Bilindiği üzere, 3 Aralık’ta emek ve demokrasi güçleri, eşitlik, adalet, özgürlük ve barış için alanlardaydı. Aynı gün Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da Memur-Sen Bursa Temsilciliği hizmet binasının açılış törenine katılıyor, itiraflarda bulunuyor, itirafların yanı sıra yaşanan gerçekleri çarpıtıp ters yüz ediyordu.
Arınç, yaptığı konuşmada, her zamanki üslubuyla esip gürleyerek, “bazı ideolojik sendikaların toplu sözleşmenin yanına grevi koymak suretiyle talepte bulunduklarını, ...ama (4688 sayılı) bu kanun 2000’li yılların başında çıkarken bu taleplerini hiç dile getirmemişlerdi” açıklamasını yapmış...
“…Şimdi bütün hazırlıklarımız tamamdır. Yasada değişiklik yapılacak ve Memur-Sen’in görüşleri, mücadelesi doğrultusunda yasa değişikliği yapılıp toplusözleşme imzalanacak. Bundan kimsenin endişesi olmasın. Ama ‘hayır, hayır’ diye yırtınanların şimdi ‘nerede toplu sözleşme’ deyip ortalıkta dolaştığını görünce ‘kardeşim sen şurada bir otur bakalım, senin bunları konuşmaya hakkın yok, milletin kafasını da bulandırma, Memur-Sen ne yapacağını bilir, hükümetle bu konuyu müzakere etti, yasal değişiklik yapılacak, toplu sözleşme imzalanacak’…”
“Memur-Sen hiçbir siyasi partiyle organik bağı olan sendika değildir. Doğrusu da budur. Ama başka sendikalar, başka partilerin il merkezleri, ilçe merkezleri gibi çalışıyor. Yukarıdakiler genel merkezi gibi çalışıyor. Ondan sonra da millete kalkıp ‘ben bunun mücadelesini veriyorum’ diyorlar. Biz bunların başkanlarıyla bir araya geldik referandum öncesinde, ben hepsinin kapılarını çaldım ve hepsiyle konuştum, dedim ki ‘siz bunun mücadelesini yapmadınız mı yıllarca? Bak şimdi anayasa değişikliğine bunu koyduk. Gelin buna ‘evet’ deyin. ‘Evet’ demek namus borcu, siz hep bunu istediniz’. ‘Evet hep biz bunu istedik ama bugün yukarısı bizim ’hayır’ dememizi istiyor’ dediler. Memur-Sen öyle demedi.” (Vatan 04.12.2011)
Bülent Arınç’ın bu denli pervasız açıklamasını nasıl yorumlamak gerekiyor?
Öncelikle bu açıklamaları AKP’nin “ileri demokrasi” anlayışının çalışama hayatına yansıması olarak özetlemek mümkündür. Bu konuşma AKP’nin demokrasiden ne anladığının çarpıcı bir örneği olarak algılanmalıdır. Farklılığa tahammülsüzlüğün açıkça ilanıdır. Referandumda AKP dışında farklı tutum geliştirenlerin onun deyişiyle “hayır, hayır diye yırtınanların” konuşmaya hakkı olmadığını ifade edebiliyor.
Referandumda “Evet” demeleri için Türkiye Kamu-Sen ile KESK’e çağırıda bulunduklarını ancak bu örgütlerin “Hayır” kampanyasını yürüttüklerini ifade ediyor. Türkiye Kamu-Sen’in referandumda “hayır” kampanyası yürüttüğünü ve bu tutumunun MHP kaynaklı olduğu bir sır değildir. Ancak Arınç’ın asıl derdinin KESK olduğu biliniyor. KESK’in ise Merkezi düzeyde Referandumda “evet, hayır veya boykot” çağrısında bulunmadığını, böylesi bir çağrının örgütsel bütünlüğüne zarar vereceği gerekçesiyle, çalışma hayatının demokratikleştirilmesi ve genel demokrasi taleplerini dillendiren açıklamalar yaptığını ilgili bütün çevreler gibi kendisi de çok iyi biliyor.
