeyen benzetme olur mu hiç? Affınıza sığınarak, C. Çandar ve H. Cemal’in o yüksek bürokratı artık her kimse, onun teşbihine bir başka “Sovyetli teşbih” ile cevap vermek istiyorum.
Uzun zamandır kendimi, İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde, 1944-45 kışının Varşova’sında sıkışmış kalmış bir Polonyalı gibi hissediyorum.
O Varşovalı, kentin ortasından geçen Vistül Nehri’nin batı yakasında. Bulunduğu yaka Alman, karşı yaka da Sovyet ordularının işgalinde...
Ve Sovyet orduları batı yakasını da işgal ederek onu Alman işgalinden kurtarmaya hazırlanıyor... Ne yapsın o Varşovalı? Bir işgalden kurtulduğuna mı sevinsin, başka bir işgale uğradığına mı üzülsün?
2010 Türkiye’sinde iktidar mücadelesi veren iki kamptan birine ait olmayanların duygu hali, aşağı yukarı, 1945’in Varşova’sında yaşayan o talihsiz Polonyalınınki gibidir.
Teşbih buraya kadar...
Ne yapalım? Ülkeyi her darbesiyle sakatlamış, müdahaleci askeri vesayet rejiminin sona erdirilmekte oluşuna mı sevinelim?
Yoksa iktidardaki AKP-Gülen Hareketi koalisyonunun, “tek parti-tek adam” egemenliğine dayalı bir otoriter rejim kurma yolunda ilerliyor oluşuna mı üzülelim?
Bu konuda isabetli ve önemli okuma parçaları olarak da geçen pazartesi ve salı Vatan’da yayımlanan Nuray Mert’le yapılmış söyleşilerle, Cüneyt Ülsever’in Hürriyet’te önceki gün ve dün çıkan yazılarını öneriyorum.
7 Ocak Perşembe tarihinde Milliyet Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
{jcomments on}