Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Anasayfa İçerik Derlemeler Siyaset İlker Kılıç : Küresel sermaye bu anayasayı istiyor

İlker Kılıç : Küresel sermaye bu anayasayı istiyor

Çankaya Üniversitesi Öğretim Üyelerinden İlker Kılıç ile Anayasa Değişikliği referandum paketinin olası kabulü sonrası yaşanacak idari değişikler üzerine konuştuk.

Kılıç’ın dikkat çektiği en önemli noktalardan biri çalışma yaşamına dair düzenlemelere ilişkin. Kılıç’a göre yapılacak değişiklik ile sendikaların üyeleri adına dava açmalarına dayanak sağlayan anayasal düzenleme ortadan kaldırılıyor.



Paketin geçmesi halinde özelleştirmelerin kolaylaşacağına işaret eden Kılıç, “Eğer kamu yararı konusundaki denetimi kaldırırsanız doğayı mahvedersiniz. Sendikalı çalışanların sürgün edilmesinin önünü daha da açarsınız, kadrolaşmaya engel olamazsınız. Ekonomik çıkar elde edeceğim diye nükleer felaketlere, imar yağmalarına de yol açabilirsiniz. Dolayısıyla kamu yararı sadece özelleştirmelere ilişkin değildir” diyor.  




Paket 12 Eylül'ün devamı

Neden ‘41 maddede Hayır’ başlıklı bir yazı yazdınız? 



Bu paketin kabul edilmesi için AKP büyük kısmı uydurulmuş 40 neden sıraladı. Örneğin değişiklik kabul edilirse çocuk istismarının önüne geçileceği, fişlemenin tarihe karışacağı iddia ediliyor. Çocuk istismarı konusundaki skandalları ve bir iktidar milletvekilinin fişleme sırasının kendilerine geldiğine ilişkin beyanlarını hatırlarsak iddiaların komikliği daha açık görülüyor. Üstelik bütün bunlara ilişkin Türkiye’nin taraf olduğu birçok sözleşme var ve bunlar da halen yürürlükte ama hükümetin icraatları da ortada. Yani yeni getirilen düzenlemeler anayasayı şişirmekten başka işe yaramıyor. Uydurma kapasitemizin onlardan daha fazla olduğunu göstermek değil amaç. Buradaki 41 nedenin 41’i de gerçektir. Yüzlerce neden de sayılabilir. En çok tartışma konusu olan maddelere ve bir de oradaki iddialara ilişkin 41 tane hayır nedeni çıkarttım.



Vesayet rejimi ile hesaplaşıldığı söyleniyor. Siz buna katılıyor musunuz?

Sermayenin iktidarını sağlamak için illa ki iktidarda olanların apoletli olması gerekmiyor. 12 Eylül Anayasasının temel özelliği denince hukukçuların birleştiği birkaç nokta var. Bunlardan bir tanesi yürütmenin güçlenmesi diğeri sosyal hakların kısıtlanmasıdır. Bu paket de 12 Eylül Anayasasının devamı niteliğindedir. 12 Eylül Anayasası yapılırken gözetilen amaçlar burada da gözetilmiş. 12 Eylül özelleştirme politikalarının birinci aşamasına işaret ediyordu. Süreç içinde o özelleştirmelerin yapılması için çeşitli değişiklikler yapıldı. Ama şimdiki anayasa bunlara dar geliyor. AKP yetkililerinin de buna ilişkin sözleri var. Öyle olmasa Suat Kılıç bu tür açıklamalar yapmazdı. Paketin temel noktalarından biri bu; sermayenin elini kuvvetlendirmek. 




Ombudsmanlık dediğimiz kamu denetçiliğine ilişkin de düzenlemeler pakette yer alıyor. Bunun getirecekleri nelerdir?



Ombudsmanlık çok da etkili bir yol değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi etkili bir iç hukuk yolu olduğunu kabul etmez. Mahkemeye başvurmak için iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekir. Ancak AİHM ombudsmanlığa başvurulmasına gerek yoktur der. Bizdeki düzenleme ombudsmanın çoğunluk oyuyla seçileceğini söylüyor. Burada da bu paketin temel niteliklerinden olan çoğunlukçu anlayışı görebiliyoruz. Hükümetin denetimindeki çoğunluğun aynı zamanda idarenin işleyişini denetleyecek ombudsmanı seçmesi de en baştan anayasal olarak garanti ediliyor. İkincisi burada idare konusunda da çelişkiler var. İdarenin işleyişi ile ilgili konularda inceleme yapacağı belirtiliyor. Bunun içerisine yürütmenin işleyişi dahil mi? Bu açıkça ifade edilmiş bir şey değil. İdareyle yürütme birbirinden farklı kavramlar. İdarenin işleyişi dediğimizde idarenin işlemleri de bunun içine girecek mi? Madde metninde bütün bunlar açıkta kalmış. Sonrasında çıkacak kanunu da beklemek lazım ama iyimserlik için biraz saf olmak lazım. 






