Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Anasayfa İçerik Derlemeler Siyaset 17. Perde:Kılavuzu AKP olanın... - Özay Göztepe

17. Perde:Kılavuzu AKP olanın... - Özay Göztepe

Daha önce 16 defada toplam 81 maddesi değiştirilen 1982 Anayasası’nın 17.perdesi epey kafa karışıklığı yarattı. 1987 yılında siyasi yasakların kalkması ile başlayan değişiklikler, Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde -idam cezasının kalkması dâhil- bazı düzenlemelerle devam etti. Ancak öncekilerden farklı olarak, somut demokratikleşme adımı görünümü bile taşımamasına rağmen 17. perde, çok daha fazla özgürlük ve demokrasi söylemine taşındı. Bunda, içerikten çok iktidarın gücü ve iktidarın kuması olan liberallerin çığırtkanlığı belirleyici oluyor.

Adım adım gidelim ve iddiayı ortaya koyalım önce.

Ne diyor AKP ve yandaşları? “Ülke demokratikleşiyor ve 12 Eylül ile hesaplaşılıyor.” Bu iddianın tümden gerçekliğine, sol liberaller[1] dâhil kimse inanmıyor. Ama 12 Eylül Anayasası’nda özgürlük ve demokrasi açısından bazı ilerlemeler sağlayacağı savunuluyor. Bunu anlamanın iki yolu var: Birincisi, değişiklik paketinin içeriği; ikincisi, AKP’nin bugüne kadar uygulayageldikleri.

Önce değişiklik paketinin içeriğine bakalım.

Anayasa Mahkemesi ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyelerinin sayısı ve bu alanda yürütmenin yetkileri arttırılıyor. Eğer üye sayılarının arttırılmasını ve atama yetkisini yalnızca cumhurbaşkanı elinde toplamayıp yürütmenin diğer bazı organlarına (örneğin 12 Eylül kurumu olan YÖK’e) bölüştürülmesini demokratikleşme olarak görüyorsanız; bu ilerici bir adımdır. Ancak üyelerin seçiminde emek cephesinin hiçbir etkisinin olmadığı durumda, AKP’nin noter kurumu gibi çalışan cumhurbaşkanlığının yetkilerinin bir kısmının 12 Eylül kurumlarına veya emek düşmanı yasaların ardı arkasının kesilmediği parlamentoya kısmen tanınması; acaba nasıl bir demokratikleşme algısına denk düşmektedir?

Bununla birlikte Anayasa değişikliklerinin “sadece şekil bakımından incelenebileceği” ve “olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamayacağı” hükümleri ise aynen korunmaktadır. Sınırda özel ordu kurma çabalarına girişen AKP’nin olağanüstü hâl uygulamalarına dönme isteği şimdilik yoktur. Ancak bu hükmün varlığını koruması, 12 Eylül ile hesaplaştığını söyleyen AKP’nin, olağanüstü hâl ve sıkıyönetim dönemlerine ihtiyaç duyulabileceği fikrini de beraberinde getirmektedir.

Anayasa Mahkemesi ile ilgili düzenlemelerde demokratik bir adım gibi görünen ve sıkça propagandası yapılan “kişisel başvuru” olanağının tanınması ile ilgili henüz net bir şey söylemek için erkendir; çünkü bireysel başvuruya ilişkin usul ve esasların kanunla düzenleneceği belirtilmektedir. Varlığından ve kararlarından bu kadar çok şikâyet edilen Anayasaya Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı tanınmasının çelişkisi bir yana, bunun Anayasa ihlalleri değil de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki ihlaller ile sınırlı tutulması başlı başına düşünmeye değerdir. Ayrıca bilindiği gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurabilmek için iç hukuk yollarının tükenmesi gerekmektedir. Bu aşamadan sonra idarenin uygulamasından zarar görmüş bir kişi, doğrudan AİHM’e başvuru yapabilecekken; şimdi üyeleri AKP tarafından atanan ve görev-yetkileri AKP tarafından revize edilen Anayasa Mahkemesi de bu sürece sokulmaktadır. Yani AKP, defalarca “adil yargılama hakkının ihlali” nedeniyle mahkûm olmuş Türkiye devletine, yargı sürecini uzatmaya dönük bir iç hukuk prosedürü daha getirmektedir.

Bireysel başvuruda, “kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamayacağı”nın da eklendiği değişiklik için şu da sorulması gereken sorulardan birisidir: Neden kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda kurumlara başvuru hakkı tanınmamıştır? Ya da acaba bireysel başvuru hakkının tanındığı bir düzenlemede; üniversitelere, meslek odalarına, sendikalara da böyle bir hakkın tanınması gerekmez miydi?

