Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Anasayfa İçerik Derlemeler Siyaset Bir Deneme: Etkileşimli Sarkaçlar Modeli - Metin Çulhaoğlu

Bir Deneme: Etkileşimli Sarkaçlar Modeli - Metin Çulhaoğlu

Soru şu: Belirli bir toplumsal formasyondaki ideolojik/siyasal yoğunlukları birer sarkaca benzetirsek, aralarındaki etkileşimin başat karakteri ne olacaktır? Sarkaçların birbirini itip uzaklaşması mı, çekip yakınlaşması mı?

Burada siyasetten söz ettiğimize göre, tutup en başta sarkaçların “elektrik yüklerine” bakmanın gereği yoktur.

Teorik olarak alındığında, iki sarkaçlı modelde duruma göre sarkaçlardan birinin “sol” olması mümkündür. Örnek istenirse, iki tarihsel dönemden söz edilebilir: 1789-1793 (Fransa) ve Şubat-Ekim 1917 (Rusya). Bu iki örnekte sarkaçlar birbirini iterken, radikalleşen sol, sağdaki sarkacı iyice ötelere fırlatmış, ilkinde yenilmiş, ikincisinde kazanmıştır.

Lenin, hasımlarına “evet biz Jakobeniz” yanıtını verirken öyle gelişigüzel konuşmamıştı.

20. yüzyıl başından günümüze uzanan tarihsel kesitte Türkiye’ye bakarsak, belirli dönemlerde görece güç toplamış olsa bile sol, hiçbir zaman iki sarkaçtan biri olamamıştır. Sözü edilen kısa dönemlerde, yalnızca, kendi dışındaki (düzen içi) sarkaçların hareketine önemli denebilecek etkilerde bulunmuştur.

O halde Türkiye’yi, düzen içi iki sarkaçlı modele oturmaya çalışabiliriz.

Böyle yaptığımızda “itme” ve “çekme” olarak neler görüyoruz?

Cumhuriyet’in kuruluşundan 1946-50 dönemine kadar görülen, cumhuriyetçi/aydınlanmacı sarkaçla muhafazakâr/uzlaşmacı sarkacın birbirini itmesidir. Bu dönemde, cumhuriyetçi/aydınlanmacı sarkaç radikalleşip diğerini daha ötelere itmiş, ama devreden çıkaramamıştır.

Sınıfsal karakteri gereği çıkaramazdı da.

1946 ile 1950 arasında, onca kavga gürültüye karşın aşağı yukarı aynı sarkaçların bu kez birbirine yaklaştığını görüyoruz. CHP geri basmış, Demokrat Parti de ona “fazla ileri gitmem” güvencesi vermiştir. “Çekme” sonucunda ve 1950 iktidar değişimiyle ikinci sarkaç birincisinin yerini almıştır.

Bu noktada bir ara verip, sarkaçların hareketi üzerinde etkili olan ortamlara veya faktörlere kısaca göz atalım. Bunlardan birincisi, içinde bulunulan tarihsel dönemdir. Örneğin, eğer yaşanılan dönem burjuva devrimler dönemi ise, iki sarkacın birbirini ittiği, dolayısıyla her ikisinin de kendi radikal uçlarına yöneldiği örnekler görülebilmektedir.

Türkiye’de 1923 sonrası belirli bir dönemi böyle görmek, yaşanılanları burjuva devrimler çağının son demlerine yerleştirmek mümkündür.

Artık kapanmıştır ve “burjuva devrimler” ortamından söz etmenin bu saatten sonra hiçbir anlamı kalmamıştır.

İkinci faktör, emperyalizmdir. Bu faktör, Türkiye’deki siyasal sarkaçlar üzerindeki asıl etkisini 1945’ten sonra göstermeye başlamıştır. Daha önceki “İngiltere faktörünü” sarkaç belirleyici mertebeye yükseltmek pek gerçekçi görünmemektedir. Ancak, 1945’ten sonra bu kez Amerikan emperyalizmi devrededir ve o dönemden günümüze düzen içi sarkaç hareketleri üzerinde hep etkili, hatta zaman zaman belirleyici olmuştur.

