Sınıf hareketi ve sol
Ekmek yoksa barış da yok...- Burcu Şentürk
Ekmek yoksa barış da yok...- Burcu Şentürk
Pazartesi, 08 Şubat 2010 12:00
Nasıl ki hiç kimse açıktan açığa “zalim”im demiyor ama zalimce/zalimane rejimler ve zalimler var, aynı biçimde “barış istemiyorum, savaştan yanayım, savaş olmalıdır” diyen birilerine de rastlamak mümkün değil. Ama savaş var, ve bunu uygulamak üzere kurulmuş aygıtlar, bunun için oluşturulmuş örgütler/hareketler/kurumlar var. Barış ise “söylemde” neredeyse herkesin isteği, ancak barışın sadece silahların susması, doğrudan şiddetin ortadan kalkması, hele ki militarist ve şiddet içeren yöntemlerle kurulması olanaklı değil. En azından barış araştırmalarının önemli isimlerinden Johan Galtung bunları ileri sürer ve yaptığı çalışmalarda çatışmaların sona ermesi için “doğrudan” şiddetin olduğu kadar “yapısal” ve “kültürel” şiddetin ve bu şiddet biçimlerini doğuracak ihtimallerin de ortadan kaldırılması gerektiği sonucuna ulaşır. Birbirleriyle yakından ilişkili olan bu şiddet türlerinden doğrudan şiddet, en genel anlamıyla görünür bir aktörün kasıtlı bir şekilde uyguladığı şiddet türü olarak tanımlanırken; yapısal şiddet, eyleyicisi görünür olmasa da bu şiddetin sonucu olarak bazı insanların kaynaklara eşit bir şekilde ulaşmalarının ve insani potansiyellerini gerçekleştirmelerinin engellenmesiyle ilişkilendirilir. O halde Galtung’dan yola çıkarak yapısal şiddeti; bebek ölüm oranlarından açlık oranlarına, sağlık hizmetlerine erişimin yetersizliğinden yoksunluğa ve yoksulluğa, daha da ileri gidersek güvenceli çalışmadan 4C köleliğine dek uzanan eşitsizlikler yelpazesi üzerinden okumak mümkündür. Çatışmaların durması için her tür şiddet gibi yapısal şiddetin de yok olması şartsa, her gün Ankara sokaklarında Tekel işçilerinin attığı “ekmek yoksa barış da yok” sloganının bu çerçevede düşünülmesi gereklidir, zira güvencesiz ve esnek çalışma, düşük ücret politikaları yapısal şiddetin bizzat kendisidir.
Galtung’un değindiği üçüncü şiddet tipi olan kültürel şiddet ise şiddet türleri içinde en görünmez olanı olsa da, militarist sistemin kılcal damarlarında örgütlü bir şekilde gezinir ve insanların doğrudan ya da aktörü görünür olmadan yapısal bir biçimde maruz kaldıkları şiddeti meşrulaştırır, normalleştirir. Doğrudan ya da yapısal şiddet üzerinden insanların hayatlarının tehlikeye atılması, insan haklarının çiğnenmesi, insan olarak yaşayabilme koşullarının ortadan kaldırılması gözümüze batmayıverir, hatta haklılaşır. Öyle ki, cezaevlerinde ya da gözaltında işkenceye uğrayanlar bunu “hak ederler”, köyleri yakılanlar “haksız” olurlar, Tekel işçileri de “artık çok oluverirler”, üzerlerine su fışkırtılması, biber gazı atılması “gerekebilir”. Bu da yetmez, hakkını arayan işçilerden “provokatör” diye bahsedilir, Kürt çocuklarının ismi “taş atan çocuklar” olarak kalır, küçük yaşlarına rağmen ağır cezalarla yargılanmaları kimseye vicdani bir sorumluluk yüklemez.
En genel hatlarıyla bu üç şiddet türü böylesine sıkı bir bağ içerisindeyken, bir şiddet türünün diğerini doğuracağı, çatışma ortamına zemin hazırlayacağı açıktır. O halde, Türkiye’de barış ortamının sadece Kürt hareketinin tasfiyesiyle, silahların bir müddet susmasıyla sağlanacağına inanmak pek iyimser bir yorum olur. Türkiye’deki insanların büyük bir çoğunluğu için insanca yaşamın koşulları olmadığında, açlık sınırında maaşlarla çalışmak zorunda bırakıldığında, insanların hayatlarına devam etmeleri için var olan kaynaklardan eşit şekilde yararlanmaları engellendiğinde, “ötekilere” uygulanan her türlü şiddet hemen normalleştirildiğinde barıştan bahsetmek pek de mümkün olmaz. Barış için, biri diğerinin var olma koşullarını hazırlayan bu üç şiddet türüyle de mücadele etmek şartken, bunlara karşı verilen her mücadele diğer mücadeleleri de ister istemez destekleyecektir.