Benzer bir durum, HSYK üyelerinin atanması sürecinde de söz konusudur. HSYK üyelerinin seçiminde ve kurul çalışmalarında Adalet Bakanlığı’na daha fazla inisiyatif tanınması, demokratikleşme yönünde mi yoksa yürütmenin yargı üzerindeki denetiminin artması yönünde mi yorumlanmalı? Önceden kurulun doğal başkanı Adalet Bakanı’nın toplantıya katılmamasıyla fiilen işlevsiz hale getirilebilinen HSYK, bundan böyle manevra yapmaya gerek kalmadan doğrudan bakanlık etkisi altında bırakılabilecektir.

Yargıya ilişkin bir başka kritik düzenleme ise 125.maddede yapılmıştır. Yeni düzenlemeyle “yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz” şeklinde değiştirilmektedir. Anayasa değişikliğinin en önemli maddelerinden birisi budur; çünkü AKP’nin işlemleri; kamu yararı, sosyal adalet ve çevre gibi gerekçelerle zaman zaman iptal edilmektedir. AKP’nin bakanlarından Hüseyin Çelik’in “yargı, yerindelik denetimi yaparak elimimizi kolumuz bağlıyor” ve “kamu yararı gibi sübjektif bir kavramla birçok özelleştirme kararı iptal edilmiştir” diye hayıflanması; düzenlemeye neden olan arka planı çok net gözler önüne sermektedir. Örnekleyelim:

* Ankara’da kentsel dönüşüm projesi durduruldu.
* Halkevleri’nin metrobüs zammına açtığı dava sonucunda idare mahkemesi zammı iptal etti.
* Danıştay, Tekel işçilerinin 4-C statüsünde çalışması için 30 gün süre verilmesi düzenlemesinin yürütmesini durdurdu.
* Danıştay 10. Dairesi, aile hekimliği muayenesinde hastalardan 2 TL'lik katılım payı alınmasını durdurdu.
* Rize'nin İkizdere Vadisi'nde yapımı planlanan HES projesinin alt sahası için İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurdu.
* “Kamuda sözleşmeli çalışan personele fazla çalışma karşılığında herhangi bir ek ücret ödenmez” maddesini Danıştay iptal etti.
* Danıştay 6. Dairesi, Beşiktaş Ortaköy’deki "Karayolları arazisi"nin nazım imar planı değişikliğini oy birliğiyle iptal etti.
* Danıştay 13. Dairesi, ihalede pazarlık usulü koşullarının gerçekleşmediği gerekçesiyle Aras Elektrik ihalesini durdurdu.
* Anayasa Mahkemesi, doktorların tamgün çalışma zorunluluğunu iptal etti.
* Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, 2007 yılında “üretim kapasitesi artan ve kâr eden PETKİM”in özelleştirilmesini “üstün kamu yararı bulunmadığı sonucuna” vararak yürütmeyi durdurdu.
* Danıştay, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi kararını iptal etti.

Amaç açıktır; halkın haklarına saldırıya karşı mücadele araçlarından birisini yok etmek, kamusal zenginliklerin piyasalaştırılması sürecinin önündeki engelleri kaldırmak, demokratik bir uygulama olan “yürütmenin denetlenmesi”nden kurtulmak ve kendine hukuk yaratmak. AKP’nin yargı bağımsızlığı dediği, liberallerin de elinde bir avuç tuzla koştuğu yargı bağımsızlığı anlayışı bundan ibarettir; fazlası yoktur.

Diğer maddelere geçelim…

Bilindiği gibi CHP, Anayasa Mahkemesi ve HSYK üzerinde yapılan düzenlemelerin geri çekilmesi halinde diğer maddeleri destekleyeceğini açıklamıştı. Bu tutumdan da anlaşılabileceği gibi CHP’nin değişikliklerle ilgili temel meselesi, devlet kurumlarının AKP’nin inisiyatifine geçmesini engellemek. Sosyalist solun tutumunu belirleyen değişiklikler ise temelde bu iki kurumun dışında kalanlara dayanıyor.

