Ulaş Karakul
Gelgelelim geçmiş geçmişte kalmıştır ve bizzat geçmişte elde edilen kazanımların tekrar talep edilmesi için bile ileriye yürünmek zorundadır. Eğer bağımsızlık isteniyorsa, bağımsızlığı mümkün kılacak bir iktisadi sistemi inşa etmeye yönelmek zorunludur. Bu da, verili durumun sorumlusu olan egemen sınıflara karşı yürütülecek zorlu bir mücadele olmadan olanaksızdır. Azını elde edemeyenler çoğunu istemek zorunda kalacaklar. Mitinglerin açtığı kapının arkasında böyle bir yol görünüyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili tartışma en azından ağustos ayına kadar gündemden çıktı. Bu tartışma sırasında patlayan “Cumhuriyet Mitingleri” ise tartışılmaya devam ediyor. Mitinglerin ve bu mitinglerde meydanları dolduran kitlelerin, cumhurbaşkanlığı seçiminin ötesinde hangi politik talebi ve nasıl bir olanağı temsil ettiği önümüzdeki dönemin önemli sorularından birisi…
Bir kitle eyleminde bir araya gelen kesimler, o eyleme kadar birikmiş güçlü bir özlemi ve beklentiyi ifade edebilirler. Ancak bir kitle eyleminin politik sonuçları, eylemlerin önderliğinin ya da katılımcılarının iradelerinden bağımsız olarak toplumsal zorunluluklarla sınırlandırılmıştır. Cumhuriyet mitingleri ile ilgili de aynı çerçeveden hareket etmek zorundayız.
Mitingler başlangıçta cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında AKP’ye dönük bir tepkiyi ifade etmek üzere örgütlendi. “Türkiye laiktir laik kalacak”çı bir çerçevede kalacağı beklenerek, tehlikesiz bir öneri olarak göründü birçok köşe yazarına. Ancak yüzbinlerce insan, büyükşehirlerin meydanlarını sadece AKP’yi değil aynı zamanda ABD’yi ve AB’yi hedef alan sloganlarla doldurduklarında, özelleştirmelere karşı çıktıklarında, IMF programına yönelik güçlü bir tepkiyi dile getirdiklerinde durum değişti. “Hayır o kadar insan bu fikirde olamaz” diyor şimdi ağlamaklı bir ses tonuyla liberaller. Her nasılsa kürsüyü ele geçirmiş bir takım çevreler, “modern yaşam tarzını” savunmak üzere bir araya gelmişlere, tehlikeli fikirler aşılıyor olmalılar. Gerçekte ise kürsüye kitlelerden kürsüye anti-emperyalizm aşılanıyor. Oysa bu kitle hareketi ABD’nin Türkiye’ye biçtiği ılımlı İslam projesinin karşısında yer aldığı ve ona set çekmeye çalıştığı ölçüde, sadece hemen önünde duranı değil onun arkasındaki kuvveti de hedef almak zorundaydı. Dincilik ile emperyalizmin ilişkisi açığa çıktıkça, laiklik ile bağımsızlık ilişkisi de elle tutulur hale geliyordu. Bu yüzden “laiklik” vurgusu kadar “bağımsızlık” vurgusu da ön plana çıktı.
Bir havuz olarak CHP’nin kapasitesi
Mitinglerin siyasal içeriğinin laiklik savunusundan emperyalizm karşıtlığına doğru genişlemesi, Cumhurbaşkanlığı seçimi noktasının aşılıp bir iktidar tartışmasının yaşanmasına yol açıyor. Şimdi soru şu: Neyi talep etmek gerekir ve hangi yolla kazanılabilir? TSK muhtırasının ardından cumhurbaşkanlığı ile ilgili acil sorun gündemden kalkınca zaten meydanlar bu soru etrafında şekillendi. Muhtıradan sadece iki gün sonra, Çağlayan mitinginde, kitlelere gösterilen adres bir sosyal demokrat ittifak olarak ortaya çıktı.
