Başta 1 Mayıs olmak üzere her yıl bahar ayları işçi direnişlerine tanıklık etmektedir. İşçi sınıfının 12 Eylül sonrası yeniden başkaldırdığı 1989 baharı kadar olmasa da 2011 baharı kendine özgü yanlarıyla sona eriyor.
13 Mart günü Ankara'da "Çok Ses Tek Yürek" adıyla onbinlerce sağlık emekçisinin katıldığı bir eylem gerçekleştirildi. Bu miting hekimlerin ilk defa kitlesel katılımı ile tarihe geçti. Sağlıkta dönüşümün ortaya çıkardığı hekimlerdeki sınıfsal bölünme süreci bu mitingde daha bir berraklaştı.
Yine Ankara'da 3 Nisan günü DİSK, KESK, Türk-İş'e bağlı kimi sendikalar ve meslek odaları güvencesizler için ilk defa ortak bir miting gerçekleştirdi. Sendikalardaki statükocu anlayışlara rağmen işsizlerin ve güvencesizlerin örgütlenmesi biraz daha öne çıkmış oldu. Güvencesiz çalışan kesimin bir parçası olan taşeron işçileri direnişler örmeye başladılar. Bu baharın özgün yanlarından biri taşeronlaşmaya karşı verilen mücadeleydi. Onlarca işyerinde süren direnişlerden Akdeniz Üniversitesi işçileri ve BEDAŞ çalışanları da eklendi. Bu yaz bu anlamda daha bir sıcak geçecek.
Yine bu bahar, yüzbinlerce emekçi Newroz ve 1 Mayıs meydanlarına aktı. Emekçiler sivil itaatsızlık eylemleri ile tanıştı.
KESK'e bağlı sendikaların genel kurulları bile mücadele hızını kesemedi. 22-24 Nisan'da genel kurulunu yapan SES, üç gün önce (19-20 Nisan) TTB ile birlikte iki günlük önemli bir grev gerçekleştirdi. Sağlık işkolundaki beyaz grev şimdiden tarihteki yerini almıştır. 13 Mart mitinginde ortaya çıkan irade grev ile zirve yapmıştır. Ancak 13 Mart mitingi de, 19-20 Nisan mitingi de medyada hak ettiği yeri bulamadı. Birincisinde Erbakan'ın vefatı, ikincisinde ise YSK'nin bağımsız adayları veto etmesi beyaz eylemler ile sağlıkta grevi yazılı ve görsel medyada geriye itmiştir. Her şeye rağmen halkın destek verdiği bu direnişler tarihteki yerini almıştır.
Her bahar işçi direnişleri için sıcak geçse de yaz ile beraber sendikalara rehavet çöktüğü de bir gerçek. Mevsimlik işçileri hariç tutarsak işçi sınıfı da tatile giriyor. Ancak bu bahardaki direnişler yazın böyle geçmeyeceğini söylüyor.
12 Haziran genel seçimleri baharın hızını kesen en olumsuz faktör oldu. Çalışma yaşamında son zamanların önde gelen konusu taşeron çalıştırma gündem ol(a)madı. İktidar ve muhalefet partileri için taşeron çalıştırma artık rutin bir uygulamadır. Yalan da olsa bir çözüm modelini dahi gündemlerine almıyorlar.
Taşeron çalıştırma gibi yoksulluk meselesi de neredeyse konuşulmaz oldu. Nüfusun yarısının yoksulluk sınırı altında yaşadığı bir ülkede yoksulluğa çözüm olarak hala sadaka yaklaşımı hüküm sürüyor. Eskiden popülist söylemlerde olsa bile seçim kampanyalarında yoksulluk meselesi mutlaka gündeme getirilirdi. Neyse ki seçim süreci de iki hafta sonra bitecek. Taşeron işçiler mücadeleye devam diyecek.
Taşeron çalıştırma ve yoksulluk sadece ülke-mizin değil dünyanın meselesi olmaya devam ediyor. Her 5 saniyede bir bu dünyada bir çocuk açlıktan ölüyor. Her 4 saniyede bir insan, görme yetisini kaybediyor, çünkü yeterince A vitamini alamıyor. Her 6 insandan biri sürekli bir biçimde beslenemiyor. Bu rakam BM Gıda ve Tarım Örgütü'nün (FAO) Dünya Gıda Raporu'nda duru-yor. İşte günümüz dünyasının gerçek manzarası. Yoksulluk, işsizlik, güvencesiz çalıştırma ne bahar ne de yaz tanıyor.
Dünya genelindeki neo-liberal kapitalist politikalar çalışma yaşamında güvencesizlik ve kuralsız çalıştırmayı olağan bir durum gibi kabul ettirmek istiyor. Keza yoksulluk, işsizlik, örgüt-süzleştirmek için de öyle.
Emperyal zincir ve ulus devletlerin en büyük korkusunu milyarlarca güvencesizin örgütlenmesi oluşturuyor. Terörle mücadele altında çıkartılan birçok yasa sessiz yığınların örgütlenmesini engellemek içindir. Kendi hukuklarını bile tanıyamaz hale gelmişler. Eskiler yetmezmiş gibi yeni yasalar yapıyorlar.
Ülkemiz ve kuzey yarımküre 2011 yazına yoksulluk, işsizlik ve güvencesiz çalıştırma ile giriyor. Biz de yazın rehavetini esnetmek için kışkırtma yazılarına devam edeceğiz.
31 Mayıs 2011/Özgür Gündem
{jcomments on}