Anasayfa İçerik Derlemeler Sınıf hareketi ve sol Zorunlu bir açıklama ve 'Arap Baharı' üzerine izlenimler - Ahmet Meriç Şenyüz

Zorunlu bir açıklama ve 'Arap Baharı' üzerine izlenimler - Ahmet Meriç Şenyüz

Zorunlu bir açıklama

Gazetem BirGün tarafından 10 Mart 2012'de Taksim Hill Otel'de yapılan ÖDP Tartışmaları'nı izleyip bir izlenim yazısı kaleme almakla görevlendirildim. Bunu belirtmek bile okurun zekâsına hakaret olmakla beraber adına 'izlenim' denen yazı türünün özelliklerini bir-iki cümleyle açıklığa kavuşturmak ve sonrasında gelişen 'olayları' bu bağlamda değerlendirmek istiyorum. İzlenim, adı üzerinde haberden farklı bir yazı türüdür. Haberde esas olan nesnellik iken, izlenimde asıl olan öznelliktir. Haberde yorumdan kesinlikle uzak durulmalı, gazeteci olan biteni olduğu gibi okura yansıtmak konusunda çaba göstermelidir. Oysa izlenim yazılarında, gazetecinin görevi izlediği olay her neyse bunu kendi duygu, düşünce ve yorumlarıyla okura anlatmak, olayı kendi prizmasından geçirerek okura sunmak olmalıdır. Ben de bugüne dek BirGün için kaleme aldığım izlenim yazılarında bu ilkeyi gözetmeye çalıştım ve genellikle olgun tepkiler aldım. Ta ki, son izlenim yazılarıma kadar…

KÜRKÇÜGİL’İN TAHAMMÜLSÜZLÜĞÜ
BirGün için daha önce yazdığım izlenim yazılarında ANGA, TKP, ESP’ye eleştirilerim olmuştu. Ancak bu kurumlar eleştirilerime karşı olgun tepkiler gösterdiler… Eleştiriyi olgunlukla karşılamayan varsa da bunu, çalıştığım kurumu vs. işin içine karıştırmaksızın mertçe yüzüme söyleyerek yaptı. Ne var ki, SD Yeni Yol çevresinin aynı tutumu gösteremediğini belirtmek zorundayım. Yeni Yol çevresinin ideologu Masis Kürkçügil’e yönelik aşağıdaki yazıda okuyacağınız eleştiriler üzerine Kürkçügil yanıt yazmak ya da eleştirilerini bana iletmek yerine bunu gazete yönetimine taşımayı tercih etti. Kürkçügil ve çevresinin yoğun kulis çalışmalarının bir sonucu olarak yazı benim de onayımla BirGün internet sitesinden kaldırıldı. Onay vermemin nedeni, Kürkçügil’in bu eleştiriye tahammülsüz tutumunun başka sonuçlar üreterek BirGün’e zarar vereceğini düşünmekti. Öte yandan yazımın arkasındayım ve söz konusu eleştirilerimin BirGün’de olmasa da başka bir mecrada mutlaka yer alması gerektiğini düşünüyorum.

NEDEN BÖYLE BİR AÇIKLAMA YAPIYORUM
Bu konuda BirGün yönetimini anlıyorum ve herhangi bir şekilde suçlamıyorum. Zira dostlarının duyarlılıklarını hesaba katmak onların görevidir. Ancak benim görevim de yazdığım yazının arkasında durmak ve Kürkçügil çevresinin bütün anti-demokratik baskılarına karşın kendi düşüncelerimi bir şekilde okura ulaştırmaktır. Aksi durumda kalemin namusunu savunma iddiama gölge düşer. Yazının başında iki günlük dizinin ilk gününün girişinde yer verdiğim paragrafı bulacaksınız. Devamında da Yeni Yol çevresinin anti-demokratik baskıları sonucunda BirGün'ün web sitesinden kaldırılan yazım yer alacak... İyi okumalar diliyorum...

