Ünlü İngiliz filozof ve matematikçi Bertrand Russell’ın en çok alıntılanan sözlerinden biri verili kabul edilen her şeyin üzerine bir soru işareti asmanın sağlıklı olduğu yönündedir. Sabitlerini hep yük kabul eden Türkiye solunun sağlıksız alışkanlıkları göz önüne alınırsa böyle bir önermeye bizim tarafımızdan çekinceyle yaklaşılması doğaldır. Ancak Russell’in bu önermesini elimizin tersi ile itmeden evvel, değerlendirmelerimizde dikkate almamız gereken bir gerçek var ki o da artık Türkiye’nin solun kendi koordinatlarını kurduğu Türkiye olmadığıdır.
Böyle bir durum belli soru işaretlerini verili kabul edilen noktaların üzerine asmayı mecburi kılıyor. Yeni-Türkiye’de solun arkaik kalmamasının başlıca koşullarından biri işte bu soru işaretlerini doğru yerlere asabilme ve doğru yanıtları verebilme işidir. Bunun nedenini çok öz biçimde şu şekilde anlatabiliriz:
Evrensel bir siyasal akım olan sosyalizmin/komünizmin taşıyıcısı olan özneler kendilerini bir özgül bağlamda inşa ederler ki bu özgül bağlam bizim örneğimizde Türkiye Cumhuriyeti’dir. Başka bir biçimde ifade edecek olursak, ister beğenelim ister beğenmeyelim Türkiye’de sosyalizmin iktidar arayışının yörüngesi (işçi sınıfının yapısı, siyaset kurumu, sol örgütler) Birinci Cumhuriyet’in tarihselliği ile belirlenmiştir. Birinci Cumhuriyet’e dönük operasyonun doğrudan solu etkilemesinin nedenlerinden biri budur.
Dolayısıyla, İkinci Cumhuriyet’in ya da İkinci İmparatorluk’un* devrimci bir içerikle aşılıp aşılmayacağı sorunu bu gerçeği saptamamızla yakından ilişkilidir. Bu saptamanın ne anlama geldiği ise soru işaretlerini nereye asacağımız ile...
O halde sorularımıza geçebiliriz:
SORU-1: Öncülük teorisi geçerliliğini koruyor mu?Türkiye’de işçi sınıfının hızla örgütsüzleştiği ve dağıldığı, tüm toplumsal yapının gericilik ve piyasanın özel bir bileşimi tarafından çürütüldüğü, piyasacı saldırının yoğunlaşarak işçi sınıfının ve emekçi halkın geniş kesimlerinin kazanılmış haklarını gasp ettiği bir atmosferde sermaye güçleri ile çarpışacak, işçi sınıfını tarihsel ve güncel çıkarları üzerinden siyasal platforma taşıyacak bir öncüye olan ihtiyaç bâkîdir ve bu ihtiyaç hatta eskisinden daha yakıcıdır.
Ama...
Bu bağlamda sorulabilecek bir yan-soru daha vardır: Böyle bir toplumsal atmosferde sosyalizm mücadelesi bir “öncü savaşı”** mı olacaktır?
Yeni-Türkiye’de aşamayacağı marjinal sınırlar içine hapsedilmeye çalışılan solun, bu soruya “evet” yanıtını vermesi dünden daha kolay görünmektedir fakat bu sorunun yanıtı net bir biçimde “hayır” olmalıdır. Zira toplumdan kopuk biçimde bir öncünün siyasi bir hedefe dönük savaşı olarak kurgulanan bir sosyalizm mücadelesinin Yeni Türkiye’de başarı şansı yoktur. Türkiye’de sol, emekçi halkı temsil gücü olan yeni bir toplumsallık inşa etmeden ve bu toplumsallık üzerinden işçi sınıfı ile buluşmadan mücadelenin kazanılmasının ihtimali yoktur. Toplumsallaşma sınavını geçemeyen, kitleleri ideolojik olarak dönüştüremeyen, bu kitleler ile hareket edemeyen ve işçi sınıfı ile kalıcı bağlar tesis edememiş bir solun Yeni Türkiye’de değil başarı, yaşama şansı bulunmamaktadır. Türkiye sosyalist hareketi kendisine böyle bir toplumsal siper inşa etmeden yeni dönemde ya da yeni dönemle mücadele edemez.
Türkiye solunun daha ileri mevziler için öncelikle böyle bir toplumsal sığınağa ihtiyacı vardır.