İddiayı anımsayalım tekrar: “12 Eylül (ve diğer darbelerle) hesaplaşarak demokratikleşmek.” Geçici 15.maddenin kaldırılmasıyla darbecilerin yargılanamayacağı biliniyor. Peki, 12 Eylül ile hesaplaşmak isteyen bir hükümet, bunu zamanaşımından kurtarabilir miydi? Bu değişiklikleri daha önceden yaparak bunu sağlayabilirdi. Bununla da sınırlı değil. “İşkenceye karşı sıfır tolerans” ve “darbecilerle hesaplaşıyoruz” iddialarını ağzına pelesenk etmiş olan AKP, anayasa değişikliği paketinde “insanlığa karşı işlenen suçlar”ın zamanaşımı kapsamı dışında tutulduğu ifadesine yer verse; bu yine mümkün olabilirdi. Ancak bırakın böyle bir maddeyi anayasaya koymayı, bu yönde verilen bir kanun teklifi AKP’nin oylarıyla reddedildi. Çünkü AKP’nin kendisine yönelik olmadığı sürece, darbe veya darbecilerle bir sorunu bulunmuyor.

Darbe ile hesaplaşma, darbecilerle ve yarattıklarıyla bütünlüklü bir hesaplaşmaktan geçer. Yalnızca darbeci faşist Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı köşkünde ağırlanması, isminin kamusal alanlara taşınması (ya da oralardan kaldırılmaması) veya yargılanmaması; darbe ve darbecilerle hesaplaşmama anlamına gelmez; aynı zamanda onun kurumlarıyla kurulan ilişki de bunun önemli bir göstergesidir. HSYK, MGK, YÖK ve 1980 sonrasında özel bir konuma getirilen Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumların yanında grev ve toplusözleşme yasağı, seçim sistemi, sendikal özgürlükler… vs alanlarda alınan tutumlar da AKP’nin “hesaplaşma”yı demokratikleşme değil, kontrolüne alma üzerinden yürüttüğünün çok açık göstergeleridir. Şimdi bu kısma biraz daha yakından bakalım.

Bilindiği gibi AKP, emek piyasasına dair iki vurguyu öne çıkarmaktadır: Birincisi, kamu çalışanlarına toplusözleşme hakkı; ikincisi, birden fazla sendikaya üyelik olanağı tanındığı.

Öncelikle ilk iddianın bir yalandan ibaret olduğunun altını çizmek gerekir. Çünkü kamu çalışanlarına toplusözleşme hakkı verdiğinin yaygarasını koparan AKP, grev hakkı tanımamakta ve bu süreçte uyuşmazlık çıkması durumunda Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nu yetkili kılmaktadır. Üstelik bu kurulun kararı kesindir; yani yasadaki ifadesiyle “toplusözleşme hükmünde”dir. YAŞ kararlarına yargı yolu açılırken, emek gücüne bırakın grev hakkını, yargıya başvuru hakkı bile tanınmaması, çok manidardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına ve Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmelerine aykırı olan bu durum; yani grev hakkının tanınmadığı bir toplusözleşme “hakkı”, mermisi olmayan silaha benzemektedir. [2]

AKP’nin övündüğü bir diğer husus da “siyasi amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz” maddesinin yürürlükten kaldırılmasıdır. Emekçilere bir müjde gibi sunulan bu iddia da bütünüyle çarpıtmadır. Doğrudur, AKP bu maddeyi yürürlükten kaldırmıştır; ancak grevin sadece “toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde” söz konusu olabileceği hükmü mevcuttur. Yani önceki düzenlemede yapılamayacaklar tanımlanırken, yenisinde yapılabilecekler tanımlanmakta ve içerik aynen korunmaktadır. Dolayısıyla bunu “işçiye grev-kamu çalışanına toplusözleşme” hakkı olarak yorumlamak için ya AKP’li olmak ya da ciddi derecede kavrama bozukluğu çekiyor olmak gerekir.

Devam edelim ve birden fazla sendikaya üyelik olanağı tanımanın anlamını somut örnekler üzerinden görelim.

Bilindiği gibi iki yıl öncesine kadar Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonu Türk-İş, kamu çalışanları konfederasyonu ise Kamu-Sen idi. Şimdilik Türk-İş, işçi konfederasyonları içinde en büyük olma konumunu korurken, Kamu-Sen birinciliği Memur-Sen’e kaptırmış durumdadır. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 100 binin altında üyesi olan Memur-Sen, AKP iktidarı dönemi boyunca aldığı destekle 6 yıl içinde %283 artarak 400 bine yaklaşmış ve en büyük kamu sendikaları konfederasyonu olmuştur. Bu gelişim, aşağıdaki grafikten net bir şekilde izlenmektedir.

 

 

Görüldüğü gibi sarı sendikanın sembol ismi olan ve devlet tarafından kurdurulan Türk-İş’in niteliği bile AKP için yetmemektedir. O, bütünüyle kendisine bağlı sendikalar oluşturma çabasındadır.

