Yarınlar
Bütün politik güçler kendisini krizi çözmeye adamış görünüyor. Krizin ne olduğuna ilişkin bir mutabakat olmasa da krizin varlığı konusunda hiçbir tartışma yok. AKP ve liberal cepheye göre krizin kaynağında, statükocu güçlerin demokratik işleyişe direnmesi yatıyor. Başbakan’ın yanağından ‘makas alan’ gazetecimsi Mehmet Barlas, liberallerin sığ ve açık sözlü bir temsilcisi olarak sözünü sakınmıyor: “Artık meseleyi açık ve seçik koymamız gerekiyor. Burada söz konusu olan ‘rejim’ değil ‘iktidar’dır. Burada kendilerinin kazanmadığı her seçimden çıkan iktidarı ‘gayrimeşru’, kendilerinin içinde bulunmadığı her hükümeti ‘rejim düşmanı’ ilan etmeyi alışkanlık haline getirmiş” eski egemenler tantana çıkarmaktadır. TSK-CHP kanadı açısındansa kriz, laikliğe yönelik bir tehditten kaynaklanan ‘rejim krizi’dir. Hükümet uzlaşmaya yanaşmayarak siyasal işleyişin parlamento dışına taşınmasına yol açmıştır. Her iki kanat da istikrarın yeniden tesis edilmesinin yolunun, hasmının taviz vermesinden geçtiğini ileri sürüyor.
Ciddi bir siyasi kriz olduğunu sadece siyasi parti sözcüleri ve akraba gazeteciler söylemiyor. Sermaye çevreleri açısından da durum tedirginlik yaratacak kadar kötüdür. “Tek parti olsun da, isterse Maocu olsun”, diyen Demirören Şirketler Grubu’nun patronu Erdoğan Demirören, seçimlerden koalisyon çıkmamasını istediklerini yeterince anlaşılır bir biçimde vurguluyor. İSO Başkan Vekili ve Kale Grubu İcra Kurulu Başkanı Zeynep Bodur Okyay da aynı fikirde: “Siyasi istikrar ve tek parti iktidarı işlerimiz için çok önemlidir. Çünkü koalisyonlarda işler genellikle yavaşlar.” Aman Bodur’un işleri yavaşlamasın ve dileyelim Demirören gönlüne göre bir hükümete kavuşsun.
Beceriksizlik bir sınıf karakteridir
Temenniler bir yana… Siyasi istikrarı hep birlikte ne kadar isterlerse istesinler, bulamıyorlar. Olmuyor. 2002 seçimlerinde, yerle yeksan olmuş rakiplerinin arasından, ABD ve AB’den TÜSİAD ve TOBB’a kadar tüm siyasal güçlerin desteğini alarak sıyrılan AKP hükümeti, dönemini ‘neredeyse bir askeri darbe’ ile kapatıyor. İte kaka sağlanmış iki partili istikrar, yerini koalisyonlu kabus senaryolarına bırakarak sahneyi terk ediyor. Aile içinde anlatıla anlatıla gerçek olduğuna inanılan, “bizim büyük babamız kağnı arabasını koltuğunun altında taşırmış” türünden öyküler kaplıyor ortalığı. Askeri darbe tarafından pürüzsüz hale getirilmiş bir Türkiye’de gönlünce at oynatmış Özal’ın ruhunu çağıranlar da var, bir türlü tavuk beslemeyi becerememiş Demirel’in politik ustalığını özlemle ananlar da… Osmanlı basiretsiz padişahlar yüzünden yıkılmıştı ya, bu krizin nedenini de Erdoğan-Baykal ikilisinin beceriksizlikleri gibi görüyorlar. Oysa beceriksizlik bir sınıf karakteridir. Liberal ve sosyal-demokratlar arasında öne çıkmış siyasi kadroların beceriksizliğinin ardında, tümünün bir sınıf olarak altından kalkamayacakları sorunlar karşısındaki çaresizlikleri yatıyor. Neo-liberal projeden vazgeçmeden, halkı uzun bir süre idare etmek mümkün değildir. Neo-liberalizmden vazgeçmeleri hiç mümkün değildir. Siyasi kriz dedikleri, boğazlarına kadar battıkları yönetme krizidir. Yönetemiyorlar.