Tekel işçilerinin direnişi bize bu konuda çok şey öğretiyor. Ankara’nın en işlek yerinde, üzerlerinde battaniyeler, yaktıkları ateşin başında toplanırken onları görmemek, haklı mücadelelerinde onlara destek vermemek mümkün değil elbette. Her konuştuğumuz işçi bunun bir ekmek kavgası olduğunu, bu kavganın sadece Türkiye’deki işçi sınıfının kavgası olmadığını, kazanıldığı takdirde ise Türkiye’deki herkes için büyük bir pencere açılacağını söylüyor. Bir kızı üniversitede okuyan Tekel işçisi Tokatlı Mehmet, bugüne kadar hep çocuklarının geleceğini düşünürken hayatında ilk defa kendi geleceği için endişelendiğini, sadece yaşamak değil, insanca yaşamak istediğini söyleyerek kendisine uygulanan yapısal şiddetin en güzel örneğini veriyor. Emekliliğine sekiz sene kalmış işçi Zülfiye ise Tekel’in özelleştirmesinin bir hak gaspı olduğunu, ancak Türkiye’de mevcut sistemin herkesin hakkını gasp ettiğini, yaşama koşullarını zorlaştırdığını söylüyor. Malatyalı üç kadın işçinin yanına uğruyoruz. Birisi Alevi Türk, birisi Sünni Türk diğeri ise Sünni Kürt, 10 senelik arkadaşlar. Eylem alanında, farklı etnik/dinsel kimlikleriyle var olan işçilerin bu farklılıklarının aralarında bir ayrışmaya sebep olup olmadığını soruyoruz. Önce şaşırıyorlar, hiç akıllarına gelmemiş gibi. Alevi Türk olan elindeki elmayı ısırıyor, yanındaki Sünni Türk’e uzatıyor. “Bak” diyor, “benim ısırdığım elmayı o da ısırır”. “Çünkü” diyor, “beraber yürüdük biz bu yollarda”, nispet yaparcasına. Sünni Kürt ise ekleyiveriyor, “asıl açılımı biz yaptık burada, gelsinler görsünler.”
Farklı söylemlerle de olsa Türkiye aylardır açılımı ve barışı tartışıyor. Oysa Tekel işçilerinin sürekli attığı “ekmek yoksa barış da yok” sloganı, hem açılımı hem de barışı çok güzel anlatıyor. Zira barış kavramı emek ve sosyal adalet anlayışından ayrılamaz, tıpkı Galtung’un yapısal şiddet kavramında vurguladığı gibi. Bugün ekmekleri ve insanca yaşam koşulları için direnen Tekel işçilerinin mücadelesinin Türkiye’deki diğer mücadeleleri beslemesi, barış için yükselen seslere katılması kaçınılmazdır. İşçilerin kendilerinin de söylediği gibi, Türkiye’nin davası olan bu kavga kazanıldığı takdirde sadece emekçiler açısından değil ama ülkede barış isteyenler açısından da Türkiye için büyük bir pencere açılacaktır. Başka türlü bir barış, laf-ı güzaftır.
1 Şubat 2010/ Radikal
İÇİNDEKİLER
-
Bir entelektüelin kısa biyografisi: ‘Yeni sol’ ‘eski sınıf’a karşı! Cehalet modern dünyanın tanıdığı eski bir düşmandır. Ama...
-
Mezardan çıkan sınıf siyasete yol gösteriyor! İşçi sınıfı, bu sefer, fabrikalardan tarlalardan gelip ‘sınıf’...
-
Neo-liberalizmin Türkiye macerası Orhun Demir - Bugün TEKEL işçilerinin Türkiye gündemine oturan...
-
İşçi sınıfı hareketi ve sendikalar Uğur Erözkan - İşçiler nasıl kazanacaklarını sendikadan...
-
Siyasetin kılıcı keskindir Gerçek düşman teorik bir düşman değildir. Gerçek olaylar, soyutlamaların...
-
Ayaklar başa kafa tutuyor Yalçın Atbaş - Ankara’nın göbeğinde kolluk kuvvetleri, soğuk,...
-
Genç siviller artık çok rahat! İlkin Hodul - Genç Siviller’in bütün toplumu kucaklayan karakteri...
-
Nazlı Ilıcak’ı nasıl bilirdiniz? Deniz Karakaş - Günün birinde hakkın rahmetine kavuştuğunda...
-
Taraf gazetesinin operasyonel gücünü nasıl anlamalı? Uğur Yıldırım - Fakat anlatmak istediğimiz şudur: sağ ve...
-
Açılım üçlemesi ve AKP kamburu gerçekler Şule Dede - Alevilerle katillerini aynı masaya oturtmaya yeltenmek,...
-
That was a good life; Güle güle Ertuğrul Haluk T. Canatay - Hangi ıssız gecelerde bu sıcacık anı gelip,...
-
Majestelerinin sol partisi: Ne ‘yeni’sin ne ‘sol’sun! Ali Kızıloğlu - AKP kendine zorluk çıkaracak bütün kuvvetleri...
-
Devrimcilerin cinsiyetçilikten kaçarı yok mu? Alper İzkara - Yürüyüş’ün eleştirileri bilimsel temellere...
-
Ortadoğu’da bir ABD Tiyatrosu: Türkiye-İsrail çekişmesi Gururcan Çalışkan - Hiç şüphesiz İsrail’in başta Filistin...
- 1
- 2