Kamu yararı için denetim kaldırılmamalı


Başbakan 1999’da Danıştay engel olmasaydı Telekom’un 27 milyar dolara satılacağını, böylece Türkiye’nin dış borçlarının ödeneceğini söylüyor. İptal edilen özelleştirme ihalelerinden kamunun zarar gördüğünü ileri sürüyor.

İlk önce belirtmek gerekir ki, dış borçların on katına çıkarılması ve Telekom’un değerinin onda bire düşürülmesi yargının değil hükümetlerin başarısını gösterir. Özellikle özelleştirme kararlarında Danıştay çok eleştirildi. Kamu yararı yoktur diye iptal edilen işlemler de aslında mahkemenin yerindelik denetimi yaptığı şeklinde ifadelerle eleştirildi. Yerindelikle kamu yararı bakımından yapılan denetim birbirinden farklıdır. Hüseyin Çelik’in bu konuda bir açıklaması var. Şöyle diyor: “Kamu yararı diye bir şey var. Peki bu kamu yararını 5-6 hâkim arkadaşım biraraya gelerek düşünüyor da ülkeyi idare edenler düşünmüyor mu? Kamu yararı olup olmayacağına karar vermek yargının işi değil”. Kamu yararı her idari işlemde, örneğin trafik polisinin ceza kesmesinden, belediyenin imar planı yapmasına kadar birçok işlemde aranır. Kamu çalışanlarının görev yerlerinin değiştirilmesi de idari bir işlemdir. İdari işlemler yetki, şekil, sebep, konu ve amaç bakımından yargı organlarınca denetlenir. Her idari işlemin amacı ise kamu yararı olmalıdır. Yer değişikliğinde kamu yararı yok, siyasi bir amaç var ise mahkeme bu kararı iptal eder. 125. maddedeki yerindelikle ilgili düzenleme ile aslında kamu yararı bakımından denetimin de önüne geçilmek isteniyor. Üstelik anayasa da dolaylı ama örneğin İdari Yargılama Usul Kanunu’nda doğrudan yargı mercilerinin yerindelik denetimi yapamayacağı zaten söyleniyor. Onlar özelleştirmeleri örnek veriyorsa ben de HES’ler için verilen lisansları örnek verebilirim. Eğer kamu yararı konusundaki denetimi kaldırırsanız doğayı mahvedersiniz. Sendikalı çalışanların sürgün edilmesinin önünü daha da açarsınız, kadrolaşmaya engel olamazsınız. Ekonomik çıkar elde edeceğim diye nükleer felaketlere, imar yağmalarına de yol açabilirsiniz. Dolayısıyla kamu yararı sadece özelleştirmelere ilişkin değildir. Günlük hayatımızda karşılaştığımız birçok işlemde kamu yararı şartı vardır, olması gerekir. Sadece idari değil bütün kamu hukukunun temelinde kamu yararı vardır. 

>>>>Çalışma yaşamına gelirsek, grev tartışmaların kilit noktası oldu. Görüşme yerine sözleşme denmesi daha fazla hak mı getiriyor yoksa grev gibi vazgeçilemez hakların anayasa yoluyla önü mü kesiliyor?

Bunları çalışanlar ve sendikacılar yeni yeni fark etmeye başladı. 53. maddede öngörülen değişiklikle toplu görüşmede uyuşmazlık çıkması durumunda başvurulabilecek Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun kararları kesin ve toplu sözleşme hükmünde, yani anlaşma sağlanmış varsayılıyor. Üstelik kurulun kararlarına karşı yargı yolu da kapalı. Dolayısıyla eski metin kamu çalışanları için grevi yasaklamazken yeni düzenleme üstü örtülü biçimde grevi olanaksız kılıyor. Buradaki sözleşme değil sadece tahkim. Hakem Kurulu’nun teşkili düzenlemede yer almıyor. Kanuna bırakılıyor. Hükümetin denetimindeki meclis çoğunluğunun Hakem Kurulu’nda kamu çalışanlarının temsilcilerinin çoğunluğu sağlayacağı biçimde yasa hazırlayacağını düşünmek için fazlasıyla saf olmak lazım. Ama bazı sendikaların toplu sözleşme geldi diye “evet” propagandası yapmasını saflıklarına değil renklerine bağlıyoruz. 


Yapılan değişiklikler ile sendikaların üyeleri adına dava açmalarının önünün kesildiğini söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?