Demokrasinin temsil edilmesi olarak da düşünebileceğimiz bir temsili demokratik sistemde, seçim yoluyla onaylanması gereken her hükümet, gizli bir uzlaşma üzerine inşa edilir. Hükümetler, hem sermaye çevrelerinin işlerinin yürümesini sağlamak, hem de toplumun diğer kesimlerinin taleplerini belirli ölçülerde karşılamak zorundadır. Siyaset, TÜSİAD’ın, TOBB’un belirlediği bir çerçevede icra edilir ancak emekçiler de “seçmen olarak taşıdıkları ağırlıkların” karşılığını belirli ölçülerde alacaklardır. Bu olağan ve ‘istikrarlı’ işleyiştir. Ancak seçmen olarak sahip olunan ağırlığın karşılığı hiçbir biçimde alınamazsa, uzlaşma bozulur ve işlerin sanki hala kabul edilebilir bir işleyiş varmış gibi devam edebilmesi, olağandışı mekanizmalarla sağlanabilir. Becermeye çalıştıkları şey imha edilmiş uzlaşmanın hala var olduğuna inandıracak bir siyasi seçenek mi? Şöyle güçlü bir rüzgar estirip, itiraz edenlerin sesini, duymaya değmeyecek kadar kısmak mı? Genç Parti’yi denesinler, iktidara gelirse herkese haftada bir gün köfte ekmek verecek.
Siyasi kriz denilen çözümsüzlük, birbiriyle didişen her iki kesimin ortak siyasal programına toplumun razı edilememesinden başka bir şey değil. Buldukları her çözüm, başka bir tıkanıklığa yol açıyor. Geminin bir yerini yamadıklarında başka yerinden su alıyor. AKP hükümeti, toplumu tarikatlar aracılığıyla denetleyerek, ekonomide IMF’nin, dış politikada ABD ve AB’nin taleplerinin hayata geçirilmesi projesiydi. Şimdi tüm sermaye çevrelerinin “vah vah ne güzel günlerdi onlar” diye arkasından gözyaşı döktüğü şeyin tarikatçı kadrolaşma olduğunu mu sanıyordunuz? Yerini alacak herhangi bir merkez sağ/merkez sol hükümetin ya da koalisyonun ise ‘rıza üretmek’ bakımından başka sıkıntıları var. Onlar işbirlikçiliğin üzerine örtecekleri ‘İslami’ bir örtüye de sahip değiller. Ortada bir uzlaşma yok, temel sınıfların geneli tarafından kabul edilebilecek bir siyasi program yok. Peki nasıl olacak? Haydi en becerikliniz gelsin de bir hükümet kursun bakalım.
Çok uzun bir zamandır yönetemiyorlar
Deniz Baykal, AKP kurmaylarını siyasi kriz yaratmakla itham ederken, seçmenlerin ancak balıklarınki kadar hafızaya sahip olduğunu düşünüyor olmalı. Yoksa sadece son bir iki seçimde oy vermişler bile, memlekette siyaseten en istikrarlı olan şeyin krizin kendisi olduğunu bilmiyor mu?
Bodur’ları ve Demirören’leri mutlu mesut eden bir evvelki istikrar dönemi Özal’ın Başbakanlığı sırasında yaşanmıştı. 12 Eylül, siyaset kadrolarını pazarlığa zorlayacak bir emekçi odağını ortadan kaldırarak memleketi dikensiz gül bahçesine çevirmişti. İç piyasada fiyatların serbest bırakıldığı ve sendikaların, toplu sözleşme hakkının ortadan kaldırıldığı bir ülkede sözü edilen istikrar, 60’lardan beri süregelen şu ya da bu şekilde bir uzlaşma üzerinde inşa edilen istikrar değil ‘sermayenin sınırsız tahakkümü’nü tesis eden bir istikrardır. Bu asr-ı saadet, 80’lerin ikinci yarısında işçi hareketinin yükselmesi ve Kürt sorunu’nun ‘bir avuç eşkıya’ argümanına müsaade etmeyecek boyuta yükselmesiyle kesildi. 89 yerel seçimlerine hükümet mevzisinde giren Özal’ın ANAP’ı, yerel seçimlerden üçüncü parti olarak çıktı. Sadece iki yıl önce, 1987’de %36’nın üzerinde bir oranda oy alan ANAP için rüya bitmişti, oylarında %15’lik bir düşüş yaşandı. Yerel seçimde SHP birinci ve DYP de ikinci olmuştu. 91 genel seçimlerine kadarki iki yılın, üçüncü sıraya düşen ANAP’ın kurduğu hükümet açısından pek ‘istikrar’ gibi görünmediğini söylemeye gerek var mı? Neyse ki Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığının süresi sona erdi de, Özal parlamento çoğunluğunu kullanarak Çankaya’ya kapağı attı.Politik beceri işte böyle bir şeydir.
