Bahar Alimoğlu
Devrimi yapmakla işin bitmediğini öğrendik Nazım’dan. Aslında her şey yeni başlıyordu. Sosyalizmden geri dönüş sorununu, parti içindeki burjuva yolcuları, bürokrasiyi, demokratik merkeziyetçiliğin demokrasisini çıkardıktan sonra geriye ne kaldığını, işçi sınıfı partisinden bürokratların partisine dönüşümü, yabancılaşmaya karşı mücadeleyi, Sovyetler Birliği’ni eleştirmenin anti-komünizm propagandası değil işçi sınıfı devrimciliği olduğunu gösteriyordu…
Ortaokul yıllarımdı. İlk hangi şiirini okudum, adını ilk kimden duydum hatırlamıyorum. Belki de ilk kez bir bestede duydum şiirini. Her hafta bir şiir astığımız sınıf duvarına sarı karton üzerine, bir hafta da ben onun şiirini asmıştım. Yasaklı olduğunu söylüyordu hocalarımız, belli ki gözümüzü korkutmaya çalışıyorlardı. Ölse d{jcomments on}e devam ediyordu Nazım vatan hainliğine… Her geçen gün ortaklarını arttırarak… Karlı kayın söylerken buluyorduk sık sık kendimizi bir merdiven kenarına oturmuş. Önceleri sessiz sessiz ve yanlış söylememek için birbirimizin ağzını yan gözle yoklayarak, sonraları sadece merdiven kenarlarında değil tüm sınıfla söylüyorduk Nazım’ın bestelenmiş şiirlerini… Kütüphanede yoktu kitapları Nazım’ın, o zaman henüz okul kitaplarına da girmemişti. Ama biz bulup okuyorduk kitaplarını: Kuvayi Milliye, Memleketimden İnsan Manzaraları, 835 Satır… Biraz bizim cesaretimiz, biraz da sağcıların cahilliği Nazım’ın şiirlerini resmi bayramlarda okuyabilmemizi bile sağlamıştı. Büyük komünistlikti gözümüzde Nazım okumak, okutmak. İlk adımlarımızı onunla atıyorduk. Sadece biz mi? Pek çok insan Nazım’ın davetiyle atıyordu ilk adımlarını mücadeleye… Vartan İhmalyan, “Bir Yaşam Öyküsü” adlı kitabında tam da bu durumu şöyle anlatıyor: “Ben, kişisel olarak, kendisine çok şey borçluyum. Beni komünizme getiren onun şiirleri oldu. Ve tam bir güvenle diyebilirim ki, benim gibi birçoklar komünizme Nazım’ın şiirleriyle gelmişlerdir, hatta belki komünist olduklarının ayrımında bile olmadan. Yine güveniyorum ki, ileride de birçokları ülkümüz komünizme Nazım’ın şiirleriyle gelecek, Picasso’nun deyişiyle ‘pınara gider gibi’.”
Nazım bize sadece komünistliği mi öğretiyordu? Sevmeyi de öğretiyordu, en çok da insanları sevmeyi… Zira son şiirlerinden birinde “komünizm sevmektir” diyordu… Ümidi ve hasreti öğretiyordu…
“Ben, bir insan
ben, Türk şairi komünist Nazım Hikmet ben,
tepeden tırnağa iman,
tepeden tırnağa kavga,
hasret ve ümitten ibaret ben…”
Ömrünün on üç yılını hapiste geçirmiş, vatan haini addedilmiş, yazıları otuz kırk dilde basılmış ama yıllarca kendi memleketinde kendi dilinde yasaklanmış, otuzunda idamı istenmiş, son nefesini ülkesinde verememiş, Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülememiş Nazım Hikmet… ve sevdası, kavgası, hala sevdamıza, kavgamıza umut veren Nazım Hikmet…
Devrimden sonra devrimcilik
Nazım Sovyetlere gitmek zorunda kaldı. Devrimi yapmakla işin bitmediğini öğrendik Nazım’dan. Aslında her şey yeni başlıyordu. Sosyalizmden geri dönüş sorununu, parti içindeki burjuva yolcuları, bürokrasiyi, demokratik merkeziyetçiliğin demokrasisini çıkardıktan sonra geriye ne kaldığını, işçi sınıfı partisinden bürokratların partisine dönüşümü, yabancılaşmaya karşı mücadeleyi, Sovyetler Birliği’ni eleştirmenin anti-komünizm propagandası değil işçi sınıfı devrimciliği olduğunu gösteriyordu…
Sovyetler Birliği “sosyalizmin kalesi”ydi. Ülkesinde çeşitli nedenlerle politik faaliyet yürütemeyen, cezaevine atılma ya da öldürülme tehlikesi yaşayan dünyanın farklı ülkelerinden pek çok devrimci için Sovyetler Birliği bir sığınak işlevi görüyordu. Ancak sadece devrimciler için değil bürokrat ‘parti ağa’ları için de… 1951’de TKP kadrolarının tümü tutuklandığında artık ülke içinde bir ‘parti’ kalmamıştı. TKP’nin varlığı bu tarihten itibaren yurtdışındaki eski komünistler tarafından temsil edilmeye başlandı. Yurtdışındakilerin Sovyetler Birliği’ne sığınmaktan başka bir çaresi kalmayışı, Sovyetler’de esen tehlikeli rüzgarların önüne geçememelerine, kendilerini bu akımlardan esirgeyememelerine yol açıyordu. Sovyetler Birliği’nde yanlış gidenleri dile getirebilmek, gerçek bir cesaret ve devrimci vicdan gerektirdiğinde, mültecilerin bir kısmı sınıfta kaldılar. Nazım Hikmet ise susmak için değil konuşmak için çıkmıştı ülke dışına. Canlı canlı bir mezara gömülmemek ve emeğini dünya emekçileri için kullanmaya devam edebilmek için, susmadı.