SORU-2: Mücadelenin karakteri ne olmalı?Yeni Türkiye’de inşa edilen islamcı-faşist rejim, temeldeki ilişkileri değiştirmemekte aksine sömürü çarklarını daha öğütücü kılmaktadır. Kapitalist çelişkilerin derinleştiği Yeni Türkiye’de Türkiye solunun bu çelişkileri ortaya çıkaran ilişkilerin devrimci bir şekilde aşılması hedefini gözden geçirmesi düşünülemez dahi. Daha önce Gelenek’te de belirttiğimiz gibi bir kez İkinci İmparatorluk restore edilmeye başladıktan sonra, sorun eski cumhuriyet mi imparatorluk mu sorunu olmaktan çıkar. Zira, ikinci imparatorluğun antitezi, artık kadük kalmış kadim cumhuriyet değildir, olamaz. İkinci imparatorluğun antitezi emekçi sınıfın iktidarıdır, sosyalist cumhuriyettir.
Ama...
Yeni dönemde ya da yeni dönemle mücadele, bu dönemin dinci-faşist karakterinden ötürü sosyalizm mücadelesi açısından bir takım handikapları beraberinde getirecektir.
Yeni Türkiye’nin dinci-faşist karakteri, sosyalizm hedefinin ötelenmesi, bu hedefin bir demokratikleşme programı ile ikâmesini ve sınıf uzlaşmacılığını gündeme getirebilir. İçinde bulunduğumuz süreç konusunda direngen görünen solun büyük bölümünün bu basınca teslim olması, solun geçmiş hastalıkları ve bugünkü emareler düşünüldüğünde olası görünmektedir.
Nesnellik dışında Türkiye solu içinde kitlesel anlamda olmasa da ideolojik açıdan hayli güçlenmiş olan ve İkinci Cumhuriyet/İmparatorluk projesine entegre olmuş liberal solun yükleneceği nokta da tam burası olacaktır. Oysa, sosyalist bir cumhuriyet ihtiyacının yakıcılığı karşısında solun Yeni-Türkiye’nin ıslahı ile kaybedecek bir dakikası yoktur.
Aşamacılıkla mücadele ederken, solun, liberal-demokratik paradigma ile de sıkı bir hesaplaşmaya girmesi gerekmektedir. Türkiye solu, liberal-demokratik paradigma ile hesaplaşırken, yeni düzenin doğrudan hak ve kazanımlara dönük saldırıları ile de hesaplaşmak zorunda olduğunu akıldan çıkarmamak durumundadır. Bu iki alan arasındaki aradaki gerilimi çözmek incelikli bir siyasal manevra kabiliyeti gerektirmektedir.
Sol, ancak böyle bir siyasal manevra kabiliyeti edinebildiği takdirde, yukarıda bahsetmiş olduğumuz emekçi halkı temsil gücü olan yeni bir toplumsallık inşa edebilecektir. Bu, solun boşluk bırakmadan ilerlemesine bağlıdır.
SORU-3: Türkiye solu anti-emperyalist/yurtsever bir çizgi üzerinde yürümek zorunda mıdır?Birinci ve İkinci İmparatorluklar arasında sık sık paralellikler kurulmaya başlandığını görüyoruz. Bu benzerliklerden en temeli ise şu şekilde ifade edilebilir:
Osmanlı’nın son dönemine damga vuran “üç tarz-ı siyaset”in yani Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüğün, neredeyse tam bir asır sonra İkinci İmparatorluk olan Yeni Türkiye’de de üç temel siyasal akım olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Ancak bu üç siyasal akımın bu yeni bağlam içinde zuhur etmesi ilk konjonktürden kimi farklılıklar göstermektedir. Bunlardan en önemlisi korumacı olan Osmanlıcılık, Yeni Türkiye bağlamında biçim değiştirmiş ve yayılmacı yeni-Osmanlıcılık haline gelmiştir. Türkçülük ve İslamcılık da korumacı ve “bağımsızlıkçı” içeriklerini yitirerek “komprador” birer içerik edinmiştir.
Ancak, işin asıl ilginç tarafı, Osmanlı’nın son kavşağında bu siyasî tarzlar müstakil iken bugün çakışmış olmalarıdır. 2002-2007 yılları arasında, birbirine belli mesafede konumlanmış olan ve birbirinin alternatifi gibi görünen bu üç tarz-ı siyaset, 2007’den günümüze değin kemalizme ve Birinci Cumhuriyet’e karşı girişilen büyük tasfiye operasyonu esnasında özgün biçimde birbirine eklemlenmiş durumdadır. Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük bileşkesi bugün Düzen Partisi’nin (AKP, Polis Partisi, Cemaat ve Yargı)*** siyasal hattını ifade etmektedir. Düzen Partisi, tüm sağ eğilimleri bu şekilde bünyesinde toplamış olmaktadır.