Benzer gelişmeler Hak-İş için de söz konusudur. DİSK’e bağlı OLEYİS’in geçtiğimiz ay Hak-İş’e para karşılığı satılması, bunun ibret verici örneklerindendir. Uzun zamandır emek kesimini AKP iktidarının denetimine sokma çabası gösteren Hak-İş ve Memur-Sen’in bu “başarısı”, yeni düzenlemeyle daha da kritik bir hale gelmektedir. Çünkü aynı işkolunda birden fazla sendikaya üyelik, toplusözleşme barajıyla birlikte düşünüldüğünde AKP’yle ilişkisi olmayan sendikaların barajı geçme olanağını ortadan kaldıracak ve işçiler, iktidarın uşaklığını yapan işçi düşmanı sendikaların üyeleri haline geleceklerdir. [3]

Ayrıca sendikal özgürlüklerin önündeki engelleri kaldırmaktan söz eden bir hükümetin, sendikaya üyelik için noter şartı getiren 12 Eylül uygulamasını da ortadan kaldırması, Emekli-Sen ve Çiftçi-Sen’i kapattırmaması, ev eksenli çalışanların sendikal girişimi olan Ev-Ek-Sen’in kurulmasına izin vermesi, yıllarca Taksim Meydan Savaşı yapmaya gerek kalmaksızın 1 Mayıs’ı resmi tatil ilan etmesi gerekmez miydi?

Emek düşmanlığı konusunda önemli bir örnek de şu ana kadar resmen pek toplanmayan, ama fiilen emek piyasasını sermaye sınıfı lehine güvencesizleştiren sembollerden Ekonomik ve Sosyal Konsey’in anayasal kurum haline getirilmesidir. Kuruluş amacı “ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulması” olarak ifade edilen Ekonomik ve Sosyal Konsey’in bir yönetişim kurumu olduğu bilinmektedir. DİSK ve KESK’in yer almayacağını açıkladığı oluşumun amacı açıktır: Daha fazla özelleştirme ve güvencesizleştirme, siyaset kanallarına daha fazla müdahale, sendikaları ve emek mücadelesini etkisizleştirme.

Anayasal güvenceye kavuşturulan bir diğer kurum da daha önce Necdet Sezer tarafından geri gönderilen Kamu Denetçiliği Kurumu; yani ombudsmandır. [4] İsviçre dilinde aracı kişi anlamına gelen ve anayasa değişikliğiyle görevi, “idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetleri incelemek” olan ombudsmanın tarihi, Türkiye’de yeni değildir. Kurumla ilgili ilk yasal düzenleme girişimi, Kamu Yönetimi Temel Kanunu olarak bilinen, Kamu Yönetiminin Yeniden Yapılandırılması ve Temel İlkeleri Hakkında Kanun’un “mahalli idareler halk denetçisi” bölümünü düzenleyen 42. maddesinde yapılmıştır. Kanunda “halk denetçisi”nin görevi “anlaşmazlıkların çözümüne yardımcı olmak” tanımlanırken; kanunun tasarı halindeki ilk metninde ise “hukuka uygunluğunu değerlendirmek” şeklinde ifade edilmiştir. Bu değişiklik, ister istemez akla “yargı benzeri bir kuruluş” oluşturma girişimini getirmektedir. Tasarı ve kanun halinde ombudsmanın nasıl işlevlendirilmeye çalışıldığı ile birlikte düşünülünce, ombudsmanın neden anayasal kurum haline getirilmeye çalışıldığı anlaşılacaktır. Yeni kurumun, idarenin neresine yerleştirileceği ve idarenin bütünlüğü ilkesini nasıl sağlayacağı açık olmamakla birlikte, anayasal dayanaklar sağlanmaktadır; çünkü AKP, kendi yargısını yaratma işini fazlasıyla ciddiye almaktadır.

Buraya kadar olan kısmı toparlayalım…

İfade ve örgütleme özgürlüklerinin önündeki engellerin kaldırılmadığı, Kürt sorununa değinilmediği, halkın haklarının tanınmadığı; hatta var olanların da geri alındığı bir değişiklik paketi; elbette demokratikleşme adımı olarak değerlendirilemez. Bu yönüyle referanduma götürülen maddelerin, bırakın ilerici adımlar atmayı, tam tersi yönelimler içerdiği çok açıktır. Peki, neden sol liberaller, bu değişiklikleri destekliyor? Gerekçe hazır; askeri vesayet rejimine darbe vuruyor. Acaba gerçekten öyle mi?