Takip edenler bilir, bir süredir BirGün’de çeşitli izlenim yazıları kaleme alıyorum. Bu bir duruşma izlenimi olabildiği gibi örneğin TKP’nin bir salon toplantısı ya da TAKSAV’da düzenlenen bir Ortadoğu paneli de olabiliyor. Bu yazılarda, kendi yorumlarımı da işin içine katarak tanık olduğum etkinliği okurlara aktarmaya çalışıyorum. Ancak bu defa zor bir durumla karşı karşıya olduğumu itiraf etmek durumundayım. Bu kez takip ettiğim etkinlik, üyesi olduğum ÖDP’nin düzenlediği bir tartışma etkinliği ve bu etkinlikte öyle şeyler ifade edildiğine tanık oldum ki bunlar hakkındaki gerçek fikirlerimi yazarsam, dostlarımızı küstürmek, yazmazsam da ‘izlenim’ denen yazı türüne ihanet etmek seçenekleriyle karşı karşıyayım. Yine de esas olan ‘yazıya sadakattir’ diyip ben gerçek izlenimlerimi yazmayı tercih edeceğim. Burada yazılanların öznel değerlendirmeler olduğunu bunun bir haber değil, bir izlenim yazısı olduğunu yeterince vurguladığımı düşünüyor ve beni zaman zaman hayretlere sevk eden tartışma toplantısı hakkındaki izlenimlerimi olabildiğince kimseleri kırmamaya çalışarak aktarmaya başlıyorum.

 ‘Arap Baharı’ meselesinde solun aklı karışık - Ahmet Meriç Şenyüz*

ÖDP Tartışmaları’nın cumartesi günü Taksim Hill Otel’de yapılan ilk toplantısının ikinci oturumunda “Arap coğrafyasında yaşanan ne?” başlıklı bir tartışma yapıldı. Soldan çeşitli isimler ‘Arap Baharı’ adı verilen muhalefet hareketlerini değerlendirdi. Panelistlerin, birbirinden çok farklı tutumlara sahip oldukları göze çarptı

10 Mart 2012 Cumartesi günü Taksim Hill Otel’de gerçekleştirilen Birinci ÖDP Tartışmaları’nın öğleden sonraki oturumun başlığı “Arap coğrafyasında yaşanan ne?” olarak belirlenmişti. İzlenimlerimizi bu oturumda konuşulanlar üzerinden aktarmayı sürüyoruz.

ÖDP VE RASYONALİTE

Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkanı Alper Taş, sabahki oturum öncesi yaptığı açılış konuşmasında Ortadoğu’daki gelişmelerle ilgili olarak da kısa ve öz bir perspektif ortaya koymuştu. Dilerseniz önce bu saptamaları aktararak başlayalım:  “Bazı kesimler Arap ülkelerindeki gelişmeleri  doğrudan emperyalizmin bir oyunu olarak görüyor kimileri ise bunları büyük devrimler olarak görüyor. Bize göre ikisi de doğru değil, kitleler emperyalizmin elinde basit birer oyuncaktan ibaret değil elbette ancak ortada bir devrim olduğunu da söylemek mümkün değil.  Doğru ikisinin arasında… Emperyalizmin bölgedeki planlarını da muhalefetin bazı haklı taleplerini de göz ardı etmemeli…” Alper Taş’ın bu sözleri aklıma eski Devrimci Yol militanı, daha sonraki dönemin feminist önderi, değerli dostum Ayşe Düzkan’ın kişisel bir sohbette söylediklerini getiriyor. Düzkan, “Devrimci Yol, her zaman sol içinde asgari bir rasyonaliteyi temsil etmiştir bu yüzden büyük kuramsal savrulmalar yaşamamıştır. Bu gelenek ÖDP’de de devam ediyor” demişti. Taş, Arap Baharı değerlendirmesiyle bu rasyonalitenin mükemmel bir örneğini sergiliyor. Şahsen ben ‘uçlara’ daha eğilimli olsam da bazılarının ‘orta yolculuk’ olarak tanımlayıp eleştirdikleri bu tutumun ÖDP’nin en önemli avantajlarından biri olduğunu düşünüyor ve ÖDP’nin birleştiriciliğinin sırrının da burada yattığına inanıyorum.

KÜRKÇÜGİL: HALK NEOLİBERALİZME KARŞI AYAKTA

Oturumun ilk konuşmacısı olan Masis Kürkçügil’in tavrı ise üyesi olduğu ÖDP’nin ‘orta yolcu’ diye eleştirilen tutumundan çok, muhalefetin yanında olmak şeklinde… Kürkçügil’in konuyla ilgili sözleri özetle şöyle; “Ortadoğu’da halk neoliberal tahribata karşı sokağa çıktı ve tarih yapmaya başladı. Suriye’de yaşanan olaylar, başlangıcının yıldönümünde Fransa’daki sol partilerin yapacağı yürüyüşle selamlanacak. Bununla ilgili halkın haklı taleplerini öne çıkaran benzer bir işi ÖDP de gündeme almalı.”

