Yanımda sessizce duran Yarınlarcı arkadaşım dayanamıyor, “Stokholm sendromunu duydunuz mu, siz devrimciliğin değil, ölümleri haklılaştırmanın ideolojisini yapıyorsunuz. Yenilmenin güzeli olmaz, bizim iktidarımızı kuramadığımız her gün binlerce çocuğun hayatından çalınıyor.” Hava birden soğuyor elbette, bar solculuğunun temel bir kuralı vardır çünkü. Haluk T. Canatay’ın iyi bildiği ama Yarınlarcı genç dostumun bilmediği bu ilkeyi, “pohpohlarsan, pohpohlanırsın” olarak ifade etmek mümkün...
Haluk T. Canatay
Kimlerdensin kardeş? Kendimi bildim bileli bu soru bölüyor gündüzlerimi ve gecelerimi. Kendimi kötü amerikan filmlerine özenen Türk filmlerinde hissediyorum bu soruyu duydukça. Sanki Barış Manço yeraltından bağırıyor “hemşerim memleket nere?” Arkama bakmadan kaçmak istiyorum. Kim bilir belki yazı çiziyle uğraşmamın altında yatan bir gerekçeydi bu durum. Beyaz bir Türk olurum da, kimseler bana memleket neresi diye sormaz diye umuyordum. Ancak uzun ve acılı hayat tecrübeleriyle öğrendim ki; ne kadar beyazlaşırsam beyazlaşayım, amcaların ve hele teyzelerin menzilinden çıkmak mümkün değilmiş. “Kimlerdensin?” diye soran geyikçi amcanın asıl amacı, bu soruyla aramızda ortak bir yön bulmak, konuşmayı derinleştirmektir. O yüzden “Ankaralıyım” diye kestirip atmaya asla izin vermez, “tamam da aslın nereden?” der, “Babamlar Tokatlı” deyince, hemen takipçi soru geliverir; “Tokat’ın neresinden? Kimlerden?” Bu soru zinciri bir ortak tanıdık bulup da, aranızda bir bağ kurulana dek sürer gider. Amcalar ve özellikle teyzeler bu konuda şaşırtıcı bir başarıya sahiptir. Hafızalarında kocaman bir bölüm, “üçüncü dereceden ilişki kurma” amacına tahsis edilmiştir. Siz “Tokat” dediğiniz anda, “bizim alt komşu vardı, Tokatlı, amcamın küçük oğlu askerliği orada yaptı, eniştemler aslen Tokatlıdır” diyerek seri atış moduna geçerler ve en sonunda ortak tanıdıklarınızın, ortak tanıdıklarını bulup rahatlarlar.
Birleştiren soru-Ayrıştıran soru
Solcular memleket muhabbeti, hemşeri geyiği yapmaz diye umuyordum. Yarınlar dergisinde yazmaya başlamamın nedenlerinden birisi de bu idi. Oysa bu soru hiç durmadan çıkıyor karşıma, sadece biçim değiştirdi; “Kimlerdensin kardeş, memleketin neresi?” sorusu, “Kimlerdensin kardeş, fraksiyonun hangisi?” oldu. Üstelik kasketini yana devirmiş amcanın “memleket neresi yeğenim” diyen sesinde bir sıcaklık vardır en azından; “fraksiyonun nedir arkadaşım?” diyen seste o da yok. Teyze “kimlerdensin?” derken özünde seninle birlik kurmaya çalışıyor, oysa fraksiyonoğlunun “kimlerdensin?” sorusunda zar zor gizlenen diş gıcırtısı duyuluyor neredeyse. Sabırsız hareketleriyle vücut dili; “uzaklaşmak için hızlı bir neden arıyorum, fraksiyonunu söyle de gidivereyim” diyor. Sanki, yeşilvadiyi almak için yeminli Seferoğulları ile Tellioğulları’nın torunları duruyor karşımda. 7 göbek önce “eşeğimin gölgesinde oturmuştun” diye kurşunlaşanların, neden vuruşmaya devam ettiğini bilmeyen torunları “kimlerdensin arkadaşım?” diyor dişlerinin arasından. “Baba tarafım Sivaslı” deyip geçmek de mümkün değil ki, sadece solcular arasında konuşulan bir dili bilmek gerekiyor önce. Doğu Avrupa’ya mı özenmişiz vaktiyle bilmiyorum ama Türkçenin fraksiyonoğlu şivesinin, sessiz harflerin acımasızca ardı ardına gelmesinin Çek veya Leh diline olan benzerliği dikkat çekici. HTKS/LM, MSPLK/İG, TİYİP-KS biçiminde formüle edilen örgüt adları, vakti zamanında esas olarak sol içine ajan provokatörlerin sızmasını engellemek için icat edilmiş, sonradan asıl konuluş amacı unutulmuş zannediyorum.