Sahte sendika yasa tasarısının Çalışma Bakanlığı’nca Bakanlar Kurulu’na sunulduğu bir süreçte, bu tasarının yandaş sendikanın “görüşleri doğrultusunda” hazırlandığının ve muhataplarının da Memur-Sen olduğunun itiraf edilmesi ise sadece malumun ilanı olarak görülemez. Bu açıklamalar, hükümetin Türkiye Kamu-Sen ve KESK’i de figüran olarak kullandığını gösteriyor. Üçlü Danışma Kurulu ve teknik komisyon toplantılarının da göstermelik yapıldığının ifadesidir.
Arınç, Türkiye Kamu-Sen ile MHP ilişkisini kastederek “Ama başka sendikalar, başka partilerin il merkezleri, ilçe merkezleri gibi” çalışmakla, KESK’i de ideolojik sendikacılık yapmakla eleştiriyor. Ancak Türkiye Kamu-Sen’e haksızlık yapıyor. Yaşanan pratik Türkiye Kamu-Sen ile Memur-Sen’in bir madalyonun iki yüzü olduğu gerçeğidir. Türkiye Kamu-Sen ile MHP ilişkisinin aynısı, Memur-Sen- AKP ilişkisi için de geçerlidir. Ve bu ilişki bugün için MHP-Türkiye Kamu-Sen ilişkisinden daha tehlikeli sonuçlar doğuruyor. Çünkü iktidar yandaşlığıyla üye çoğunluğunu elinde bulunduran ve yetkili olan Memur-Sen’in işbirlikçiliği, kamu emekçilerinin hak kayıplarında daha fazla rol oynuyor.
Arınç’ın Memur-Sen’in bağımsızlığından dem vurması komik bile değildir. Memur-Sen’in AKP fideliğinde yeşerdiği, 2002 yılında 41 bin 871 olan üye sayısını, 2011′de 515 bin 378′e çıkarmasının nedeni çok iyi biliniyor. Hükümet güdümlü bir konfederasyon olması nedeniyle uluslararası sendikalara üyelik başvurusunun kabul edilmediğini Arınç da biliyor olmalı…
KESK’e gelince…
Arınç, “bazı ideolojik sendikalar” diyerek KESK’i suçluyor. Demokrasi mücadelesinde yer almak, ezilenlerden yana olmak, üyelerinin çıkarlarını savunmak ideolojik sendikacılıksa, bu suçu işlemeye devam etmelidir.
KESK, hükümetlerin siyasi kimliğine göre mücadeleden vazgeçmedi. ‘Yukarıdakilerden’ medet ummadı. Gücünü onlardan almadı. Egemenlere, yukarıdakilere karşı geldiği için güçlendi. “Biz çocuklarımıza onurlu bir gelecek bırakacağız” sloganlarını haykırdı. Bugün zayıflamasının birden fazla nedeni var. Ancak en önemlisi ise fiili ve meşru mücadele geleneğinden vazgeçmiş olmasıdır.
KESK için örgütsel bağımsızlık sadece tüzük maddelerinden biri değildir. Örgütsel bağımsızlığı 20 yılı aşan mücadele pratiğinde açıkça görülür. İktidarlar ve hükümetlerin değişmesine göre sendikal hak ve özgürlük taleplerini rafa kaldırmadı…
Eğer sendikal politikası eleştirilecekse fiili ve meşru mücadele çizgisini etkin bir şekilde uygulayamadığı yeterince direnemediği için olmalıdır.
Ancak KESK, bütün eksikliklerine rağmen Türkiye sendikal hareketinin onurunu temsil etmeye de devam ediyor.
Unutmamak gerekir ki KESK tarihi büyük bedellerin ödendiği ve ödenmeye devam edildiği bir tarihtir. Halen 33 yönetici ve üyesi cezaevinde tutuluyor.
Toplu İş Sözleşmesi yanına Grevi koymak
Arınç, KESK’in “toplu sözleşmenin yanına grevi koymak suretiyle talepte bulunduğunu” Ama 4688 sayılı kanun “2000’li yılların başında çıkarken bu taleplerini hiç dile getirmediğini” ifade ediyor.
