Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Anasayfa İçerik Derlemeler Siyaset Bir Kahramanmaraş öyküsü - Asaf Güven Aksel

Bir Kahramanmaraş öyküsü - Asaf Güven Aksel

— Kuru soğan... Kışlık soğan...

Yazdır daha, temmuzdur. Yoksul, kış ekmeğinin, bulgurunun yanına katığını şimdiden, bolken alır. Yoksul, uyduruk bir tablaya serip, kaldırımın kıyısında, şimdiden, bolken satar.

— Kışlık soğan... Ucuz soğan...

Kışlıktır, ucuzdur bu soğan. Bu soğanı satanın, saplı, zincirli kefeli bir tartısı vardır. Kolu yukarıda, bir gözde soğanın, bir gözde ağırlığın dengesini tutturmaya çalışır. Ucuzdur bu soğan, kışlıktır. Bu soğanı alacağın önce ses çarpar kulağına, oraya döner, sonra tartının sapını tutan eli görür. Sonra yüzü, gözleri...

İşte Zeycan’ın öyküsü, yedi aydır uğramadığı çarşıya ilk çıkışında, bir soğanın çağrısına kapılmakla başlar. Yıl 1979’dur şimdi. Sesi duyar, eli görür, sonra yüzü, gözleri...

Acınası bir durgunlukla soğan tartan adamın, cılız, isteksiz sesi gelir Zeycan’ın kulağına. Sıradan yüzü, çukurda, fersiz gözleri... Neredeyse, zavallıdır bu satıcı. Yoksuldur. Zeycan gibi.

Yoksul ve çaresiz ellerdir, soğan satarken günahsızdır, kimseye kötülük edemez tartıdaki bu eller, ancak bir somunu iştahla ikiye böler, bir kumaşı dokur, tahta parçası yontup biçimlendirir, vurulmuş bir kuşu avucunda ısıtır, bir çocuğun başını okşar, bir kadını sever... Bir tezgâhta soğan satarken böyle görünür bu eller Zeycan’a.

Ama o yüzdür bir cinnetle kararan da. O sestir bir uğultunun nefesi. O gözlerdir iki kor kesilen. O ellerdir, Zeycan’ın kocasını, Hasan’ı bıçaklayan, Zeycan’ın saçlarını derisiyle yolan, üstünü parçalayan, Fate’nin şalvarını yırtan, iki kızının boynuna balta dayayan, şahadet getiremeyen dört yaşındaki çocuğun ağzına kurşunu sıkan, evleri ateşe veren. O ayaklar damdan yuvarlar Hasan’ı, Fate’nin cesedine basıp geçer.

Yedi ay sonra, kışlık erzağına çağıran o sesi, yedi ay önce tekbir getirirken duymuştur Zeycan, kendisini dağa kaldırmak gerektiğini söylerken, Fate’nin küçücük kızlarının körpeliğine arkadaşlarını çağırırken...

Yedi ay sonradır, onun yoksul bir satıcı, Zeycan’ın yoksul bir alıcı olarak, çarşıda, bir tahta arabanın karşısında rastlaşmaları.

Sonra, evet, yapışır yakasına, hesap sorar Zeycan, yatıştıramaz “bacım”lar. Soğuk, uğursuz bir taş gibi dikilirse de mahkeme salonunda, kapanacaktır Zeycan’ın ayaklarına, yüzünü plastik pabuçlara sürecektir, ağlayıp yalvaracaktır. Ve Zeycan anlayamayacaktır, bu dağılmış, korkak, umutsuz adamı. Bağışlanmak isteği mi, pişmanlık mı? Yoksa, aldatılmışlığın farkına vardığı kısacık bir zaman dilimi mi?

Zeycan’ın öyküsü, begonyaları görmesiyle, hanımeli kokusu almasıyla biter. Ne zaman bir ezan sesi duysa, içinde birşeyler devrilen, kırılan, korkan Zeycan’ın.

İnci Aral, bir zamanlar böyle şeylerin iyi yazarıydı. “Kıran Resimleri”, tanıklıklardan kotarılmış öykülerle Kahramanmaraş katliamının insanlarını, özellikle de kadınlarını anlatan sarsıcı bir çalışmaydı.

Bir çarşıda, kuru soğan tezgâhında karşı karşıya gelir caniyle kurban, Zeycan’ın öyküsünde. Ya da iki kurban, yedi ay sonra, birinin diğerine öfkeyle, tiksinerek baktığı, birinin küçüldüğü, ezildiği...

Sorar satıcı: Kaç kilo istersin bacı? Sorar Zeycan: Ne ararsın buralarda sen be? Tanrım niye razı gelir ki bir yoksul tablacı kalmışsın bunca zamandır?

Zincirli el tartıları, ucuz, ilkel, sapında dengeye getirmek gerekir kefeleri, kolunu kaldırır tutarsın. Ter kokun çıkar, ekşidir, geniz yakıcı. Temmuz ayında terler bir ucuz soğan satıcısı. Sadece gözleri açıktaki çarşaflı kadınların gazyağına bulayıp koşuşturdukları paçavralarla evleri tutuştururken, çocuklara balta sallarken, hamile karnı deşerken terlemek gibi değildir bu. Gerçek hayatının teridir.

Bu terli satıcıya, bu tartıdayken günahsız duran elleri olan satıcıya, bir dallı entarisi olamamış plastik pabuçlu komşusunu öldürten nedir?

Dindir. Milliyetçiliktir. Gericiliktir. Cehalettir. Bütün duygularıyla, aymazlıklarıyla oynanarak bir anda caniye dönüştürülen kurban, bir Alevi öldürmek karşılığı vaat edilen beş hacılık mertebesini ahirete kadar bekleyecektir, ama hayat gerçektir, ter içinde, temmuz ayında, kışlık soğan satacaktır, bütün yoksulluğuyla...

İşte Zeycan ve satıcı arasında farklı bir ilişkiyi tesis edebilecek biricik şeydir o ekşi ter. Dinin, milliyetçiliğin, cehaletin bölücülüğüne karşı, emeğin birleştiriciliği, kendi sınıfının bilinci. Din, milliyet ayrıştırır, sınıf birleştirir. Sermaye, sınıf bilincinin sayesinde yekvücut, emekçileri bölmenin binbir yolunu kullanarak sürdürür hükmünü. Ve zordur, binlerce yılın tortusu üzerinde, aralarına ezelden kan girmiş Zeycan ve caniyi emekte buluşturmak.

Zeycan ve satıcı, ortak ve gerçek düşmanlarını görene kadar, Kahramanmaraş, kanayan bir yara olarak kalacaktır, yeniden, yeniden kabuğunun kopartılması kaçınılmaz bir yara.

Tanrı razıdır, yoksul bir satıcı kalmasına, komşusunu öldürenin... Bu yüzden satıcı düşünür, camideki hocanın vaazını, “memleketin beti bereketi kalmadıysa, yoksulsanız, onlar yüzünden” dediklerini katlettikten sonra, neyin değiştiğini...

Çarşıdaki bir tezgâhta, çarpar surata gerçek hayat...

25 Aralık 2011 / Sol.org.tr