Uzun örgüt adı deşifre aracıdır
Diyelim saf bir adam geldi, “ben sosyalistim” dedi. Hemen dişlerimizi gıcırdatarak sormalıyız, “TÇPS/İH’lilerdenleştiremediklerimizden misin?” yüzünde şaşırma ifadesi oluşmuşsa onun gerçek bir sosyalist olmadığını hemen anlayabiliriz. Gerçek bir sosyalist, -vaktinin ve enerjisinin %90’ını diğer solcularla tartışmaya ayırdığı için- prehistorik dönemleri inceleyen bir Bilim adamı titizliğiyle tartışır. Bölüne bölüne, ayrışa ayrışa, kavga ede ede, onbeş kişi kalmış olan bir grubun adı dahi unutulmaz.
FSPLK/ETPS ile TPKOK/FTP ayrışmasında kimin neler yaptığı, bir cerrahın tek tek ayırdığı sinirlere müdahale ettiği hassasiyetle ele alınır. Gizli sol dilinin vurgularının kullanılması çok önemlidir, hangi K’nin “ka” sesiyle, hangisinin “ke” sesiyle okunacağını bilmek, hangi aşağılayıcı sıfatın (sosyal faşist, sosyal emperyalist, sahte sol) hangi dönemde, hangi grubu temsil ettiğini bilmek ancak üstün bir ezber kuvvetiyle mümkündür.
Hangi fraksiyonun şeysi
Yarınlar’da yazmaya başladıktan sonra bu korkunç soru gene yakama yapıştı. Uykularım “Haluk üstat, senin yazdığın bu Yarınlar hangi fraksiyonun şeysi oluyor?” sorusuyla bölünüyor. Komşular apartman yöneticisine dilekçe vermişler, “evden geceleri ‘fraksiyon, fraksiyon’ diye çığlıklar geliyor, çocuklarımız korkuyor” diye beni evden çıkartmak istiyorlar. Soranlara “gençler bağımsız dergi çıkarıyorlar” diyorum, bağımsız lafını duyan bir acayip oluyor. Bıyık altından gülüp, “bağımsız demek ne demektir sen biliyor musun üstat, yazma bunların dergisinde” diye lafa girenler mi ararsın, “haa, bağımsız derken, bağımsızlık vurgusu olduğuna göre ulusalcı bunlar o zaman, yazma sen sosyal faşistlerin dergisinde” diyenleri mi, yoksa “bağımsızlık derken, Kürdistan’ın bağımsızlığını kastediyorlar ha. Amerikancı, AB’cidir bunlar, yazma bunların dergisinde” diyenleri mi? Bunları söyleyenler solcu olmasa dinlemeyip geçeceğim, “yahu” diyorum, “ben liberal demokrat bir adamım, kendimce yazacağım bir köşe bulmuşum, seviniyorum. Siz devrimci eylemci adamlarsınız, yazma diyor başka bir şey demiyorsunuz” Cevap hazır, üstelik her grubun girişi aynı; “bu çocukların ipini bir tutan olmasa nasıl çıkacak her ay o dergi. Bu derginin bürosu var, internet sitesi var, kağıdı var, matbaası var. Nereden geliyor bu değirmenin suyu Haluk efendi” Bu girişten sonra siyasi görüşe değirmenin suyunun geldiği yer çeşitleniyor; şimdiye dek AB’ye, ABD’ye, süpernatoya, MİT’e, derin devlete, sığ devlete, BBP’ye, MHP’ye bağlayanlara rastladım ama kanımca bu çeşitlemeyi arttırmak mümkün. “Bu dergiyi çocuklar ortak akılla, ortak emekle çıkarıyor. Türk solunun tüm devrimci mirasına sahip çıkıyorlar” deyince, Cuma namazının orta yerinde “Allah yoktur” diye bağırmışım gibi bir etki yaratıyor. Konuştuğum herkes irkiliyor, “olur mu öyle şey, tövbe de çarpılırsın” diyecek oluyorlar materyalizme sığmaz deyip sorunun formunu değiştiriyorlar. “Solcu olacak, hem de devrimci olacak ama tüm geçmişi sahiplenecek; tüm hataları kendi hataları sayacak, tüm başarıları kendi mirası sayacak, öyle şey olur mu?” diyorlar. “Eski köye yeni adet getiriyor bu gençler” diyorlar, “her derginin bir fraksiyonu olur, biz atamızdan dedemizden öyle gördük.”
