Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerdeki açıklamaları Tekel direnişine desteği arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Kızılay’daki direniş çadırlarına akın eden Ankara halkının desteği bu direnişi ayakta tutan önemli etkenlerden birisi. Çadırların arasında kurulan “Ücretsiz Halk Pazarı”na konulan mont, bere, eldiven, yaprak sarması, börek, kitap, defter gibi her türden ihtiyaç işçiler arasında paylaşılmakta. Birliğin, mücadelenin yanı sıra eşitlik ve paylaşımın da simgesi haline gelen Tekel direnişi Türkiye emekçileri için büyük bir umut ışığı oldu. Erdoğan’ın “karalamalarına” rağmen direnişin coşkusu artmaya devam ediyor. Ankaralılar bugünlerde son otuz yıldır gerçekleşen en önemli toplumsal hareketlerden birine tanıklık etmektedir.
Türkiye’deki insanların büyük kısmı AKP iktidarıyla ayyuka çıkan neoliberal düzenlemelerin yol açtığı krizlerin mağduru. Kapitalist yaptırımların en önemlisi olan işsiz bırakma şu anki hükümetin de en önemli silahlarından birisi. Bu, yasal olarak 4-C, 4-B ve 50-D gibi maddelerle meşrulaştırılmış durumda. Tekel işçilerinin direnişi tam da hükümetin bu insafsız tavrına bir meydan okuma niteliği taşıyor. Fakat bilinmesi gereken önemli bir şey var: 4-C gibi düzenlemeler asla sadece Tekel işçilerini ya da özelleştirilen diğer kurumların çalışanlarını ilgilendiren bir şey değil, bu düzenlemeler bütün çalışanları ilgilendiriyor. Türkiye’de malı, mülkü, sermayesi, milletvekili amcası ya da sığınacak bir cemaati olmayan herkes bu insafsızlığın mağdurudur. Üstelik sadece bugünkü çalışanlar değil, onların çocukları ya da torunları dahi bu mağduriyete tutsak edilmiştir. Şu anki hükümetin halka vaat ettiği şey “sözleşmeli vatandaşlık” olarak tanımlanabilir. Yani bundan böyle kimsenin iş güvencesi olmayacaktır, kimse doğru düzgün ücret almayacaktır, herkes uzun çalışma saatlerine ve ağır çalışma koşullarına katlanacak, işverenlerin sınırsız emirlerine itaat edecektir. Üstelik her bir çalışan emeğini satabilecek bir yer bulabilmek için ya da yılsonu sözleşmesini yenileyebilmek için iktidarın teşvik ettiği yaşam ve ilişki biçimlerini kabul etmek, iktidarın değerlerine biat etmek zorunda kalacaktır.
Tekel işçilerinin öncülüğünde ortaya çıkan bu direniş en masum hak mücadelesi biçiminde ortaya çıkmıştır. Ne hükümetin ne de ona bağlı provokatörlerin çarpıtmaları bu gerçeği hasıraltı etmeye yetmeyecektir. Kamunun gözleri önünde gerçekleşen usulsüzlükler gece yarıları ambarlarda tonlarca tütünü imha etmeye benzemez. Stoklardaki tütünü 50 sente satıp, ABD’den 6,5 dolara alırken bir taraftan da “işçiler yatıyorlar, çalışmıyorlar” demeye hiç benzemez. Tekel gibi bir kuruluşa ne yapıp ne edip zarar ettirmeyi başarmışlarsa da bunun sorumlusu asla işçiler ya da işçilere ödenen ücret değildir. Birazcık iktisat bilen her insan evladı da bunun farkındadır. Bugün Kızılay’daki çadırlarda direnen emekçiler asla Erdoğan’ın çarpıtarak ifade ettiği gibi kendi “lüksünü” korumak için bu eylemi sürdürmüyor. Onlar şu anda bu ülkede yaşayan her bir insanın haklarını korumak için nöbet tutuyor. Bugün başta 4-C, 4-B, 50-D gibi düzenlemelerin diğer mağdurları olmak üzere, devlet kapısında ya da özel sektörde çalışanların tümünün, hatta esnafın dahi bu direnişi desteklemesi bu yüzden hayati bir önem taşıyor.
Direnişin 39. gününde Tekel işçilerine tüm bunların farkında olan bir grup eklendi: Güvencesiz çalıştırılan öğretmenler. Kendilerine “atanamayan öğretmenler” denilmemesi konusunda hassaslar çünkü eğitim fakültelerinden başarıyla mezun olmalarına rağmen devlet onların atamasını yapmamış. Türkiye’nin muhtelif şehirlerinden gelerek İGEP [İşsiz ve Güvencesiz Eğitimciler Platformu] çatısı altında toplanan öğretmenler Tekel işçilerinin direnişine katıldılar. Kendi sorunlarını Tekel işçilerinin sorunlarından bağımsız görmüyorlar. Onlar için sadece kendilerinin “atanması” bir çözüm değil. Çadırlarında yoldan geçen insanlara 4-C dersleri veriyor, bununla ilgili söyleşiler yapıyorlar. Anlattıkları kadarıyla eğitimdeki sorunlar yenilir yutulur cinsten değil. Artık öğretmenliğin, eğitimciliğin daha da önemlisi bilginin bir saygınlığı kalmamış. Ankara’da İGEP’lilerle aynı kaderi paylaşan birçok öğretmen adayı da onlara katılıyor. Sohbet edip sorunlarını paylaşıyorlar. Fakat medya mensuplarına dertlerini bir türlü anlatamamışlar. Bugün görüştükleri bazı televizyon ekipleri onlara “eylemlerinin haber değeri taşımadığını” söyleyerek seslerini duyurabilmeleri için “soyunmalarını” tavsiye etmiş. Bunda şaşılacak pek fazla bir şey kalmadı, zira Kızılay’daki çadırlara gelen birçok “tarafgir” basın mensubu haber yapmak için esnafın şikâyetçi olması ya da işçilerin çevreye zarar vermesi gibi direnişin meşruiyetini zedeleyecek olaylar olmasını bekliyor. Ancak Kızılay’da direnen insanlar bu tür konularda fazlasıyla dikkatliler. Üstelik çadırların bulunduğu Sakarya civarındaki esnaflar da şikâyet etmek şöyle dursun işçilerden en ufak bir desteği esirgemiyor. Dondurucu soğuk ve birçok kirli oyuna rağmen Tekel eylemi günden güne ivme kazanarak büyümeye devam ediyor.
Erdoğan, Gökçek gibi isimler tehditkâr demeçler vermeye devam ederken, birçok medya kuruluşu Tekel işçilerinin bu haklı mücadelesini görmezden geliyor. Hal böyle iken Türkiye’de yaşayan her bir insanın bu hareketi desteklemesi gelecekte insanca yaşayabilmenin önkoşuludur. İGEP çatısı altında toplanarak Ankara’ya gelen öğretmenler bu nedenle tüm çalışan kesimler için iyi bir örnektir. Tekel işçilerinin Kızılay’daki mücadelesi bugün yenilgiyle sona ererse; gelecekteki Türkiye’nin evlatları, sürekli bankalara borçlu kalan, sürekli işsizlikle tehdit edilen, güçlü bir denetim ve polis baskısıyla her gün yüzleşen “sözleşmeli vatandaşlar” olarak yaşamak zorunda kalacaktır.
26 Ocak 2010 tarihinde www.sendika.org adresinde yayınlanmıştır.
{jcomments on}