70 YILLIK TROÇKİST TAKTİK

Kürkçügil, Esad yönetiminin devrilmesinden sonra Suriye’de solun da güçleneceğini ima eden açıklamalar yapıyor. Troçkist perspektifli bu değerlendirmeler, aklıma Troçki’nin 2. Dünya Savaşı’ndaki tavrını getiriyor. Troçki, 1933’te Nazilerin iktidara gelmesinin ardından yazdıklarında, Nazilerin iktidara gelmesiyle durumun kökten değiştiğini Nazilerin eninde sonunda Sovyetlere saldıracağını Stalin’in Nazilerle ya uzlaşacağını ya da yenileceğini bu durumda da Sovyet işçilerinin Stalinist bürokrasiyi devirerek devrim yapacağını yazıyordu. Troçki, Nazi saldırısının kapıda olduğu 1940 gibi bir tarihte bile Sovyet işçilerine açık mektup yazarak Sovyet iktidarına karşı ayaklanmaları çağrısında bulunmuştu. Troçki 1934’de yazdığı bir makalede “Stalinizmi doğrudan ya da dolaylı olarak savunan kim varsa bunlar bizim en büyük düşmanlarımızdır” yazıyordu. Özetle, Troçki baş düşmanı Stalin olarak görüyor ve Stalin’e karşı giriştiği iktidar mücadelesinde gerekirse Nazilerin askeri zaferine dayanmanın bile seçenekler arasında olabileceğini ima ediyordu.  Benzer bir eğilim Kürkçügil’in Suriye konusundaki tavrında gözleniyor. Günümüz dünyasında Hitler’in çizmesini giyenler, Büyük Ortadoğu Projesi adı altında Ortadoğu’yu kavuran ABD emperyalizmi… Kürkçügil, tıpkı Stalinizmi, Nazilerin yıkması beklentisini taşıyan Troçki gibi, Amerikan emperyalistlerinin silahlandırdığı ‘muhalif’ güçlerin Esad’ın iktidarına son vermesini, oluşacak yeni durumda da emekçilerin sol bir seçenek için harekete geçmesi gerektiğini tasarlıyor.

‘ESAD YIKILSIN AMA İŞGALE VE MÜDAHALEYE KARŞIYIM’

Yine de hakkını yemeyelim Kürkçügil, bu konuda takipçisi olduğu Troçki kadar acımasız değil. Troçki, Nazilerin, Sovyet iktidarını yerle bir etmesini kaçınılmaz bir son olarak değerlendirir ve buna karşı hayırhah bir tutum alırken, Kürkçügil en azından lafzen açık işgale ve dış müdahaleye karşı olduğunu belirtme ‘inceliğini’ gösteriyor. Kaldı ki, Troçki de kamuoyuna yaptığı açıklamalarda, asıl eleştiri oklarını Sovyet yönetimine yönelttikten sonra ‘geçerken’ Nazi saldırganlığına karşı olduğunu da belirtiyordu. Seyirci sıralarına göz gezdiriyorum. Eski Solcu mahlasıyla bildiğimiz, ihtiyar kurt da salonda. 1968’in öğrenci liderlerinden olup şimdilerde anti-marksist bir liberal olan Eski Solcu, Kürkçügil’in anlattıklarını ağzı kulaklarında dinliyor. Belli ki, anlatılanlar pek hoşuna gitmiş. Zaten çok geçmeden IPhone’undan tweeti patlatıyor: “Emperyalist müdahaleye sebep olacak her şeyi söyleyelim. Sonunda dış müdahaleye karşı olduğumuzu da söyleyelim.(Objektif Natocu stayla)”