CHP’nin izlediği çizginin, kötüsünden de olsa sol olmadığını göstermek için, kendi beyanından fazlasına ihtiyaç var mı? Ülke ekonomisinin dinamitlendiği son 5 yıllık dönemi başarı sayan, DB Bankası memuru Kemal Derviş eliyle topluma sunulmuş “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nın ülkeyi kurtardığını savunan Deniz Baykal, AKP’nin nesine muhalefet ediyor? Görünen o ki sadece bu ‘şanlı’ zaferin AKP’ye mal edilmesine katlanamıyor. “80 yıldır bütün iktidarların çalışmasıyla Türkiye’nin bu noktaya” geldiğine işaret eden Baykal, “Kimse kimsenin emeğini inkar etmesin. Atatürk, İnönü ile başladı. Bayar, Menderes, Özal, Demirel ile devam etti. Bundan sonra da devam edecektir” buyuruyor. Eğer cumhurbaşkanları albümü hazırlamıyorsanız, bu listenin hiçbir değeri yoktur. Bayar’ı, Menderes’i, Özal’ı ve Demirel’i takip ettikleri geleneğe dahil eden CHP’nin, mitinglerde atılan bağımsızlık sloganlarıyla birlikte iki adım bile atamayacağı gün gibi ortadadır.
Gericiliğe karşı bir seçenek oluşturmak sadece “Çankaya’ya eşi türbanlı biri çıkmasın” demekle mümkün değildir. Gericilik emperyalizme bağımlılığın ürünlerinden birisi ise, emperyalizmle hesabı kesmek zorunludur. Ya da sonuçları sineye çekmek… Artık sorun ‘türban’ ile sınırlandırılamıyorsa; türbansız IMF’cilik ile türbanlısı arasında, türbansız AB’cilik ile türbanlısı arasında anlamlı bir fark kalmaz. CHP bu eğilimi ne kadar havuzlamaya devam edebilir? Bu soruya en Baykalcının bile iyimser bir cevap vermesi mümkün değil. Eğer mitinglerde ortaya konulan ilerici bir eğilim varlığını sürdürecekse…
Gelenek ve gerçek
Peki CHP’yi neo-liberalizmin sonuçlarından bunalan toplum kesimlerinin taleplerini giderecek bir halkçı rotaya sokmak mümkün müdür? Bu soruya yanıt verebilmek için önce verili bölüşüm ilişkilerine güçlü bir biçimde müdahale etmeden halkçı bir politikanın uygulanabilir olup olmadığına bakılmalıdır. Boratav’ın sol popülizm olarak adlandırdığı halkçı iktidarlar, “parlamenter bir sistemin varlığı sayesinde emekçi sınıfların, özellikle kendi ekonomik çıkarlarını ilgilendiren konularda siyasi karar alma süreçlerini etkileyebilecekleri; ancak siyasi iktidara bir alternatif veya ortak olabilecek biçim ve düzeyde örgütlenemedikleri” bir duruma işaret eder. Türkiye’de özel olarak 1962-76 yılları arasında, 12 Mart dönemini izleyen 3 yıllık dönem dışında, reel ücretlerin kademeli olarak yükseldiği halkın kayda değer bir kazanım elde ettiği dönem geleneksel halkçı uygulamaların baskın olduğu bir dönemdir.
Şimdi emperyalizmle gerçekten sorunu olan kitleler, neoliberalizme yanıt olarak bir halkçı iktidar arıyor iseler geçmişte bu iktidarın hangi koşullarda olanaklı olduğuna bakmak gerekir. 1962-76 arası dönemde bu iktisat politikaları, ilk olarak yaygın ve giderek güçlenen işçi sendikalarının varlığı sayesinde mümkün olabilmiştir. Büyük sanayi merkezlerinde toplanmış ve üretim sürecinde gerçek bir durdurma gücüne sahip olan işçi sınıfı, bölüşümün halkın lehine gerçekleşmesi için yeterli güce ve araca sahip olmadan, kimse kendi rızasıyla halka vermek zorunda kaldığından fazlasını vermeyecektir.
