Nazi ırkçılığının, “insanlık tarihi”nde unutulamayacak bir yer tuttuğunu, dünyanın tüm ırkçıları da kabul ederler. Kuşkusuz kendi ırkçı yaklaşımları ve politikalarında ondan bir biçimde yararlanmak “içgüdüsü”yle! Nazi ırkçılığı ve katliamı elli yıla yakın süre, ve neredeyse tüm dünyada lanetli bir politika, bir kara sayfa olarak nitelenmesine karşın, işçi-emekçi hareketi ve sosyalizmin kazanımlarına karşı sürdürülen burjuva saldırılarının başarı kazanmasına bağlı olarak son otuz yıl içinde çeşitli ülkelerde yeniden boy vermeye başladı. Doğrudan ırkçı ve faşist ideolojiyi sahiplenip bu doğrultuda örgütlenen, kendi “ulus” ve “dini”ni üstün sayan ve başkalarını aşağılayanlarla birlikte bu politikayı savundukları halde kendilerini demokrat-ilerici-değişimden yana gösterenlerin de bir piyasası oluştu.
Irkçılığın, yine uluslararası alanda isim yapmış bir biçimi on yıllar boyunca Güney Afrika “Cumhuriyeti”nde yaşandı. Küçük bir azınlık oluşturan ve fakat ABD gibi ülkelerin himayesinde hakimiyetini sürdüren ‘beyaz azınlık’, ‘siyah derili”lere karşı vahşi bir ayrımcılık politikası uyguladı. 1990’lara kadar sürdürülen ırkçı ayrımcılık politikası nüfusun çoğunluğunu oluşturan “zenciler”e oy kullanma hakkı dahi tanımıyordu. 1989’daki büyük ayaklanmaya kadar on yıllar boyu süren “Apartheit” karşıtı mücadeleyle bu politika yenilgiye uğratıldı ve 26 yıl zindanda yattıktan sonra,1991’de, Nelson Mandela ‘siyah halk’ın desteğiyle cumhurbaşkanı oldu. Irkçılık bu ülkede de önemli oranda yenilgiye uğratıldı.
Yoksul Afrika ülkesi Ruanda’da 1994’te meydana gelen ve Batılı büyük güçlerin göz yummasıyla büyük bir vahşete dönüşen Tutsi-Hutu çatışmasında, çoğu Tutsi olmak üzere 1 Milyon civarında insan katledildi. Alman, Belçika ve Fransa sömürgeciliği altında yaşamış olan Tutsi ve Hutular hemen hemen aynı dil, kültür, gelenek ve geçmişe sahiptiler. Belçika sömürgeciliği altında başlatılan yapay ırk ayrımcılığı politikası sonraki süreçte güç kazanarak bu kırımın yaşanmasına yol açtı. Hutu milisleri, balta, bıçak, satır, taş ile Tutsileri öldürdüler. Vahşetin şiddeti ve hayvani niteliği, parası olan Tutsileri, kurşun parası vererek, “acısız ölüm”ü satın almaya yöneltmişti. Öldürmekten yorulan Hutular, o an öldüremediklerinin aşil tendonlarını kesiyor, dinlendikten sonra katliamlarına devam ediyorlardı. Bu iki kesimden ülke halkı arasındaki vahşi katliam sırasında, ABD’nin dayatmasıyla BM askerleri olaylara müdahale etmekten geri tutuldular.
Kendi halkı Nazi kırımının hedefi olan ve 1948’de, uluslararası gelişmeler sonucu devlet kurma olanağı bulan İsrail, bu ‘geçmiş’i olmamış gibi, aynı politikayı Arap halkına ve Filistinlilere karşı uygulamaya girişti. ABD-İngiliz emperyalistleri başta olmak üzere Batılı sömürgeci güçlerin desteğinde Arap topraklarını işgal ederek ve işgali genişleterek Siyonizmi güçlendirmeye çalıştı. Bu politikanın ürünü olan yıkım ve yok etme savaşının altmış yıla yakın süredir “Dünya uluslarının gözü önünde”(!) sürdüğünü bilmeyen yok gibidir.
Sömürgeci ırkçılık Afrika’da, Latin Amerika’da ve Asya’da on yıllar boyu sürdürüldü. Cezayir, Angola, Gine Bissao, Mozambik, Vietnam başta olmak üzere, çok sayıda ülkenin halkları işgallere ve sömürgeci-ırkçı politikalara karşı kitlesel mücadeleler ve ayaklanmalarla direndikleri oranda bağımsızlıklarını kazanabildiler.
Politikayla dolaylı-dolaysız ilgili olanların değil sadece, ‘politika dışı’ olduklarını söyleyenlerin de bildikleri bu örnekleri sıralamamızın elbette bir nedeni var: Türkiye’de başbakanlık koltuğunda oturan ve AKP adlı partinin de genel başkanı olan T. Erdoğan, Anayasa referandumu tartışmaları çerçevesinde öyle bir söz etti ki, zaten ‘kılıç sırtı’ olan ayrımcılık politikasının altına resmi devlet mührünü, devlet adına bir kez daha basmış oldu.
Burjuva muhalefet partilerinden CHP’nin Genel Başkanı K. Kılıçdaroğlu’nu, sözüm ona köşeye sıkıştırmak üzere, ‘boy ve soy’ meselesini gündeme getiren Erdoğan, kendi soyunun üstünlüğünü ima ederek, “rakibi”ni aşağılamaya girişirken, siyasi geleneğinin bağlandığı ayrımcı, ırkçı-şoven ve inanç istismarcısı politikasını bir kez daha ‘apaçık’ etti!