Bu üç tarz-ı siyasetin bileşkesi Yeni-Türkiye’nin resmi ideolojisini oluşturmaktadır. Yeni-Türkiye, bu resmi ideoloji ile gericiliği kendi sınırlarının ötesine taşan bir ülke haline gelmiştir. Bölge lideri, yükselen değer gibi yakıştırmaların bizim dilimize tercümesi bu olmalıdır.
Böyle bir atmosferde, Türkiye solunun, Türkiye’nin kendi dışına taşan (emperyal) gericiliğini de hedef alan bir anti-emperyalist tavır dışında bir şansı kalmamıştır.
Ama...
Sosyalist solun Yeni-Türkiye’de önündeki en önemli handikaplardan bir tanesi Türkiye kapitalizminin dünya sistemi içinde değişen pozisyonu ve yeni yetenekleri ile antiemperyalist mücadelenin gereklerinin nasıl bağdaştırılacağı sorunudur. Daha düne kadar -bizim tarafımızdan olmasa da- “aşamacı sol” tarafından kapitalist niteliği dahi sorgulanır bir ülke olan Türkiye’nin emperyalist-kapitalist sistemin eşitsiz gelişiminin bir örneğini sergileyerek bir “emperyalist uydu”**** haline gelmiş olması karşısında sol, antiemperyalist mücadele stratejisini yeniden düşünmeli ve kurgulamalıdır. Bu yeniden düşünme eyleminin en önemli basamaklarından birisi hiç kuşku yok ki solun antiemperyalizm üzerine ciddi bir ideolojik mücadele yürütmesidir. Liberalizmin birbirini besleyen sol ve sağ varyantları tarafından antiemperyalizmin gevşek bir “küreselleşme karşıtlığı” ya da ulusalcı bir kalkınma modeline indirgendiği yorumlara karşı bu kavramın marksist-leninist içeriğinin eli eskisine göre daha zayıf durumdadır.
Türkiye,
Ortadoğu’da emperyalizmin planları ile çelişki arzeden Şii ağırlığının dağıtılması için girişilen büyük operasyonda Suriye üzerinden yerini aktif biçimde almak üzeredir. Bunun yanısıra, Düzen Partisi, içerde Kürtler üzerine profesyonel katilleri sürmeye hazırlanmaktadır. Yakın planda bu iki başlık Türkiye solu için özel bir öneme sahip olacaktır.
Üstüne üstlük her iki operasyon da Türkiye’nin yeni emperyalist kimliği açısından zorunlu görünmektedir. Böyle bir zor gösterisi, tabir-i caizse emperyal karakterin şanındandır.
Böyle bir atmosferde, Türkiye solu, antiemperyalizmi yalnızca Türkiye gericiliğinin ve uydusu olduğu ABD’nin adımlarına karşı tepkisel bir içerikle değil, toplumsal karşılık bulacak pozitif bir içerikle tarif etmek zorundadır. Salt tepkisel bir söylemin kitleleri harekete geçirmesi mümkünse de kalıcı bağlar kurmak için yeterli olmadığı görülmüştür.
SORU-4: Türkiye “zayıf halka adayı” mıdır? Sosyalist devrim güncel mi?Soruyu şöyle de sorabiliriz: Türkiye’nin emperyalist bir uydu haline gelmiş olması kapitalist-emperyalist sistem içindeki zayıf halka adayı pozisyonunu etkilemiş midir?
Zayıf halka, ilgili coğrafyanın emperyalist sistem içindeki pozisyonu ile doğrudan ilgili değildir. Kavram, kapitalist-emperyalist sistem içinde eşitsiz ve birleşik gelişim nedeniyle çelişkilerin biriktiği birime göndermede bulunmaktadır. Örneğin, zayıf halka konusunda Trotsky haklı biçimde şu saptamayı yapar: Rusya’yı emperyalist sistemin zayıf halkası yapan bu ülkenin iktisadî bakımdan aşırı geriliği iken, 1930’ların başında tüm
Avrupa’daki en gelişkin kapitalist ilişkilere sahip olan Almanya, tam da bu gelişkinlik nedeniyle zayıf halka pozisyonunda bulur kendisini.