Anayasa’nın 53. maddesinin 3. fıkrasının kaldırılması öngörülüyor. Oysa bu fıkrada kamu çalışanlarınca kurulan sendika ve üst kuruluşların, ‘üyeleri adına yargı mercilerine başvurabilecekleri’ düzenleniyor. Yapılacak değişiklikle bunun anayasal dayanağı kaldırılıyor. Sendikalar konusundaki düzenlemelere bakıldığında bunların asıl olarak emekçilerden ziyade sendika bürokrasileri lehine hükümler olduğunu görüyoruz. Ayrıca bu alandaki düzenlemelerle bir yandan sendikalar arası rekabet artırılıyor bir yandan da iş yapamaz duruma getiriliyor. Dahası öngörülen düzenlemeler sarı ya da yandaş sendikalara avantaj sağlamaya yarayacak hükümler içeriyor. ILO sözleşmeleriyle uyum için bu düzenlemelerin yapıldığı iddiası gerçekliği yansıtmıyor. ILO’nun öngördüğü sendikal haklar ve grev hakkı göz ardı edilerek tek başına ele alındığında sözü edilen durumu doğuracak birkaç hüküm özellikle seçiliyor.  



Küresel sermaye bu anayasayı istiyor

O zaman şöyle diyebilir miyiz; bu 12 Eylül ile hesaplaşmak değil, onun bir adım öteye götürülmesi.


Tayyip Erdoğan paketin açıklanmasının hemen ardından 6 Nisan tarihinde Bosna’ya bir ziyarette bulundu. Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün basın bültenine göre Erdoğan, ülkedeki yönetim yapısının, bürokrasinin kararlı bir şekilde küresel sermayenin istediği ortamı sağlaması gerektiğini belirtiyor. Devamında ise, “Küresel sermaye bir ülkeye giderken iki sihirli kavrama bakar: Güvenlik ve istikrar” diyor. Anayasa paketinin özü bu. Bu, sermayenin güvenliği ve kârı için aradığı istikrardan başka bir şey değil. Yeni bir güvenlik ideolojisinin kurumları yaratılmaya başlandı ve istikrar için de sendikalar iş yapamaz hale getiriliyor. Bir yandan da sermayeyle en çok temas içindeki yürütme yargı engelinden kurtarılıyor. Adalet Bakanı da “küresel sermaye bu anayasayı istiyor” diyor. Ekonomik bakımdan bu anayasa dar geliyor. Bu paketin özü küresel sermayenin ülkede daha rahat edeceği ortamı sağlamak. AKP küresel sermayeyle daha fazla eklemlenmeye çalışıyor. Yani onun gücünü kendisine katmaya çalışıyor. Küresel sermayenin çıkarları ile birlikte bunlara paralel AKP’nin çıkarları da bu pakette düzenlenmiş. Yargıya atamalar gibi. Bürokraside ve Bakanlar Kurulunda bekleyen birçok yasa tasarısı var. 2B’ye, sosyal güvenliğe, deregülasyona ya da kamu personel rejimine ilişkin düzenlemeler gibi. Bunlar anayasanın değişmesini bekliyor. Anayasamızda sosyal devlet ilkesi var, doğal kaynakların korunmasına ilişkin hükümler var. Sosyal güvenliğe ilişkin çıkacak kanunları denetlemek de Anayasa Mahkemesi’nin görevleri arasında. Bu Anayasa Mahkemesi muhtemelen bekleyen bu kanunları sosyal devlet ilkesine aykırı bulacak. Paket kabul edildikten hemen sonra Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak bütün atamaların hemen gerçekleştirilmesi öngörülüyor. Böylece kendilerine yakın isimler mahkemeye atanacak ve çıkarılacak yasaların anayasaya aykırı olmadığına yönelik karar alacak bir çoğunluk sağlanmış olacak. Bu tür anayasa değişiklikleri büyük bir çoğunlukla bir geçiş süreci öngörür ya da değişiklikler bir süre sonra yürürlüğe girer. Ancak bu paket geçerse yargı organlarına atamaların hemen yapılacağı öngörülüyor. Bu nedenle şunu tahmin etmek hiç de zor değil: Bir yıl sonra hukuksal yapımız büyük ölçüde değişecek. Ama halkın değil sermayenin lehine. 



Bu durumun başka alanlara da etkileri olacak mı?