Toplumsal değişimleri hukukçu bir bakış açısıyla değerlendirmek, yalnızca eksik değil; yanlış da bir tutumdur. Dolayısıyla anayasa değişikliklerini sadece hukuki bir değerlendirme tabi tutmak, bizi yanlış sonuçlara götürebilir. Çünkü ‘hukuksal dünya anlayışı’, Ortaçağ’ın ‘tanrıbilimci dünya anlayışı’ndan çıkıldıktan sonra burjuvazinin yeni ekonomik koşullara uygun dünya anlayışıdır. [5] Nasıl ki (feodal dönemde-ö.g.) din, yabancılaşmanın “kutsal görüntüsü” idiyse; hukuk da (kapitalist dönemde-ö.g.) bu yabancılaşmanın “yercil biçim”lerindendir. [6] Dolayısıyla odaklanmamız gereken yer, hukuki üst-yapının üzerine kurulu olduğu üretim ilişkileridir. Ancak sol liberaller, analizlerini üretim ilişkileri ve üretici güçler arasındaki çelişkiye (ya da doğrudan ifadesiyle sınıf savaşımına) dayandırmak yerine; asker-sivil çatışmasına dayandırdıklarından, bu, onlar için klişe bir laf olmanın ötesine geçmeyecektir. Ne de olsa gönülsüz imam, abdestsiz namaz kılar. Bu nedenle Marksist yöntemi -şimdilik- bir kenara bırakıp dillerinden düşürmedikleri özgürlük ve demokrasi konusuna odaklanalım.

Bilindiği gibi sol liberallerin temel hareket noktaları, anayasa değişikliklerinin kabul edilmesi durumunda, vesayet sisteminin gerileyerek sivilleşme yönünde aşama kaydedileceği; bu sayede özgürlük ve demokrasi alanının genişleyeceği, 12 Eylül Anayasası’nda gedik açılarak yeni bir anayasanın oluşturulması için aşama kaydedileceği. Sol liberaller açısından özgürlük ve demokrasi, bir emek hareketinin gelişiminin koşullarını yaratma bağlamında değil, toplumun tüm kesimlerine dönük bir sivilleşme perspektifi ile ele alınmaktadır.

Sivil toplum, politik toplumdan bağımsız değildir; dolayısıyla birbirinden ayrı değerlendirilemez. Ancak özellikle görmezden gelinen bu bütünlüğü de -şimdilik- unutalım. Acaba gerçekten AKP, ordu ve bürokrasinin vesayetçi ve seçkinci yönetimine karşı sivil iradeyi mi temsil ediyor? Sivillik, yalnızca militer gücün dışında olmakla sınırlı bir bağlamda ele alınıyorsa; hiç kuşkusuz ki yanıt, evet olacaktır. Peki, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve yargı hariç (ki onlar da bugünlerde AKP’nin içerilme operasyonlarından nasibini almaktadır) devletin bütün birimleri, AKP’nin denetimi ve kontrolünde değil mi? Bu birimlerin genel adı bürokrasi olduğuna göre neden bürokrasi ve AKP, birbirinden bağımsız gibi dillendiriliyor? Bürokrasi demek, aynı zamanda AKP demek değil midir artık?

Eğer sorun silahlı bürokrasi ise tek militer gücün TSK olduğu da söylenemez. Devlet Personel Başkanlığı güncel verilerine göre 226 bin kişilik polis kadrosunun görevdeki 206 bini de militer bir güçtür. Bunların yanında ordu üzerindeki denetimin artması, profesyonel ordu çalışmaları, polisin ağır silah alımının önünün açılması da eklenince AKP’nin militer gücü daha net görülecektir. Dolayısıyla yarım yüzyıl kadar önceki ifadesiyle CHP+Ordu=Devlet nitelemesinin bugün için hiçbir gerçekçi yanı yoktur. [7] Olsa olsa AKP+Ordu=Devlet denebilir. O zaman liberallerin AKP’ye değmeyen devlete karşı toplum söyleminin karşılığı bulunmamaktadır.

Peki, 12 Eylül Darbesi’ni/Anayasası’nı desteklemiş ve onun ürünü olmuş AKP, neden sürekli sivilleşme ve vesayet rejimine karşı olma yalanlarını söyleniyor? Toplum üzerinde hegemonya kurabilmesinin tek mümkün yolu bu da ondan. Her ne kadar AKP, tek başına ve ezici bir çoğunlukla iktidar da olsa, bütün devlet birimlerini denetimi altına da olsa mutlaka kendi çıkarını ulusun genelinin çıkarı gibi sunmak ve bunu sürekli yeniden üretmek zorundadır. İşte tam da burada devreye, devletin (AKP’nin) ideolojik aygıtlarının kalemleri olan liberaller girmektedir.