Bir ülkenin ya da coğrafyanın zayıf halka pozisyonunda olmasından kasıt, dış dinamikler (o ülkenin kapitalist-emperyalist sisteme eklemlenmesi) ile iç dinamiklerin (üstyapısal kurumlar ve toplumsal formasyon) etkileşimi neticesinde o ülkede/coğrafyada kapitalist toplumsal ilişkilerin giderek daha kararsız bir denge üzerinde işlemesidir. Metin Çulhaoğlu’nun yetkinlikle ifade ettiği gibi: “Sistemin bütünündeki eşitsiz gelişme, kendi eşitsiz gelişmesinin ulaştığı dengeler kırılgan, temsil ettiği eklemlenmeler eğreti olan toplumsal formasyona (formasyonlara) birikerek” yansır.*****
Tüm siyasal matrislerinin yeniden kurgulandığı bu dönemde, üstelik emperyalizmin bizim doğrudan etkilendiğimiz bu coğrafyaya müdahalesinde yeni ve çok kapsamlı bir aşamaya geçilmişken, Yeni-Türkiye burada aktif biçimde görev almaya hazırlanırken ve emperyalist merkezler kendi krizlerini aşmak için sistemdeki her unsurun harcanabilir (kopabilir değil) olduğu sinyalini verirken Türkiye hâlâ bir zayıf halka adayıdır.
Ama...
Türkiye hâlâ zayıf halka adayı ise de Türkiye’yi 1980-2001 aralığına değin bu pozisyona iten dinamiklerle güncel dinamikler arasında bir farklılaşma yaşanmış durumdadır.
Türkiye’de egemen sınıf, yapısal dönüşümler yapabilme yetisindeki makûs talihini yenmiş görünmektedir. Hem de Türkiye, Avrupa Birliği’ne endekslemiş olduğu dönüşüm beklentisini, AB hedefini bypass ederek gerçekleştirmiştir. Türkiye’nin dağılma eksenlerinden biri olan dışa açılmışlık biçim değiştirmiş, entegrasyon, uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin daha geniş bir hareket alanına sahip göründüğü yeni bir biçim almıştır.
İktisadi yapı söz konusu olduğunda, problemleri devam etse de Türkiye, 1990’ların başındaki “hiyerarşik emperyalizm” tartışmalarına ilham veren sürecin tıkanmasının nedenlerinden biri olan yapısal iktisadi sıkıntılarının bir bölümünü aşmış görünmektedir.
Ek olarak, Yeni-Türkiye’nin düzeni bu sürece ideolojik olarak önceki denemelerden çok daha donanımlı olarak girmektedir. Yeni-Türkiye, bu dönem müdahale yeteneğini kısıtlayacak olan arkaik ağırlıklarından kurtulmuş durumdadır. Ancak esas önemli olan, düzen geniş kesimleri öncesinden daha farklı ve gelişkin bağlarla kendisine bağlamış, resmi ideoloji ile egemen ideoloji arasındaki açıyı olabildiğince daraltmış, bunu bir partide cisimleştirmiş, zor ve ikna araçlarını yeniden tarif etmiştir. Bu durum, Türkiye egemenlerine daha önce sahip olmadıkları ölçüde krizi kontrol etme yeteneği vermektedir. Bunda Düzen Partisi’nin konsolide ve kararlı karakteri de etkilidir.
Öte yandan, bütün bu tablo hızlıca değişebilir. Türkiye ne iktisadi sorunlarını geri dönülmez biçimde ardında bırakmış ne de uluslararası sistemin genel ısınmalarına karşı tamamen korunaklı bir noktaya yerleşmiştir. Yeni-Türkiye’nin içeride kurduğu dengeler, yine dışa entegrasyonu nedeniyle bir anda altüst olabilecekken (örneğin Suriye ve İran müdahaleleri), iktisadi yapısındaki sarsıntı tüm bu planları ve ilişkiler ağını zafiyete düşürebilir. Türkiye’nin kurduğu ve öncesine göre daha gelişkin ancak hâlâ kararsız dengelerin tepesinde ise Demokles’in kılıcı gibi bir iç-savaş olasılığı sallanmaktadır. Telaffuz edilmesi dahi tehlikeli olsa da durum böyledir... Yeni-Türkiye, bu nedenlerle hâlâ bir zayıf halka adayıdır.