ERTEM: FARKLI BİR ABD DE VAR

Objektif NATO’culuk bahsinde daha duyacaklarımız var. Söz sırası Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Helin Sarı Ertem’de… Ertem, sürece ‘Arap Baharı’ değil, ‘Arap Devrimi’ denmesinin daha doğru olacağını vurgulayarak sözlerine başlıyor. Uzmanlık alanının Arap coğrafyası değil, Türkiye-ABD ilişkileri olduğunu belirten Ertem, ABD’nin monoblok olarak görülmemesi gerektiğini belirtiyor. Bu bizim de katıldığımız bir görüş…  Wall Street’i işgal eden Amerikan emekçileriyle, ABD hakim sınıflarını elbette aynı kefeye koymuyoruz. Kaldı ki, ABD hakim sınıfları içinde de çelişkiler olabileceğini kabul ediyoruz. Ne var ki, Ertem’in bu çelişkileri ele alma tarzı biraz farklı; Ertem önce çeşitli neoconların, Suriye rejimini ne pahasına olursa olsun değiştirme yönündeki eğilimlerini aktarıyor. Hemen ardından ise başka düşünce kuruluşlarından bahsederek (ki bunlar arasında CIA bağlantılı olduğu bilinen Brookings Enstitüsü de var) bunların hemen müdahaleden yana olmadıklarını, bu kuruluşların ABD’nin ‘merkez solu’nu oluşturduğunu öne sürüyor. “Kaderde, sosyalistlerin düzenlediği bir panelde, Ortadoğu politikasını CIA emeklisi Bruce Riedel’in yönettiği Brookings’ten ‘merkez sol’ yaratıldığına da tanık olmak da varmış,” diyoruz. Ertem, Dış güçlerin de bölgede etki sahibi olmaya çalıştığını belirttikten sonra, buna karşın komplocu bir şekilde her şeyde ABD demenin açıklayıcı olmadığını dile getiriyor.

VARLI: MUHALEFET EMPERYALİZMLE İLİŞKİ İÇİNDE

Sırada BirGün Dış Politika Editörü İbrahim Varlı var. Varlı şimdiye dek konuşanlar arasında, Taş’ın sabah ortaya koyduğu perspektife paralel görüşler seslendiren tek konuşmacı oluyor.  “Arap coğrafyasında yaşananları 'devrim' olarak tanımlamak ne kadar yanlışsa, yaşananları sadece emperyalizmin bir oyunu olarak tanımlamak da bir o kadar eksik olacaktır” diyor Varlı. İslamcılarla Arap milliyetçilerinin bir rekabet halinde olduğunu belirten Varlı, Arap coğrafyasındaki sürecin sürükleyici güçlerinin emperyalizmle doğrudan ilişkili olduğunu da vurguluyor.

‘SEKÜLER ARAP MİLLİYETÇİLİĞİ TASFİYE EDİLİYOR’

Ahmet Davutoğlu’nun BOP ile ilgili bir soru önergesine, “bölgede iç muhalefet kullanılarak hareket edilecek” cevabını verdiğini hatırlatan Varlı, bu durumda “her muhalif hareket desteklenecek mi” sorusunu soruyor. Allende devrilirken kamyoncuların grevinin kullanıldığına, Polonya’da sosyalizmin işçi hareketiyle tasfiye edildiğine değinen Varlı, “benzer şekilde Chavez’i devirmek için de halk gösterileri bahane edilmişti” diyor. Varlı’nın bir başka önemli vurgusu da şu;  “İşin özü, 'hür subaylar' diye başlayan bir seküler Arap milliyetçisi hareketin tasfiye edilerek yerine Ilımlı İslam'ın getirilmesidir.”

BULUT: SURİYE DÜŞÜNCE İRAN YOLU AÇILACAK

Sıradaki panelist, Filistin’e bir gerilla olarak gittikten sonra senelerce İsrail zindanlarında kalan, Arapçayı ve İbraniceyi anadil gibi öğrenmekle kalmayıp Türkiye’ye döndükten sonra da bölgeyle olan bağlantısını ve hiç kesmeyip Türkiye solundaki en önemli Ortadoğu uzmanı olan araştırmacı-yazar Faik Bulut.  Bulut, sözlerine sürece ‘devrim’ adının konmasında bir sıkıntı olmadığını zira eski rejimlerin devrilmesinin sürecin ‘olumlu’ ya da ‘olumsuz’ olarak değerlendirilmesinden bağımsız olarak nesnel açıdan ‘devrim’ tanımına uyduğunu belirterek başlıyor. Devrimlerin her zaman ilerici olmak zorunda olmadığını vurgulayan Bulut, emperyalizmin Suriye politikalarını da “Suriye sadece Suriye değildir” diyerek özetliyor. Suriye düştükten sonra ABD’nin İran’a, oradan da Pasifik'e ilerlemesinin yolunun açılacağını belirten Bulut, Sünnilerin öne çıkarıldığı coğrafyada Türkiye’nin de Yeni Osmanlıcı bir şekilde pay almak istediğini ifade ediyor.