SHP’yi birinciliğe taşıyan dinamik, 12 Eylül/ANAP gericiliğine karşı birikmiş tepkiydi. Gelgelelim sosyal demokratlar, belediyelerde sergiledikleri göz kamaştırıcı yağma ile seçenek olamayacak kadar yozlaşmış olduklarını göstermekte gecikmediler. SHP’nin güzel günleri de iki yıl sürdü. 89’da aldıkları %29 oy, 91’de %21’e çekildi ve bu kez bronz madalyayı onlar boyunlarına astı. 91 genel seçimleri aynı zamanda, AKP molası verilene kadar süren koalisyonlar döneminin başlangıcı oldu.
91 genel seçimlerinin ardından kurulan DYP-SHP koalisyonu 94’teki 5 Nisan krizinin ardından girdiği darboğazdan çıkamayarak erken seçime direnmeye çalıştı. Korkunun ecele faydası yokmuş. 95’te DYP üçüncü, yeni adıyla CHP ise beşinci olmuşlardı. Sahnenin yeni aktörü, 91’de MHP ve IDP (Aykut Edibali başkanlığındaki Islahatçı Demokrasi Partisi) ile ittifak yaparak %16 oy aldığında bile şaşkınlık yaratan Erbakan’ın başkanı olduğu Refah Partisi’ydi. Özal’ın ömrü görevi tamamlamasına vefa etmeyince Çankaya’yı Demirel devralmış, Çiller DYP’nin başına geçmişti. Bu kez de Refah-Yol koalisyonu kuruldu. Bu unutulmaz koalisyon 3 Kasım 1996’daki Susurluk kazasının ardından, toplumun nefretini üzerinde topladı. Sincan’da yürüyen tanklara eşlik eden 28 Şubat MGK kararlarıyla, çanlar onlar için çalmaya başladı. Haydi tekrar seçime. 1999 yılına Abdullah Öcalan’ın Kenya’da Türkiye’ye teslim edilmesinden beslenen bir milliyetçi heyecanla girildi. Seçimlerden önce alelacele kurulmuş Ecevit’in geçici hükümeti, Öcalan’ın yakalanmasının politik getirisini sonuna kadar kullandı ve DSP %22’yi aşkın bir oyla birinci parti oldu.
Ancak memleketi artık ikili koalisyon da kesmez olmuştu, dozu yükselttiler. DSP/MHP/ANAP koalisyonu, her biri parçalanarak barajın altına gidecekleri 2002’ye kadar bir arada zor durdular. Ecevit’in “yapmayalım etmeyelim” ısrarına rağmen, Bahçeli’nin diretmesiyle erken seçim kararı alındı. Sonra da herkes boyunun ölçüsünü aldı. Seçim iktidar partilerini sildi süpürdü. Meydan AKP’ye kalmıştı. Neredeyse 87 ANAP’ının oyları kadar oy (yani aslında ‘yeni bir çağ’ başlatmak için pek yetersiz bir oy) alarak birinci olan AKP, seçim barajı sayesinde parlamentoda belirleyici bir çoğunluk elde etti.