Daha önce değindiğimiz üzere, bu zayıf halkanın kopuş sürecinin karakteri herhangi bir ara aşama olmadan sosyalist olacaktır, başka bir değişle sosyalist devrim Yeni-Türkiye’de de günceldir.
Bu tartışmayı bitirmeden bir not düşmek gerekmektedir: Sol, 2007-2009 arasında düzenin gerçekleştirdiği bu büyük dönüşüm esnasında 1990’ların ikinci yarısında kaçırdığına benzer bir sıçrama fırsatını kaçırmıştır. Bunun analizinin yapılması gerekmektedir. Yanıtlanması gereken en temel soru elbette solun bu dönemde müdahalelerinin neden etkisiz kaldığı sorusudur. Sol için gelinen nokta, bu kaçırılan fırsatın neticesi olarak özetlenebilir. Yapılması gereken basittir. Giovanni Ricci’nin dediği gibi:
“Geçmiş ne ise odur, iyi niyetli dileklerle değişmez ve bize düşen, bu geçmişten bir şeyleri anlamaya çalışmaktır.”
+++
Dört önemli noktanın üzerine soru işareti asarak başladık. Astığımız soru işaretlerinin gösterdiği şudur: Kavram setimiz yeterli iken, bu kavramların güncel karşılıklarını geliştirmemiz, bugün bu kavramların kendilerini nasıl realize edeceğini somut biçimde ortaya koymamız gerekmektedir.
Sol için İkinci İmparatorluk’ta yeni olanaklar ve yeni sınırlar mevcut. Ancak, solun ezberlerine sığınacağı bir konjonktörden geçmediğimiz kesin.
“Böylesi daha hayırlı olabilir” demek çok mu iyimser bir bakış olur?
Pek çok açıdan bu soruyu yanıtlayamasam da bir noktada kesinlikle böyle bir hayırhah durumdan bahsetmenin mümkün olacağı inancındayım.
Bu konjonktür, soru sordurarak, solun teknisizmi, konformizmi ve dar-örgütçü bakışı ve bir önceki dönem kendisine musallat olan anti-entelektüelizmi aşmasını, kendi aydınları ile barışmasını sağlayabilir.
Son söz olarak başta söylediğimiz ve özel olarak önemli olduğunu düşündüğümüz bir noktayı tekrarlayalım:
Yeni-Türkiye solun kendi koordinatlarını kurduğu Türkiye değildir. Sosyalist Cumhuriyet için önce Yeni-Türkiye’nin “doğası” kavranmalıdır.
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
* “İkinci İmparatorluk” kavramsallaştırması için bkz. Munzam, G. (2011). Tarih, Devrim, Türkiye - Marksist Tarih Felsefesi ve Türkiye Üzerine Güncel Bağlamlı Düşünceler, Gelenek, Mart 2011, http://mlam.tkp.org.tr/makaleler/tarih-devrim-turkiye-galip-munzam
** Özel olarak Mahir Çayan’ın “öncü savaşı” kavramına gönderme yapmıyorum.
*** Ordu, son gelişmelerin de gösterdiği gibi bu koalisyonun bir ortağı değil, bir aracıdır. 22 Haziran tarihinde soL’da yazdığımız yazıda buna dikkat çekmiştik: “Bu süreçte ordu araçsallaşmış, polis, “parti” tanımlamasına bir hayli yakınlaşacak biçimde siyasallaşmış ve geniş bir hareket alanı kazanmıştır. Her iki süreç, Düzen Partisi’nin elindeki “şiddet araçlarını” bilemiştir. Bunun yanısıra gözden kaçırmamamız gereken “özel güvenlik” gerçeği bu listeye eklenmelidir. 12 Haziran sonrası dönemin bu başlıkta asli unsurlarından biri, araçsallaşan ordunun profesyonelleşmesidir.”
**** Emperyalist uydu, kavramı 1960’lı yıllarda ilk kez Kuzey Kore tarafından İsrail’i tarif etmek için kullanıldı. Ardından bu kavram, 1970’li yılların başından itibaren Bob Rowthorn tarafından özellikle İngiltere’yi tarif etmek için kullanılmıştır. Alt-emperyalizm kavramının da aynı dönemde ortaya atıldığını ve yine 1970’lerde yaygınlaştığını geçerken not etmiş olalım.
***** Çulhaoğlu, M. (2005). “Eşitsiz Gelişme: Bir tartışma çerçevesi”, Gelenek, no. 84, sf. 14.