12 Eylül 2010 referandumu ile değiştirilen bir anayasa maddesi ile memur sendikalarına toplu sözleşme umudu doğmuştu. Kamuoyunda çokça tartışılan anayasa referandumunun pozitif değişikliklerden birini memura toplusözleşme hakkı oluşturuyordu.
Zira memur konfederasyonları 22 yıldır toplusözleşme hakkı hayaliyle yaşıyordu. 1990’lı yıllarda yaz kış demeden Ankara yollarını aşındıran, iş bırakan, yüzlerce eyleme imza atan memurların toplusözleşme hakkı kazanarak Türkiye sınıf hareketinde önemli bir aşama katedecekti.
Toplusözleşme hakkı olan işçi konfederasyonları hükümetle uzlaşıp dururken kimi sendikacılar memurların da kolayca bu hakkı alacağını, artık hükümetin böyle bir korkusunun olmadığını söylüyorlardı. Üstelik 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra aynı hükmet döneminde üye sayısı on kat artmıştı. Başbakan seçimlerden önce katıldığı Memur - Sen genel kurulunda bu konfederasyonun sendikacılığını işaret ederek, örnek sendikacılık olarak vurgulamıştı.
Buna rağmen hükmet toplusözleşme hakkında beklentileri karşılamadı. Uzlaşmazlık halinde bağımsız olması gereken hakem heyetinin hükümet yanlısı bürokratlardan oluşmasına memur konfederasyonları haklı olarak itiraz ediyor. Yazının yazıldığı saate kadar da bir uzlaşma sağlanamamıştı.
Bu durum başta liberal iktisatçılar olmak üzere bağımsız geçinen, ekonomik ve çalışma yaşamında hükümeti destekleyen iktisatçıların tuhafına gidiyor. Yetkili konfederasyon bile hazır hükümet çizgisindeyken, aynı konfederasyon hükümetin çalışma yaşamına yönelik politikalarına muhalefet etmemişken, geçmiş toplugörüşmelerde sorun çıkartmamışken hükümetin bu toplusözleşme korkusuna anlam veremiyorlar.
Bu dar bakış, tarihi gerçeklerden ve sınıfsal mücadeleden kopuk bir bakıştır. Tanzimat fermanından bu yana devle memuruna inisiyatif vermekten hep çekinmiştir. Hakkını arayan memur yerine biat kültürüyle yaşama dayatılmıştır. Örgütlenip hakkını arayan memura zorluklar çıkartılırken, amirine biat eden, bunun meyvelerini tayin ve terfide arayan memur daha kıymetli olmuştur. Üstelik bu durum memura rüşvet olanaklarını artırması zımnen kabul edilmiştir. (Bir zamanlar bir başbakan memurum işini bilir demişti.)
Ayrıca kamu hizmet iş kolları bu ülkenin örgütlü en büyük potansiyelini oluşturuyor. Memurlar hala bir arada ve disiplin içinde çalışıyor. Bu gücün örgütlenmesi neo -liberal kapitalizmi tehdit ediyor. Neo - liberalizm, hizmet iş kollarının özelleştirilmesini ve esnek çalışmasına işaret ederken bu potansiyeli dağıtmak istemektedir. Durum bu iken bu çağda memura kolay kolay bir inisiyatif verilmeyecektir.
1990’lı yıllarda KESK toplusözleşme ve grev hakkı içermeyen sayısız yasa tasarılarına karşı onca bedel ödedi. Kamu - Sen ise bütün bu yasa tasarılarının ateşli savunucusu oldu. Önce yasa çıksın sonar diğer hakları alırız dedi. Ve karşı duran KESK’i hedef gösterdi. Sonra Kamu - Sen’in istediği gibi 4688 sayılı kamu görevlileri yasası çıktı.
Çıktı da ne oldu! Kamu - Sen şimdi toplusözleşme diyor ve üretimden gelen gücümü kullanacağım diyor. (25 Kasım 2009 da KESK ile birlikte grev yaptı.)
Memur-Sen’in Türkiye Kamu - Sen pratiğinden ders çıkarması gerekiyor. Parça parça hak almakla sorun çözülmüyor. Bir sendika uzun süre toplusözleşmesiz ve grevsiz yaşayamaz.(Zira tayin ve terfiler için bir sendikaya ihtiyaç yok).
Üç memur konfederasyonu toplusözleşme hakkında ortak davranmalıdır. Bu tutum memurun sendikal mücadelesine ivme kazandıracaktır.
Memurlar biat kültürünü 1990’lı yıllarda tarihin çöp sepetine attılar. Memur yerine kamu emekçisiyiz dediler ( kimisi kamu çalışanı dedi). Birileri tekrar memuru o çöplükten çıkartıp biatlaştırmak istiyor. Yani mücadeleye ve bedele rağmen makara başa sarılmak isteniyor. Zaman neyi gösterecek hep birlikte göreceğiz.
27 Eylül 2011/Özgür Gündem
{jcomments on}