Bu ifadeler gerçek dışıdır: KESK’in “toplusözleşmenin yanına grevi koyması” yeni değildir. 2001 yılında çıkarılan 4688 sayılı yasaya karşı direnen tek güç KESK’ti. Kaldı ki KESK’in grev hakkını savunmadığı hiçbir dönem yaşanmadı. Dolayısıyla “2000′li yıllarda grev hakkını savunmadığı” büyük bir çarpıtmadır. Kamu çalışanları hareketi 90′lı yıllardan bu yana hayata geçirdikleri bütün eylem ve etkinliklerinde grevli toplusözleşmeli sendikal hak ve özgürlükleri savunmuş, bedelini de ödemiştir.
Toplusözleşme ve grev hakkını savunmayan birileri varsa Memur Sen ve Türkiye Kamu Sen’dir. Bu dün de öyleydi bugün de… Bu konfederasyonların kurulmasının bile KESK’in açtığı direniş yoluyla mümkün hale geldiği yaşanan tarihsel gerçektir. Söz konusu konfederasyonlar sendikanın kurulmasının yasak olduğunu savunup dernek faaliyetini yürütürken KESK’i yaratan emekçiler ise kamu sendikalarını fiilen kuruyor, toplu sözleşme ve grev hakkı için mücadele veriyordu. Egemenlerin her türden baskı ve zulmüne göğüs geriyordu. Adli idari soruşturmalar, gözaltılar ve tutuklamalara boyun eğilmiyor, kurulan sendikaların kapısına vurulan mühürler sökülüyor, fiili meşru ve hukuksal düzeyde mücadele yükseltiliyordu.
Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonlaşma Kurulu’nun (KÇSKK) örgütlediği 20 Aralık 1994 tarihli grevde yüz binlerce kamu emekçisi büyük bir coşkuyla alanlara çıkıyor, taleplerini haykırıyor ve dönemin hükümetini Toplu İş Sözleşmesi masasına çağırıyordu.
Yine KÇSKK’nın örgütlediği ve 17-18 Haziran 1995 tarihli ve 100 bini aşkın emekçinin Kızılay’da sabahladığı, (2 gündüz, 1 gece ) direniş sonrasında sendika kurma hakkının elde edildiği de bir gerçektir. Bu eylem sonrasında Anayasa’da yapılan değişiklikle kamu emekçilerinin örgütlenme ve üyeler adına toplu görüşme yapma hakkı kabul edilmiştir. Bu değişiklik parlamentonun kendi istem ve iradesinden çok, kamu emekçilerinin grevli-toplu sözleşmeli sendikal haklar mücadelesinin zorlamaları sonucunda olmuştur. Parlamentonun kısıtlayıcı, kendi istemleri ile örtüşmeyen ve bütün nihai kararları işveren devlete bırakan bu anayasal değişikliği protesto etmek için 19-20 Haziran’da ülke genelinde yine iş bırakmışlardır.
Ve KESK’in 4 Mart 1998 Kızılay direnişiyle, grevli toplu sözleşme hakkını içermeyen “sahte” sendika yasasının geri püskürtüldüğü de biliniyor.
Arınç, yukarda aktardıklarımızı aslında çok iyi bilir. Emek düşmanlığı, sermaye sözcülüğü yapan her iktidar yetkilisi gibi kendi üzerine düşen rolü oynuyor ve bu rolü hakkıyla yerine getiriyor.
Emek ve demokrasi güçleri de kendi rollerini hakkıyla oynamalıdır.
KESK’in 21 Aralık’ta greve gitmesi bu anlamda önemlidir. Grevli toplusözleşmeli sendikal hak ve özgürlükler için, hukuksuz, haksız ve mesnetsiz biçimde yapılan gözaltı ve tutuklamalara son verilmesi, tutukluların serbest bırakılması için, insanca bir yaşam için, kamu emekçilerinin mücadelesini çarpıtanlara karalayanlara ve hak ettikleri cevabın verilmesi için KESK greve gidiyor.
KESK tarihine yakışan mücadele ruhuyla işyerlerinin döne döne örgütlendirilmesi ve Grev'e hazırlanmak için sayılı günler var. Vakit iyi değerlendirilmelidir…
10 Aralık 2011/Sendika.org