İkincisi sanayi sermayesinin iç piyasada yüksek kar elde etmesini sağlayan koruma mekanizmaları, bölüşümün emekçiler lehine esnetilmesine olanak vermiştir. Gümrük duvarları sayesinde iç pazarda emperyalist tekellerin rekabetinden kurtarılmış sanayi sermayesi, dünya ortalamasının üzerinde bir kar elde edebildiği için, emekçilerin iktisadi taleplerine razı olması mümkün olmuştur.
Üçüncüsü geniş bir üretken kamu kesiminin varlığı yani KİT’lerin reel ücretlerin artışındaki yükü omuzlaması, bu artışın hiçbir kesimin doğrudan zarar görmesine yol açmadan gerçekleşmesini sağlamıştır. Kamu sektöründe istihdam edilenlerin gelir artışı elde etmesi, salt siyasal araçlarla sağlanabilir. Hükümetlerin toplumun siyasal baskısını hafifletebilmek için kamu çalışanlarının ücretlerini yükseltmeye yönelmesi, gerçek ve çıplak bir pazarlığa giren sermayedarlara göre çok daha kolaydır. Son olarak da ekonominin hızlı büyümesi olmadan bunların hiçbiri olmaz.
Bugün Türkiye’de bu koşulların hiçbirine sahip değiliz. Birincisi halkın lehine bir bölüşümü etkili bir biçimde talep edecek işçi hareketinden bütünüyle yoksunuz. Hangi politik sloganları atıyor olursa olsun, işçi hareketinin yerine başka bir şey konulamaz. Siyasallaşmış bir işçi sınıfı hareketi iktisadi kazanımları elde etmek üzere harekete geçtiğinde toplumun tümünün önüne geniş bir yol açılır. Onun yokluğunda ise diğer kesimlerin arayışları, ister istemez kısa soluklu olmak durumundadır. İkincisi ‘dışa açılma’ adıyla gümrük duvarlarını kevgire çeviren sağ-liberal iktidarlar, iç pazara dönük bir iktisadi faaliyet ile sermaye birikimi oluşturulmasını tamamen engellemiştir. İç piyasada bir birikim olanağı görmeyen yerli sermaye çevreleri ise taşeronlaşarak uluslararası sermayenin organik bir bileşenine dönüşmektedir. Bu durumun sonucunda da, sıklıkla ülkeyi tehdit ettikleri gibi, halkın daha adil bir paylaşım talebine olumlu yanıt vermektense, birikimini dünyanın başka bir köşesine taşımayı tercih etmektedirler. KİT’ler ise zaten yağmalanmış ve tüketilmiştir. Yani seçimler yoluyla hükümetleri tehdit ederek reel ücretlerde genel bir artış yaratmak çok daha zordur. Çeşitli biçimlerde küçültülmeye ve etkisizleştirmeye çalışılan kamu çalışanlarının, geçmişte KİT’lerde yer alan işçilerin boşluğunu doldurmaları ise olanaklı görünmemektedir.
Sonuç olarak verili sosyal ve politik ortamın bir halkçı hükümet seçeneği sunmak açısından uygun bir zemin sunmadığı görülebilir. Çünkü kitlelerin halkçı çözüm istemesi yetmez. Sistemin buna elverecek bir yapıda olması da gerekir. Gelgelelim geçmiş geçmişte kalmıştır ve bizzat geçmişte elde edilen kazanımların tekrar talep edilmesi için bile ileriye yürünmek zorundadır. Eğer bağımsızlık isteniyorsa, bağımsızlığı mümkün kılacak bir iktisadi sistemi inşa etmeye yönelmek zorunludur. Bu da, verili durumun sorumlusu olan egemen sınıflara karşı yürütülecek zorlu bir mücadele olmadan olanaksızdır. Azını elde edemeyenler çoğunu istemek zorunda kalacaklar. Mitinglerin açtığı kapının arkasında böyle bir yol görünüyor.{jcomments on}