Şimdi şu çeyrek yüzyıllık öyküde istikrar nerede? Bir miktar başında ve azıcık da sonunda… Düşe kalka da olsa uygulanmaya devam edilen neo-liberal politikalar, toplumun kabul edebileceği uzun ömürlü bir siyasal seçeneğin ayakta kalmasına izin vermiyor. Siyasi kriz denilen, yönetme krizinin, Temmuz sonunda sandıkta kapışacak partilerin tümünden daha uzun ömürlü olduğu açıkça görünüyor. Bu tıkanmanın ne zaman başladığını merak edenler, ülkenin ‘küreselleştirildiği’ dönemin başına dönmek zorundadır. Demek ki istikrar duasına çıkmak, yağmur duasına çıkmaktan daha sonuç alıcı değil. Dışarıdan akan devasa miktarlarda sıcak para ve elde kalan tüm kamu zenginliğinin peşkeş çekilmesiyle yaratılan AKP istikrarı, bir ‘ölüm iyiliği’ gibi gelip geçiyor. ‘Tek parti olsun da isterse Maocu olsun’muş. Kısmet değilmiş, olmuyor. Ufukta yeniden koalisyon görünüyor.
Bu kriz neden bir türlü çözülmüyor?
“Koalisyon kötüdür, tek parti iyidir” önermesinde sermaye çevreleri açısından anlaşılır bir geçerlilik var. Çok fazla pazarlık içeren bir iktidar formülü olarak koalisyon, halkın çeşitli kesimlerinin baskılarına, tek partili hükümetlerden daha fazla açıktır. Bir koalisyonun her bileşeni, hükümetin ömrünü düşündüğü kadar, her an kapılarını çalabilecek seçimi de düşünmek zorundadır. Yani bir koalisyon ortağının ‘ananı da al git’ demesi, ‘ABD’yle beraber Irak’a saldıralım’ tezkeresini meclise getirmesi, kamu mallarını üç kuruşa elden çıkarması daha zordur. Bu nedenle ‘toplumsal uzlaşma’ (herkes bunu istemiyor muydu, biz mi yanlış hatırlıyoruz?) olarak kabul edilebilir bir seçenek gibi görünen koalisyon, sermayenin sindirmekte hayli zorlandığı bir çözümdür. Yani onlar istikrar ve uzlaşma derken, genel bir toplumsal mutabakat ve bu mutabakatın sürekliliğinden değil ellerinin rahatlamasından ve dünya batana kadar bu işin öyle gitmesinden söz ediyorlar.
Bir ‘nispi uzlaşma’ olmadan istikrarın sağlanmasının iki yolu var: Birincisi toplumsal patlamayı erteleyecek ölçüde sermaye girişinin yarattığı para bolluğunun sürdürülmesi, yani halkı borçlandırarak ayakta tutmak; ikincisi ise vakti zamanında yapıldığı şekilde, toplumun en geniş kesimini, pazarlık talep etme olanağından yalıtmak. Birinci yolun sınırlılığı kolayca görülebilir. Üstelik bu ertelemenin, daha büyük sarsıntılara yol açacağı da bilinmektedir. Diğer seçenek mi? Ona da güçleri yetmiyor. Toplumu güç kullanarak denetim altına almak sadece emekçilerle sağlanacak bir uzlaşmayı değil burjuvazinin arasındaki uzlaşmaları da yürürlükten kaldırmak zorunda bırakması, hiçbir kesimin diğerine diş geçiremediği bugün istense de gerçekleşmiyor.
Yapmak istedikleri ile yapabilecekleri arasındaki mesafe kapatılamayacak kadar büyük. Bu yüzden siyasi kriz ülkenin gündeminden bir türlü çıkamıyor. Ağlaşın efendiler, kitlelerin en örgütsüz olduğu durumda bile, meydanların birkaç kez dolması, gözünüz gibi sakındığınız siyasi istikrarınızı parçalayıveriyor. Peki seçimler kitlelerin gazını alacak mı? Belki kısa bir süre için… Seçimlerden sonra koalisyon, ondan sonra daha büyük kabus var. ‘Vermeden almak, Allah’a mahsus’muş. En azından bunu bilmelisiniz. Vermedikleriniz de öğrenecekler, “sahip olacaklarımız sadece sizden alacaklarımızdır”.{jcomments on}