Bu kapsamda özelleştirme, taşeronlaştırma, birçok kamu hizmetinin metalaştırılması ve çalışma hayatında değişiklikler gündemde. Şimdiye kadar özelleştirmeler devletin iktisadi faaliyetlerini hedef alıyordu bu aşamada idari faaliyetler de özelleştirme politikalarının hedefi. Kolluk, mezarlık, itfaiye hizmetleri ve bizatihi bürokrasinin kendisi gibi. Milli savunma hizmetlerinin bile özelleştirilmesi gündeme gelebilir. Bugünkü ordu üzerine yapılan tartışmaların altında biraz da o yatıyor. Profesyonel ya da özel ordu ile entegre sınır güvenliği konusu gündemde. Güvenlik konusu uluslararası sermayeye müthiş kârlar vaat ediyor.  Bilindiği gibi Irak’ta, Afganistan’da savaşanlar Amerikan ordusundan ziyade bu alanda çalışan şirketlerdi. Anayasanın beşinci maddesinde ülkenin birliğini bütünlüğünü korumak devletin görevleri arasında sayılır. Bu değişiklikten sonraysa bu madde ve milli savunmaya ilişkin maddeler göz ardı edilebilecek. Sonuçta Anayasa Mahkemesi’nin yapısı bu pakette düzenlendiği gibi değiştirilirse diğer paketlere ilişkin Mahkeme bu tür incelemeler yapmayacaktır. Bu nedenle buna pilot paket denebilir. Diğer değişiklikleri güvence altına alan bir paket. 

>>>>Yeni bir anayasa yapılmamasına verilen cevap bu değişikliklerin çok ivedi ve hayati öneme sahip olduğu yönünde. Siz bu görüşü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu pakete baktığımızda yargı ön planda. Az önce söylediğim gibi Anayasa Mahkemesi’ne ilişkin değişiklikler hayata geçerse önceki içtihatlar değişecek ve yasaların ya da anayasa değişikliklerinin denetimi konusunda Mahkeme hükümete daha az sorun çıkaracaktır. Bu paket bir hukuksal esneklik uygulaması ve daha çok sermaye çevrelerince dile getirilen ‘özet anayasa’ ya da ‘çerçeve anayasa’ beklentilerinin önünü açıyor. Bir de hükümetin Yüce Divan korkusuna iyi geliyor. Üstelik anayasayı şişirmek için bir sürü dolgu malzemesini görünce ivedilik ve hayatiliğin sadece sermaye ve AKP’nin elini güçlendiren maddelerle ilgili olduğunu düşünüyorum.   




Önce zihniyetle hesaplaşılmalı



O zaman Geçici 15. maddenin kaldırılıyor olması hiçbir anlam ifade etmiyor.


Bunun böyle olduğunu biliyorlar. Çalışmalar sırasında zamanaşımına ilişkin CHP ve BDP milletvekillerinin önerileri iktidar milletvekilleri tarafından reddedildiğinde ne kadar samimi oldukları görüldü. Bir de zaten 12 Eylül’le hesaplaşmak Geçici 15. maddenin kaldırılmasıyla değil, kurumlarla ve zihniyetle hesaplaşmaya başlamakla olur. Geçici 15. maddenin 3. fıkrasında darbe yasaları da koruma altına alınmıştı. 2001’de yapılan değişiklik ile darbe hukukuna bir darbe indirilmişti. Bugün ise sadece moral açıdan bir değişikliğe gidiliyor. Diyelim ki geçici 15. maddenin 1. fıkrasını kaldırıp Evren’i yargıladınız. Evren hapse bile girse şunu söyleyecektir, “fikrimiz iktidarda biz zindandayız.” MHP’lilerin 12 Eylül rejimi için söylediği gibi.

Zamanaşımı çok tartışılan bir konu. Oysa insanlığa karşı işlenmiş suçlarda zaman aşımı kuralı işletilemez.




Zamanaşımı konusu bir problem ama başka problemler de var. Daha önce bu anayasa yüzde 92 evet oyu ile kabul edilmiş. Kenan Evren ve diğerleri için bir statü oluşmuş. Ceza hukukunda temel bir ilkedir. Kanunsuz suç olmaz diye. Dolayısıyla öyle bir statü oluşturulduktan sonra zamanaşımı gözetilmeyecek olsa bile onların yargı önüne çıkacağını düşünmek çok da kolay değil. Ama elbette bir savcı dava açarsa nasıl bir süreç yaşanacağını göreceğiz.

Referanduma gidilirken halkın iradesi karar verecek deniyor ama mecliste 367 engeli olmasaydı kimse halka bir şey sormayacaktı. Siz bu ikilemi nasıl açıklıyorsunuz?



Referandum gibi araçlar aslında çoğunlukçu demokrasi anlayışının başvurduğu yöntemlerdir. Aslında uzlaşmayı öngören bir yöntem değil. Eğer bir anayasa yapım sürecinde uzlaşma olmaz ise ileride meşruiyeti de her zaman sorgulanacaktır. Anayasaların içerdiği hükümler kadar yapılış biçimi de o anayasanın niteliklerini belirler. Dayatmacı ve kutuplaştırıcı bir biçim ve dil ile yasalaşsa da sırf bundan ötürü yeni anayasa ihtiyacını doğuracaktır.

7 Eylül 2010/Birgün

{jcomments on}