Liberallerin ortak payandası olan sivil toplum alanının genişlemesinin, demokrasi ve özgürlüğü geliştireceği önkabulü, yanlış olduğu kadar tehlikeli de bir tutumdur. Bunun için 8 yıllık AKP iktidarı döneminin sembolik örneklerine göz atmak bile yeterlidir. Ordunun vesayetçi tutumuna “direnen” “sivil” AKP iktidarı döneminde;

* Gencecik bedenler, birkaç metre mesafeden polis tarafından vurularak katlediliyor.
* Engin Ceber ve benzeri birçok insan, polis karakollarında ve cezaevlerinde işkenceyle katlediliyor.
* Güler Zere ve daha nice hasta tutsak, tecrit koşullarında ölüme gönderiliyor.
* Yoksul gecekondu halkının barınma hakkı elinden alınarak, yerinden yurdundan ediliyor ve yaşam alanları sermayeye peşkeş çekiliyor.
* Türkiye tarihinin tanık olduğu en büyük özelleştirme yağması gerçekleştiriliyor.
* Kamu hastaneleri özelleştiriliyor, sağlık hakkı metalaştırılıyor, hekimler güvencesiz ücretli işçi haline getiriliyor.
* Seçilmiş belediye başkanları ve çocuklar, cezaevlerine dolduruluyor.
* Bütün devlet bürokrasisi, kamu yararına değil parti yararına çalışıyor.
* Yandaş sendikalar büyük bir seferberlikle desteklenerek işçi sınıfı örgütsüzleştiriliyor ve denetim altına alınıyor.
* Tekel işçilerinin direnişiyle görünür kılınan, kölelik koşullarında çalışma yaygınlaştırılıyor.
* Kent meydanları, emekçiler dışında herkese açılıyor.
* Tarımsal istihdamdakiler ve küçük üreticiler, büyük hızla proleterleştiriliyor ve yoksullaştırılıyor.
* Kürt yurttaşlara karşı linç girişimleri, “halkın tepkisi” olarak değerlendiriliyor.
* Kürt sorunu, şiddete ve savaşa havale ediliyor.
* Olağanüstü hal dönemi uygulamaları, sadece ülkenin doğusunda değil bütün Türkiye’de yaygınlaştırılıyor.
* Karadeniz’in mevsimlik tarım işçileri olan Kürtler (ki sayıları 100 binin üzerinde), fişleniyor ve bölgeye sokulmaması planları yapılıyor.
* Göz göre göre katledilen Hrant Dink’in katilleri korunarak terfi ettiriliyor.
* Eşcinsellik, hastalık olarak görülüyor ve travestiler sokakta dilediği kıyafetle gezemiyor.
* Bütün bir hayat, telekulak uygulamasına tabi tutuluyor; “merhaba yoldaş” demek bile örgüt üyeliğine delil sayılıyor.
* Antidemokratik kurumlar kaldırılması gerekirken ele geçirilerek iktidarın aracı haline getiriliyor.
* Uzun yıllardır her 10 kişiden biri açık, her 5 keşiden biri ise örtük işsiz haline getiriliyor.
* Tuzla’da, kot kumlama işinde, maden ocaklarında, servis otobüslerinde iş cinayetlerinin önü arkası kesilmiyor.
* Özgürlük ve demokrasi sembolü Fikri Sönmez’in anıtından korkuluyor.
* Şerzan Kurt’un mahkemesi başka şehre taşınıyor ve yasal zorunluluklar bile hiçe sayılarak mahkeme bir gün önce gizlice yapılıyor.
* Yaşam alanının ve ekosistemin bir parçası olan dereler, sermayeye peşkeş çekiliyor.

Belki AKP iktidarı dönemine ait şu veriler de ilgi çekici gelebilir:

* 114 bin 498 hak ihlali yaşandı.
* İşkence vakalarında % 900 artış oldu.
* Doğu ve Güneydoğu’da 24 bin 535 kişi gözaltına alındı.
* Gözaltına alınanlardan 10 bin 271’i tutuklandı.
* Terörle Mücadele Kanunu çerçevesinde 4 bin çocuk tutuklanıp hapsedildi.
* Polis ve jandarmanın açtığı ateş sonucu 64 çocuk katledildi.

Galiba en genel demokrasi ve özgürlük tanımını benimseyenler için bile yeterlidir bu örnekler.

