Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

“Sahip olacağımız tek şey sizden alacaklarımızdır”

 

Celal Erten

Avrupa Birliği’nin ırkçılığı dışlayan bir proje olduğu açık, nerden mi biliyoruz? 99’da Avusturya’da %27.2 oy alarak seçimlerden ikinci parti olarak çıkan Avusturya Özgürlükçüler Partisi (FPÖ) lideri Haider, AB’nin çok yönlü baskıları sonucunda hükümete girmemiş ve ardından partisinin başkanlığını bırakmak zorunda kalmıştı, oradan biliyoruz. SS Subaylarına hitaben yaptığı konuşmada “bizim askerlerimiz suçlu değil, olsa olsa mağdurdular” fikrini savunan, Nazilerin toplama kampları için “Üçüncü Reich’ın düzenli bir istihdam politikası vardı” diyen Haider, oylarını yükseltip hükümetin kapısına dayandığında AB çıngar çıkardı. Avusturya ile ilişkilerin askıya alınması derhal gündeme getirildi. İsrail Cumhurbaşkanı Weizman’ın Avusturya’daki Yahudilerin ülkeyi terk etmelerini istemesine eşlik ederek AB üyesi hükümetler sırayla ırkçılığı kınayan açıklamalar yaptılar. Rahatladık mı? Hayır.

Herhalde Haider’in ömrü boyunca tutarlı olduğu tek dönem, hükümetten çekilmek zorunda kaldığı bu dönem olmalıdır. Sözgelimi Türkiye’nin AB üyeliği konusunda habire tutum değiştiren Haider “Türkiye’yi ABD’nin eline bırakamayız” gibi ‘ulusalcı’lıklardan “türbana sarılmış Avrupa istemiyoruz” düşmanlığına kadar her sözü dönem dönem dile getirdi. Ama iktidardan sürüldüğü zaman tutarlıydı. Çünkü Haider kendisini ırkçılıkla suçlayan AB yöneticilerine göçmen karşıtlığında, azınlık hakları konusunda, gettolarda birikmiş yoksullar konusunda ve İslam düşmanlığında hepsinin en az kendisi kadar ırkçı olduğunu söylüyordu, doğru söylüyordu. Televizyonda kendisine ahlakî öğütler veren Alman Hıristiyan Demokratlara Almanya’daki Türkler konusundaki eğitim politikalarını (Almanca öğrenmek zorunluluğu ve Türkçe’nin seçmeli ders olarak bile müfredattan çıkarılması yönündeki çabaları) hatırlatıyor, Fransızlara Cezayir kökenliler hakkında ne yapmak istediklerini soruyordu. Haider, Avrupa’nın diplomatik şalla örtülmüş gericiliğinin su üstüne çıkmış haliydi ve bunu ilan ediyordu: “Hepimiz ırkçıyız”. FPÖ’den ayrılarak yeni bir parti kuran ve bu partinin %4’lerde kalmasıyla siyasi bakımdan önemini yitirmiş görünen Haider’den bayrağı Sarkozy devralıyor. Şimdi namlı ırkçılık karşıtları, Sarkozy’ye koltuktan vazgeçmesi çağrısında bulunacak mı? Ne münasebet efendim.

Sarkozy ve göçmenler
Taze cumhurbaşkanı Sarkozy’yi, Champs Elysee’ye yerleşmeden önce İçişleri Bakanlığı yaptığı sıradaki icraatlarından tanıyoruz aslında. Sebepsiz yere gözaltına alınıp sabaha kadar dayak yemek istemeyen üç gencin, polisten kaçarken saklandıkları trafoda ikisinin ölmesiyle sonuçlanan kazanın ardından başlayan banliyö ayaklanması sırasında, Sarkozy iş başındaydı.

Sarkozy için sorun bir güvenlik sorunuydu. Sistematik ırkçılığın hiçbir hayat hakkı tanımadığı, üniversite mezunlarının bile %26.5 oranında işsiz kaldığı göçmenleri ‘kazımak’tan, ‘temizlemek’ten söz etti. Ayaktakımıydılar ve ayaktakımı olarak muamele göreceklerdi. Fransa’da yükselen göçmen düşmanı gericiliğin rüzgarını arkasına almak isteyen Sarkozy, banliyö gençlerinin ayaklanmasına Cezayir’de Fransız işgali sırasında uygulanmış olağanüstü hal yasalarını yeniden yürürlüğe koyarak yanıt verdi.