‘İSLAMCILAR KÜRESELLEŞMENİN İŞPORTACILARI’ 

Bulut, “ABD’nin bütün hedefi İran’ı yalnızlaştırmak ve İran’daki rejimi düşürmek, Suriye’ye de bu yüzden yükleniyorlar” diyor. Arap milliyetçisi Baas rejimlerine karşı İslamcı hareketlerin muhalefetinin yeni olmadığını vurgulayan Bulut, “Mısır’da Abdül Nasır, Süveyş Kanalı’nı kamulaştırmaya çalıştığı zaman Müslüman Kardeşler İngilizlerden para alarak buna karşı muhalefet bayrağı açmıştı” diyor. SSCB’deki Kruşçev (Hruşçov) – Brejnev (Brejniyev) dönemlerinde, yerel Komünist Partilerin Baasçıların kurduğu milli hükümetlerin içinde yer aldığını ve bu yüzden muhalefetin bütünüyle siyasal İslamcı hareketlere kaldığını söylüyor. Suriye’deki muhalefetin bileşimine de değinen Bulut, muhalefetin başını çeken İslamcı kesimlerin çok net bir şekilde mezhepçilik yaptığını bu yüzden ülkedeki Sünniler dışındaki tüm etnik-dini grupların, kerhen de olsa rejime destek verdiğini vurguluyor; “Aslında Suriye’de yıllardır mücadele eden Esad karşıtı ciddi bir Şii muhalefet de var ancak günümüzde muhalefetin başını çekenlerin mezhepçiliği yüzünden onlar da Esad’a destek veriyor.” Suriye’deki Kürtlerin aldığı tavra da açıklık getiren Bulut, “Başlangıçta Kürtlerin hepsi bekle gör tavrı izliyor ve Esad yönetimine yakın duruyordu ancak ABD’nin Kürtlere lafzen özerklik vaadi vermesinin ardından Barzani yanlısı Kürtler muhalefet saflarına katıldı. Türkiye’deki BDP çizgisine yakın Kürtler ise her türlü dış müdahaleye karşı çıkıyor ve biz kendi gücümüzle özerk bölge kurarız tavrı alıyor” diyor. Faik Bulut, son sözleriyle bana kalırsa tüm panelin en anlamlı sözünü ediyor: “İslamcılar Küreselleşmenin Müslüman mahallelerindeki işportacılarıdır. Bu yüzden de başarısız olmaya mahkûmlar.”

ERDEMOL: DIŞ MÜDAHALEYİ HESABA KATMAMAK SAFLIK OLUR

Sırada Cumhuriyet Gazetesi Dış Politika servisi çalışanlarını ve soL Portal yazarı Mustafa Kemal Erdemol var. Erdemol,  “Arap baharı tanımlaması, bu sürece yaratanların değil, emperyalist merkezlerin ürettiği bir tanımdır” diye sözlerine başlıyor. İç dinamiklerin ürünü denilebilecek tek sürecin Tunus’ta yaşandığını, ancak onun da nefesinin yetmediğini belirten Erdemol, sürecin dış müdahale olmaksızın tanımlanamayacağını, bunun saflık olacağını dile getiriyor. Emperyalistlerin bölgede Sünni iktidarları tercih ettiğini belirten Erdemol, Suriye’nin ise İran’ı durdurma istasyonu olarak konumlandırıldığını vurguluyor. Erdemol, “Esad, Suriye’nin kendi iç dinamikleriyle yolcu olsa burada kimse ona ‘gitme kal’ demez. Ancak burada İran’ı düşürmek için yapılan bir girişim söz konusu” diyerek sözlerini noktalıyor.