Aslında nasıl ki hükümetin darbe planlarından 2003’ten beri haberi vardı ve uygun zamanın gelmesi bekleniyor idiyse [8] (sanırım bunu da 12 Eylül faşist generallerinden öğrendiler), anayasa değişikliği için de aynı şeyi söylemek mümkün. Amaç, özgürlük ve demokrasi alanını genişletmek değil; neo-liberal dönemin gereklerine ve devletin kalan alanlarının ele geçirilmesi ihtiyacına; daha doğru bir ifadeyle, anayasayı bu ihtiyaçlar temelinde revize etmeye dönüktür. Dolayısıyla anayasa referandumunda “evet” oyu verenler, yalnızca AKP’nin bu revizyon ihtiyacını değil; yukarı sıralanan gayrı-münferit örneklerin de devamını desteklemiş olacaklardır. Çünkü değişiklik önerileri, özgürlük ve demokrasi olanakları yaratmamakta; AKP’ye bu icraatların devamını sağlamada devlet gücünü daha fazla kullanma olanağı tanımaktadır. Sol liberaller, işçiden-emekçiden yana mücadeleleri desteklemek yerine AKP’ye yedeklendikleri için tarih karşısında kolay hesap veremeyecekleri bir konumda bulunmaktadırlar. [9]

Bitirelim... Hollywood’un ideolojik militanlarından Mel Gibson’ın başrolünü oynadığı ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın (Amerika’nın çıkarlarına hizmet edecek şekilde) anlatıldığı Vatansever filminde geçen bir diyalog vardır. Vergi Yasası’nın oylandığı bir koloni toplantısında İngiltere kralına karşı çıkan bir şahsın “şu anda haklarımız, üç bin kilometre uzaklıktaki bir zorba tarafından gasp ediliyor” sözüne karşılık Benjamin Martin rolündeki Mel Gibson, şu yanıtı verir: “Söyler misiniz acaba; neden üç bin kilometre uzaklıktaki bir zorbaya, bir kilometre uzaklıktaki üç bin zorbayı tercih etmeliyim; seçilmiş bir meclis de en az bir kral kadar insanların haklarını çiğneyebilir.”[10] Anayasa referandumu, “asker-sivil” eksenine hapsedilemeyecek kadar önemli ve politiktir. Sorun, yalnızca darbe anayasasının revize edilmesi değil, nasıl revize edildiğidir; kaldırıldığı durumda yenisinin nasıl olacağı gibi. Aksi görüşte diretmek, 1961 darbe anayasasının -görece- özgürlükçü ve demokratik niteliğini kaldırmaya çalışan Adalet Partisi’nin “hayırda hayır vardır” kampanyasını desteklemeyi gerektirirdi. Tarih, “sivil hükümetler, darbeci iktidarlardan daha ilerici anayasa yapar” teorisini destekleyecek örneklerle dolu olmadığına göre devrimcilerin görevi, somut durumun somut tahlilini yaparak, “AKP’nin yalanına, sermayenin talanına HAYIR!” demek ve “halkın anayasası” talebini büyütmektir.

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

NOT: Başta veriler olmak üzere bu yazının kimi bölümleri, Halkevleri’nin ve Sendika Org’un çalışmalarına dayanmaktadır.