Üçüncü faktör ise, sınıf hareketi ve soldur. Başlarda da değinildiği gibi, sınıf hareketi ve sol hiçbir dönemde iki sarkaçtan biri olmamıştır. Gene de, 1960’larda ve 70’lerde düzen içi sarkaçlara, eğer ille elektrikse, “elektrik yükleyen” bir faktör olabilmiştir.

1980’den bu yana devrede yoktur.

Devam edersek ve günümüze doğru gelirsek, çıkarılabilecek bir sonuç şudur: 1946’dan bu yana düzen içi iki sarkaç birbirini çektikçe ortam gerilip kızışmakta, belirli bir kızışma noktasından sonra da her iki sarkaçtan oluşumlar ve kurumlar ortak bir bağlanma noktası bulup kavgaya öyle devam etmektedir.

Örnekler şöyle:

1946’dan sonra ve 1950’lerle birlikte, iki sarkaç ortak bağlanma noktası olarak Amerikancılığı bulmuştur.

1971’le (12 Mart) birlikte iki sarkaç, ortak icazet mercii olarak büyük sermayeye bakar olmuştur.

1980’den (12 Eylül) sonra ise, sarkaçlar bu kez dinciliği ortak başvuru noktası haline getirmiştir.*

Özellikle ve bir kez daha vurgulayalım: Bütün bu buluşma ve bağlanmalar iki sarkacın birbirini çekmesini yansıtsa da, bu çekim yakınlaşan sarkaçlar arasında sulh ve sükûn anlamına gelmemekte, tersine yeni kızışma noktaları yaratmaktadır.

Günümüzde de tam tamına böyle olmaktadır.

Bugünkü kavga, Amerikancılığı, kayıtsız şartsız sermaye yanlılığını (bu kez neo-liberalizme tam boy teslimiyet olarak) ve dinciliği yukarıdaki etaplar sonucunda kabullenen ve daha şimdiden müktesebat haline getiren tarafların kavgasıdır.

O zaman “kara kara” olmasa bile ciddi ciddi düşünmekte yarar vardır: Bir kavga Amerikancılığı, diğeri sermayeciliği, sonuncusu ise dinciliği getirmişse, bu kez Amerikancılık + sermayecilik + dincilik ortak zemininde kızışan bir kavga ne getirecektir, nelere gebedir?

Devreye sol girmedikçe, “iyi şeylere” gebe olduğunu herhalde kimse iddia etmeyecektir.

O zaman, solu devreye sokmak için gerekli çabalara yoğunlaşmak, “böyle kendi başlarına giderlerse neler olabilir?” diye düşünüp çeşitli olasılıkları sıralamaktan daha iyidir.

* Dikkatli bir okur fark etmiştir ve soracaktır: Ya 27 Mayıs 1960? 27 Mayıs’ın ikili sarkaç modelinde biraz daha ayrı bir yeri vardır. 27 Mayıs, geleneksel aydınlanmacı/laik formasyonu gereği DP’nin gidişatından kaygı duyan “zinde güçlerin” hamlesiyle, içi karışan bir Türkiye’nin o dönemde hayli güçlenen bağlantısızlık yanlısı, üçüncü dünyacı ve hatta “Baasçı” akımların etkisinde kalmasından endişe eden emperyalizmin verdiği onayın özgül bir bileşimidir. Sonuçta batı Türkiye’nin NATO ve CENTO angajmanlarını konsolide edebilmiş, ancak sarkaçların her ikisinden de sola, sosyalizme verilen fireleri engelleyememiştir. İşte bu sol, 1960-71 ve 1973-80 dönemlerinde malum sarkaçlara dışarıdan yükleme yapabilen soldur.

9 Ocak 2009 tarihinde www.sol.org.tr adresinde yayınlanmıştır.

{jcomments on}