Banliyö ayaklanmasının anlaşılır nedenleri vardı. Kamusal olanaklardan faydalanmayan göçmenler, şehrin dışına, işsizlik ve umutsuzluğa gömülmüştü. Ancak Sarkozy’ye göre göçmenler sadece kendi durumlarından değil tüm Fransa’daki işsizlikten de sorumluydular. Suç işleyebileceği düşünülenlerin derhal ve geri dönüşsüz olarak geldikleri yerlere (Fransa’da doğmuş iseler ailelerinin geldikleri yerlere) sürülmesi gerektiğini açıkladı. Banliyölerdeki şiddet, onlara karşı ısrarla uygulanan polis şiddetinden besleniyordu. Ancak Sarkozy, polisin insanlara mecbur kalmadıkça “sen” diye hitap etmemesiyle bu sorunun ortadan kalkacağını düşünüyordu. Banliyöler “adalet yoksa barış da yok” diyordu. Sarkozy, “adalet de barış da yok” cevabını verdi.

İsyanın bastırılacağından emindi Sarkozy, ama onun düşündüğü gibi olmadı. Geçen yılın Ekim aylarında haber ajanslarınca servis edilen bir haber gerçek durumu gösteriyordu. Pusuya düşürülen polis arabaları molotoflanmış ve polisler kendilerini zor kurtarmışlardı. Ayaklanmanın çoktan bittiğinin ve polisiye tedbirlerin başarılı olduğunun ilan edildiği 2006 yılında 4200 saldırıda 2458 polis yaralanmış, sadece Eylül ayında 480 saldırı yaşanmıştı. Polis sendikaları banliyölerde ‘intifada’ yaşandığını söyleyerek o bölgelerde çalışmayı güvensiz bulduklarını açıkladılar. Banliyöler hala güvensiz.

Sarkozy, ne göçmenlerin ne de güvenlik talep eden Fransız orta sınıfının sorunlarını çözdü aslında. Büyük başarıyla yaptığı şey, göçmenlerin üzerine sürekli polis göndererek en sert şiddeti uygulamak ve aldığı cevabı göçmen karşıtlığını yükseltmek için kullanmaktı. Göçmen karşıtlığı Sarkozy’nin en önemli siyasi programı oldu. Fransa’da asıl olarak savunma politikaları ve dış politika ile ilgilenmesi beklenen bir kurum olan cumhurbaşkanlığına aday olduğunda, seçilirse “Göç ve Milli Kimlik Bakanlığı” kuracağını söyleyerek oy talep etti. Şimdi namlı ırkçılık karşıtları, Sarkozy’ye koltuktan vazgeçmesi çağrısında bulunacak mı? Ne münasebet efendim.

Fransa’da sağın yükselişi
Fransa’da sağın yükselişi son cumhurbaşkanlığı seçimleri ile sınırlı değil. Le Pen gibi düpedüz faşist bir siyasetçinin dünya çapında heyecan yaratan yükselişi, Fransa’da toplam olarak siyaset sahnesinin sağa bükülmekte oluşu karşısında daha önemsiz bir olaydır. 2002 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sosyalist aday Lionel Jospin’i geride bırakarak ikinci turda Chirac ile yarışan Le Pen, kendisine karşı bir araya gelen sağ ve sol seçmen karşısında yenilgiye uğramıştı. 2007’de ise Le Pen’in kendisinin olmasa da fikirlerinin iktidara yerleşmiş oluşuna tanık olduk. Göçmen karşıtlığını en başa koyan merkez sağ, geçmişte bu nedenle Le Pen’e giden oyları kendisine akıttı. Sarkozy’nin aşırıya kaçtığını düşünen sağ seçmen, oylarını bir başka sağcı aday Bayrou’ya verse de ikinci turda Sarkozy, Le Pen ve Bayrou seçmenleri barajı aşan sağcı adayın etrafında birleştiler.

Sağın yükselişinin bir yanı göçmen karşıtlığı ise diğer yanı da uygulanan neo-liberal iktisat politikaları… Fransa’nın emperyalist rakipleriyle girdiği mücadelede öne çıkması için Ertuğrul Özkök’ü kendine hayran bırakarak, ‘eşitlik’ nosyonunun gözden geçirilmesinden yana olduğunu söyleyen Sarkozy, Villepin hükümetinin 2 yıl önce uygulamayı denediği ve geri adım atmak zorunda kaldığı politikaları tamamen benimsiyor. İki yıl önce gündeme getirilen, CPE olarak bilinen iş yasası, işverenlere 26 yaşın altındaki çalışanlarını kıdeminin ilk iki yılında neden göstermeden işten çıkarabilmesine olanak vermeyi amaçlıyordu. Bu yolla %25 oranında işsiz olan 26 yaş altı yetişkinlerin iş bulabileceğini savunan hükümet, Sorbonne’dan başlayan ve 64 üniversiteye yayılan işgaller, uyarı grevleri ve milyonluk kitlelerin meydanları doldurması üzerine yasayı çekmek zorunda kalmıştı. Fransa’nın yakın dönemde, emekçilerin tarihsel kazanımları olan kamusal koruma mekanizmalarına dönük sağcı saldırıyla, onları korumak için harekete geçecek gençlik ve işçiler arasındaki mücadeleye sahne olacağı bugünden görülebiliyor.