Solcu adam muhalefeti hedefler
“Solcu olmak demek, ezilmek demektir. Solcu olmak demek, azınlık olmak demektir. Solcu olmak için işkencelerden geçmek, hapislerde yatmak, her türlü güç odağının uzağında olmak gerekir” diyor, bar müdavimi devrimci arkadaşım. “Ben bu işlerden pek anlamam ama siyaset güç olmak, çoğunluk olmak, iktidar olmak demek değil mi?” diyorum. “Ah Haluk” diyor, “doğru sen bu işlerden pek anlamazsın. Oysa biz eski tüfeğiz, ateşin ve ölümün içinden geçtik. Sosyalistler iktidarın değil, devrim hayalinin peşinden koşar. Gerçekleşmeyeceğini bilse bile o uğurda ölmeyi onur sayar”. Birden karşımda oturanın kimliğinden şüphe ediyorum, sakalları, çantası ve yakasındaki rozet sosyalist olduğunu söylüyor olmasa, bir “hacı amca” olduğuna yemin edeceğim. Burnunu çekerek ve gözyaşlarının aktığı sakalını sıvazlayarak, “hacca varamasa bile, hac yolunda ölecek olan topal karıncanın öyküsünü” anlatan nur yüzlü bir hoca efendi karşımdaki. Sesine buğulu bir hava verip “madem ki biz partizanız, zincirin ilk halkasıyız, erken öleceğiz seninle biz. Şafaktan önce öleceğiz” diyor.
Pohpohlarsan, pohpohlanırsın
Yanımda sessizce duran Yarınlarcı arkadaşım dayanamıyor, “Stokholm sendromunu duydunuz mu, siz devrimciliğin değil, ölümleri haklılaştırmanın ideolojisini yapıyorsunuz. Yenilmenin güzeli olmaz, bizim iktidarımızı kuramadığımız her gün binlerce çocuğun hayatından çalınıyor.” Hava birden soğuyor elbette, bar solculuğunun temel bir kuralı vardır çünkü. Haluk T. Canatay’ın iyi bildiği ama Yarınlarcı genç dostumun bilmediği bu ilkeyi, “pohpohlarsan, pohpohlanırsın” olarak ifade etmek mümkün. Bu ilkeyi ihlal etmek demek, sosyal linçi göze almak demektir. Karşı saldırı elbette toplu olarak geliyor, “demagoji yapmayalım arkadaşım, ‘çocukların hayatı’ filan, klişe sözler bunlar, bir anlamı yok”. Ben artık müdahale etme imkanı kalmadığı için bir köşeden izlemekle yetiniyorum. Yarınlarcı genç, elinde meşalesini savurarak kurtadamların ortasında kendine yer açmaya çalışır gibi, gerçekleri peşpeşe sıralıyor; gerçeğin gücünün ateşin kurtlar üzerinde yaptığı etkiyi doğurmasını çocukça bir saflıkla bekliyor, yenilmiş olmalarını haklılaştırmaktan başka bir amacı kalmamış olanların, ne gerçekle ne de devrimle bir işleri kalmamış olduğunu ilan edercesine, Marks/Lenin diye başlayıp Muhammetle biten cümlelerini, “elbette devrimciyiz ama AB’nin getireceği özgürlük ortamında projecilik yapmak da bir yerde devrime hizmettir”, diye başlayıp; “Türkiye’de gerçek bir burjuvazi olmadığından, devrimciler çoğalmıyor, biz reklam sektöründe burjuvaziyi olması gerektiği yere çekmek için çalışırken, devrim için çalışıyoruz”a ulaşacak olan incilerini duymamak için usulca masadan uzaklaşıyorum. Yarınlar’cı genç dostumun sesi hala duyuluyor: “çocukların hayatı niçin demagoji olsun. Benim devrimci olmamın tek nedeni çocukların gülerek büyümesi...”