Başbakan ve AKP Genel Başkanı’na bu aşağılama hakkı(!)nı veren, ya da onun öyle düşünüp öyle söylemeyi meşru görmesine yol açan K. Kılıçdaroğlu’nun Dersim/Tunceli-li olmasıydı. Erdoğan’a göre, kişi Dersimli biriyse, “soyu-sopu”, kendisinin “Öz be öz Türk olan”(!) soyu-sopundan daha aşağılarda bir yerdedir; tıpkı ‘Kemal’in boyu’nun kendi boyundan aşağıda olması gibi!
Bilindiği üzere, Dersim’de Zaza-Kürt ve bir miktar da Türk nüfus yaşamaktadır. Dersimliler Anadolu Aleviliği olarak bilinen mezhep/inanç grubundandırlar. Kılıçdaroğlu’nun Zaza mı, Türk mü; Alevi mi, Sünni mi, Zerdüsti mi olduğunun, aydınlanmış ve aşiretçiliği, mezhepciliği ve ulusal köken farklılığını her şeyin başına koymayan Dersimliler için belirleyici bir önemi ve rolü yoktur. Ama görüldüğü kadarıyla Erdoğan ve siyasal geleneği açısından bir kişinin hangi milliyetten ve inanç grubundan/mezhepten geldiği, onun soyunun kalitesini ortaya koyacak kadar önem göstermektedir!
Bu anlayış, kanıtlamaya bile gerek göstermeyecek açıklıkta ırk-soy ve din-mezhep ayrımcılığıdır. Erdoğan ve genel başkanı olduğu parti Türkiye’yi resmi-devletsel düzeyde yöneten bir konumdadırlar. kendilerini ve politikalarını demokrat göstermekte, Türkiye’yi ileriye; demokrasi ve özgürlüklerin geçerli olduğu bir konuma götürme iddiasıyla herkesten destek istemektedirler. Başbakanın bu açıklaması tüm bunların katalizörü/ ayırt edici maddesi ve ölçeği olarak alınmak durumundadır. İşçilere, köylülere, Kürtlere, gençlere ve kadınlara karşı sermayenin politikalarını uygulamakta olan, bu kesimlerden gelen talep ve hak mücadelelerini şiddetle bastırıp aşağılama ve yok saymayla karşılayan biri(leri)nin, Dersimli K. Kılıçdaroğlu’nu, “soy” farkıyla aşağılamaya kalkışması tesadüfi ya da “sürçülisan” olarak alınamaz. Kürtleri bir ulus olarak yok sayan devlet politikasının, Aleviliği “din dışı” sayan ve Erdoğan ile partidaşlarının da ısrarla savunageldikleri “kafir”(!) anlayışının öfke ile dışa vurumudur bu. Öfke zira, yine onun deyişiyle “bir hitabet tarzı”dır! Öyle bir hitabet tarzı ki, insana, sahip olduğu gerçek görüşlerini söyletir!
Bir dönemler, devlet katından bakanlar tarafından açıkça ilan edilen, “Türk olmayanların tek görevinin Türk’e hizmet” olduğu ırkçı anlayışı, 2010 ağustosunda, meydan kürsülerinden yeniden haykırılmaya başlanmıştır. Bu, kapitalizmin ırkları, soyları, inançları birbiriyle karıştırmayı da içeren gelişmesine karşın yapılmaktadır. Orta Çağcıl olduğu kadar, kapitalist şovenizmin ve antidemokratizmin de itirafı olmuştur.
İşçi ve emekçilerin, ilerici aydınların ve halktan yanayım diyen insanların, burjuva demokrasisinin dahi, ancak emekçilerin mücadelesi sayesinde burjuva demokrasisi olabileceğini unutmamaları gerekir. Halkların birleşik mücadelesi olmaksızın sermaye ve temsilcilerinin ayrımcı politikaları son bulmaz/bulamaz. Kapitalizm zira, eşitliğin ve özgürlüklerin değil; baskı ve ayrımcılığın; sömürü ve rekabetin; insanı insanın kurdu yapmanın; inanç ve ırk ayrımcılığı ve istismarcılığının sistemi ve düzenidir. Sömürülen, ezilen ve ayrımcılığa hedef olanların mücadelesi bu sistemi ve onun politikalarının savunucusu kurum ve oluşumları hedeflemeden, bu ırkçı-şoven ve inanç istismarcısı politikalar son bulmayacak; aksine bugün toplumun en küçük birimlerine kadar sızması devlet eliyle sağlanan ayrımcılıklar zehirleyici etkisini sürdürmeye devam edeceklerdir.
Kürsüden “Soy önemli soy!” diye haykıranlar, Ku Klux Klan’ın ABD’deki vahşetini elbette biliyorlar. AKP ve hükümetinin Dersim ve Alevi “kırım”ları üzerine söylemi tümüyle sahtedir. Gerçek ise, devlet dininin en bağnaz savunuculuğunu yapmalarında ve şoven güruhların Kürtlere karşı sokak saldırılarını “Duyarlı vatandaşın tepkisi”(!) olarak teşvik etmelerinde yatıyor. Onları demokrat ilan edip işbirliği yapan ya da yapılmasını önerenler de bu politikalara ortaktırlar!
19 Ağustos 2010/Evrensel
{jcomments on}