Akdeniz Birliği
Sarkozy, Türkiye’nin AB’ye alınmasına şiddetle karşı çıkan siyasetçilerin içinde öne çıkıyor. Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde seçmeni tavlayabilmek için bu tutumunda ısrar etse de seçim sonrasında ‘devlet adamı’ olarak davranacağını uman naif liberaller şu sıralar son derece üzgün. Seçimler öncesinde sosyalist rakibi Royal’le çıktıkları televizyon tartışmasında “Türkiye, laik de olsa küçük Asya ülkesi. Ben Fransız çocuklarına Avrupa sınırlarının Irak ve Suriye olduğunu açıklayamam. Kürdistan sorununu da Avrupa sorunu yaptığımızda pek ilerlemiş olmayız. Sınırsız genişleme siyasi Avrupa’yı öldürüyor. Dolayısıyla Türklere ‘Ortak ilişkilerimiz olacak, alışveriş yapacağız ama AB üyesi olamayacaksınız çünkü Anadolulusunuz, Avrupalı değil’ denilmeli” diyen Sarkozy seçimden sonra da aynı çizgide ısrar etti. AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso’yla düzenledikleri ortak basın toplantısında bir soru üzerine, Türkiye’nin üyeliğine karşı olduğunu defalarca açıkladığını hatırlatan Sarkozy, “Görüşlerimi değiştirmedim. Ben bunu yapmam. Türkiye’nin AB’de yeri olduğuna inanmıyorum” açıklamasını yaptı.

Sarkozy Türkiye’nin AB üyeliği yerine bir Akdeniz Birliği öneriyor. Güney Avrupa ülkeleriyle Kuzey Afrika ülkelerinin oluşturacağı Fransa belirleyiciliğindeki Akdeniz Birliği, Türkiye için de en iyi yol ona göre. Sarkozy, Türkiye’yi AB’ye almadan kapıya bağlı tutmanın en gerçekçi yolu olarak başka bir birlik öneriyor. Fransa’daki yoksulları kapı dışarı etme derdine düşmüş Sarkozy’nin Türkiye’nin AB üyeliği konusunda liberalleri rahatlatacak bir tutum takınması hiç beklenen bir gelişme olmazdı zaten.

“La lutte continue”
Sarkozy’nin seçimi kazandığının açıklanmasının hemen ardından Sorbonne’da ve banliyölerde coşkulu protestoların gerçekleşmesi, neler olabileceğinin işaretleri aslında. Şu sıralar Fransa’da yazı yazılabilen hemen her duvar, “Faşist Sarko” ve “La lutte continue” sloganları ile donatılıyor. La lutte continue, mücadele devam ediyor…

Fransa’nın en önemli futbolcularından, banliyölerde yetişmiş bir Afrika kökenli olan Thuram’ın, “hemen hemen faşist” olarak nitelediği Sarkozy, yeni koltuğunda pek rahat edemeyecek. Seçimlerde “birlikte / her şey mümkün olur” sloganını atsa da onun kastettiği birliğin içinde Fransa’nın işçileri ve gençleri yok. “Cumhuriyet okullarında herkese eğitim vereceğiz ve bir meslek kazandıracağız” palavrası, işten atılmaları için yasal koşulların değiştirilmeye çalışıldığı gençlere ve kapı dışarı edilmeleri için fırsat kollanan göçmenlere hiçbir şey ifade etmiyor. Şunu da duvar yazılarından öğreniyoruz: “Sahip olacağımız tek şey sizden alacaklarımızdır”. Cumhurbaşkanlığını devraldığı törende yaptığı konuşmada “Fransa’ya uzun süre asayişsizlik ve şiddet egemen oldu. Fransa’nın düzen ve otoriteye ihtiyacı var” diyen Sarkozy’nin verdiği mesaj son derece açık. Mücadele devam ediyor.{jcomments on}