KALYON: KOMÜNLER KURULUYOR

Erdemol’dan sonra söz alan Kenan Kalyon bence panelin en ilginç konuşmasını yapıyor. Türkiye Komünist Emek Partisi geleneğinden gelen, ÖDP’nin kuruluş sürecinde yer alan, ÖDP içinde Ertuğrul Kürkçü’nün başını çektiği Ekmek ve Gül Platformu’nun içinde bulunan ve Kürkçü ekibiyle birlikte ÖDP’den ayrılan Kalyon yılların devrimcisi… Halen Sosyalist Gelecek Parti Girişimi/Hareketi'nin eşsözcülerinden biri olarak sosyalist siyasete devam eden Kalyon’un bu panelde yaptığı konuşmanın beni en hafif deyimle dumura uğrattığını belirtmek durumundayım. Yaşamının 12 yılını oligarşinin zindanlarında geçiren bu devrimcinin sözlerini eleştirirken saygı sınırlarını aşmamaya elimden gelen özeni göstermeye çalışacağım. Ancak Kalyon’un sözlerinin yenilir, yutulur cinsten olmadığını da vurgulamam şart. Kalyon, sözlerine sürecin dış müdahale olarak tanımlanamayacağını Arap coğrafyasında devrimlerin yaşandığını iddia ederek başlıyor. Kendi deyimiyle ‘Arap devrimlerini’ Çarlık Rusyası’nda Bolşevik Devrimi öncesinde yaşanan süreçlerle kıyaslayacak kadar ileri giden Kalyon, bu devrimlerin proletaryanın kurucu pratiği olduğunu belirtiyor. Kalyon, Mısır’daki halkın öz örgütlenmelerinin ‘Komün’ olarak tanımlanabileceğini öne sürüyor. Suriye’den bahsederken daha da hayrete düşüyorum zira Kalyon doğrudan bu sözcükleri kullanmasa da, Suriye’deki süreci sanki Şubat devrimi yaşanmış da muhalefet hareketi Ekim Devrimi’nin öngünlerindeymiş gibi tarif ediyor. Anlaşılan o ki yılların devrimcisi Kalyon, emperyalizmin güdümündeki şeriatçı teröristlerin hareketinden proleter devrim bekliyor.

LİNCİ MEŞRULAŞTIRMAK

Söz salona geçince bana kalırsa en dikkat çekici yorum, bu izlenim yazılarında notlarından sıkça faydalandığım soL Haber Portalı’nın değerli muhabiri Ali Ufuk Arıkan’dan geliyor. Ufuk, kimilerinin ‘devrimci’ dediği Arap muhaliflerinin katliamlarından, linçlerinden, tecavüzlerinden söz ediyor ve önemli bir vurgu daha yapıyor: “Mısır’da ‘devrim’den önce parlamentoda yüzde 16 kadın temsil oranı vardı. ‘Devrim’den sonra yüzde 1’e düştü.” Soruların hepsi, benim sorum dahil “Esad’ın katil ama” diye başlıyor. Eski Solcu yine memnun tweet gecikmiyor: “Emperyalist hegemonya, konuşma yasağı değil, Esadzçı olmadığını söyleme zorunluluğudur. Ki ben söyleme mecburiyetini severim.” Salondan gelen sorulardan birinde, Libya ‘devrimi’ sürecinde, Muammer Kaddafi’nin yerlerde sürüklenerek linç edilmesine dikkat çekiliyor. Helin Sarı Ertem’in buna cevabı ilginç: “Kaddafi neydi ki onu devirenler ne olsun? Kaddafi bir sürü zulüm yaptı gidişi de öyle oldu.” Seyirci sıralarında oturan Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu bu cümleler üzerine; “Kulaklarım yanlış mı duyuyor, burada sol bir panelde linci mi meşrulaştıran bir cümle mi kuruluyor. Herhangi bir şekilde bir linç eylemini meşru görebilir miyiz?” diyerek feveran ediyor.

EZBERLERİ TAZELEME ZAMANI

ÖDP Tartışmaları 1 adı altında yapılan panelin her iki oturumunu da olabildiğince ayrıntılı bir şekilde size aktarmaya çalıştım. Aralarda sürç-ü lisan da ettik farkındayım bir sonraki paragrafta bir özür okuyacaksınız. Bana bu tartışmalardan sonra “Sence özetin özeti nedir?” diye soracak olursanız, yanıtım şu: Maalesef ‘ezber bozalım’ diye yola çıkan yoldaşlarımızdan bir kısmı ‘ezber bozacağız’ derken hard diski komple yakmış. Şu koşullarda bizim ezberleri bozmaya değil, mevcut ezberlerimizi tazelemeye, toplumsal pratikte her geçen gün bir kez daha doğrulanan Marksist Leninist teorimize sıkı sıkıya sarılmaya ihtiyacımız var. Bana kalırsa günün görevi, ‘ezber bozmak’ değil, Marksizm-Leninizm bayrağını en yukarıda tutmak.

*Bu yazı daha önce Birgün gazetesinin internet sayfasında yayınlanmıştır.