Dipnotlar:
1. Siyasal algısının temeline seçilmişler-atanmışlar veya sivil-bürokrasi ikilemini koyan ve genelde liberal sol olarak tanımlanan kesimle ilgili nitelemede bir sorun var gibi. Çünkü sol, nitelenen; liberal ise niteleyen görevi görüyor. Ancak birçok güncel-siyasal gelişmede aldıkları tutum itibariyle sol olduğu tartışmalı olan kesimi, liberal sol yerine sol liberal olarak tanımlamak daha doğru gibi. Yani tanımlamaya eksen olan şey, sol olmaları değil; liberal olmalarıdır. Örneğin sınıf mücadelesi perspektifinden bakıyorsanız ve sınıf mücadelesi yürütüyorsanız, en genel anlamıyla solda bulunuyorsunuz demektir. Ancak sınıf eksenli bakıyor olsanız da dayandığınız kesim, sınıfın geri unsurları ise solun sağında bir konuma hapsolmuşsunuzdur. Sol liberalleri solun sağında tanımlamayı olanaksız kılan şey, sınıf mücadelesi gibi bir sorunları bulunmamasıdır. Bu nedenle kendilerini, sağın solu olarak nitelemek, daha doğru.
Bu ifade, liberalleri eklektik bir bütün içinde toplamadan ayırabilme olanağı da tanımaktadır. Soldan sağa Birikim Dergisi, Radikal 2 Gazetesi, Taraf Gazetesi gibi yayın organları etrafında kümelenen kesimleri kapsayan liberaller içinde sol liberal olarak değerlendirilmesi gereken kesim, genelde tutumunun gerekçesini Marx’ın aşkın eleştiri ve içkin eleştiri ayrımına dayandırmaktadır. Ancak Marx’ın aksine, konuya, işçi sınıfı mücadelesinin gelişimi açısından sistemi aşma hedefinin bir parçası olarak içkin yaklaşımlar göstermek yerine; bütünüyle içeriden bir pozisyonda kalmaktadırlar.
2. Bu arada atlamadan değinelim. İlgili değişiklikte bir başka hüküm de şöyledir: “Toplu sözleşme hakkının kapsamı, istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma şekli, usulü ve yürürlüğü, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere yansıtılması, Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğer hususlar kanunla düzenlenir." Yani liberaller, henüz doğmamış çocuğa don biçmektedirler.
3. Samsun’da Dev-Sağlık-İş’in örgütlenmesinin önüne geçebilmek için İl Sağlık Müdürü’nün çağrısıyla AKP il başkanının ve il içindeki başhekimlerin toplantı yaparak işçileri zorla ve rüşvetle Hak-İş’e geçirmeye çalışması, çarpıcı örneklerden biridir.
4. 5548 sayı ve 28.09.2006 tarihli Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu.
5. Engels ve Kautsky’den aktaran Onur Karahanoğulları, “Marksizm ve Hukuk”, Marksizm Ve…, Ankara: İmge Kitabevi, 2003, s.63 (45-95)
6. Marx’tan aktaran Karahanoğulları, age, s.63.
7. Kanımca bu niteleme, bugün değil bundan yaklaşık 40 yıl önce geçerliliğini yitirmiştir.
8. Yeri gelmişken değinelim. 1983’ten bu yana merkez sağ partiler (Özal ANAP’ı ve Demirel DYP’si), seçim kampanyalarında “12 Eylül darbesiyle hesaplaşma”yı önemli bir söylem olarak kullandılar. AKP’nin öncekilerden farkı, ANAP ve DYP’nin hükümet olunca bunu sadece unutmasıdır. AKP ise siyasi kültüre daha farklı bir katkıda bulunması ve darbecileri köşklerde ağırlarken veya e-muhtıra verenlere zırhlı araç hediye ederken; darbe planlayanları cezaevlerine tıkmasıdır. Darbe planları yapanların tutuklanmasına bir itirazım yok. Ya da kontrgerilla faaliyetinde bulunanların cezalandırılmasına. Ancak Kenan Evren gibi darbecilerin, Yaşar Büyükanıt gibi “iyi çocuklar”ın koruyucularının veya Muhsin Yazıcıoğlu gibi faşist katillerin ödüllendirildiği bir siyasal sistemde AKP’nin iddialarına ancak liberaller inanır.
9. Hem solda olmadıklarını söyleyip hem de işçi-emekçi mücadelesine destek verme vurgusu yapmak, çelişkili bulunabileceği için açıklamakta yarar var. Aylık Sosyalist Birikim Dergisi’ni çıkaranlar da dâhil sol liberallerin neredeyse tamamı, Türkiye’de gerçek (Batı tipi) bir sosyal demokrat hareket/parti olmadığından yakınıp duruyorlar. Çok da haksız sayılmazlar. Kişisel olarak CHP’nin, tarihinde iki kez bu çizgiye yaklaştığını düşünüyorum. Birincisi 1970’li yıllardaki (1980’e kadar) Bülent Ecevit dönemi CHP’si, ikincisi ise 1980 darbesinden sonraki (1990’lara kadar) Erdal İnönü dönemi SHP’si. Türkiye’de gerçek bir sosyal demokrat hareketin olmaması, yalnızca ismi geçen kişiler ve partilerle veya onların niyetleriyle sınırlı değildir. Bunun arkasında yatan temel neden, devletin sömürge tipi faşist karakteridir. Neo-liberal dönemde bu karakter, sosyal demokrasinin salınım aralığını iyice daraltmıştır. Dolayısıyla gerek sendikal mücadelede gerekse politik mücadelede, sosyal demokrat muhalefetin nesnel zemini giderek ortadan kalkmaktadır. Tek yol, devrimci bir muhalefetin yaratılmasıdır.
10. Teşbihte hata olacağını düşünenlerdenim. Dolayısıyla kısa bir ekleme yapmak gerek. Krallık monarşisi ile parlamenter sistem arasında elbette ki fark olsa da bu farkı yaratan şey (en genel ifadesiyle) üretici güçlerin gelişimidir. Ancak salt “hak çiğneme”ye daraltılmış bir karşılaştırmada, bu, her zaman ayırt edici bir önem taşımayabilir.

18 Ağustos 2010/Sendika.org

{jcomments on}