Gördüğü yolsuzlukların zaman içinde düzeleceğine inanıyordu, bürokrasiyi ve Stalin dönemindeki “kişiye tapma”yı eleştiriyordu. Yanlışla uzlaşarak öne çıkma seçeneğini her zaman reddetti. Uluslararası düzeyde popüler bir şair olarak da sadece Türkiyeli bir komünist olarak da. Devrim sonrası toplumda yabancılaşmayı eleştirdiği oyunu “İvan İvanoviç var mıydı yok muydu?” ilk temsilinden sonra sahnelenmedi. Nazım en güçlü silahıyla, şiirle itiraz etti kişiye tapınmaya: “taştandı tunçtandı alçıdandı kâattandı iki santimden yedi metreye kadar / taştan tunçtan alçıdan ve kâattan çizmeleri dibindeydik şehrin bütün meydanlarında / parklarda ağaçlarımızın üstündeydi taştan tunçtan alçıdan ve kâattan gölgesi / taştan tunçtan alçıdan va kâattan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın / odalarımızda taştan tunçtan alçıdan ve kâattan gözleri önündeydik”.
Sadece SB bürokrasisiyle değil TKP şefleri ile de başı beladaydı. Moskova’ya geldikten sonra da grupçuluk ithamlarına maruz kaldı, grupçuluk iddiasıyla bir dönem partiden atılmıştı. Sovyetlerdeki bazı uygulamaları eleştirdiği için Sovyet düşmanı olduğu bile iddia edildi. TKP’nin önde gelen isimleri İsmail Bilen ve Aram Pehlivanyan tarafından Nazım için, “şair o, politikadan anlamaz” da dendi ama o, TKP Merkez Komitesi’ne seçildi. 1963 yılında Lenin ödülü verilmesi de yine aynı ekip tarafından Nazım’ın özel hayatı bahane gösterilerek (ki iddiaları asılsız ve yakışıksızdı) engellendi, oğlunu aç bıraktığı, para göndermediği yalanlarıyla Merkez Komitesi’nden çıkartıldı. Dış Büro üyeliğine İsmail Bilen zamanında alınmadı. “Partimden koparmaya yeltendiler beni / Sökmedi / Yıkılan putların altında da ezilmedim” diye anlatır Otobiyografi’sinde TKP içindeki mücadelesini.
Parti içinde devrimcilik
Nazım Hikmet’in TKP içindeki mücadelesi, kendisinin parti içindeki konumuyla ilgili değildi. O, haksız suçlamalarla toplama kamplarına gönderilen, TKP önderliğinin parti içindeki mücadelede hasımlarını diskalifiye etmek için kullandığı asılsız ithamlarla karşılaşan Türkiyeli komünistlerin bulundukları durumdan kurtulabilmesi için her zaman seferber oldu. Bu tutumuyla yurtdışındaki devrimcilerin haklı saygısını kazandı.
İsmail Bilen ekibi, TKP içinde kendilerine boyun eğmeyen kadroları iftiralarla harcamakta hiçbir zaman tereddüt etmedi. Bu kadrolardan birisi olan Veli Gündüz, 1966 yılında Sabiha Sümbül’e yazdığı mektupta kendi başına gelenleri ve başkalarının sürgüne gönderilmelerine yol açan olayları anlatıyor: “Dünyanın her yerinde hastalık ve hastane, insanların uzak kalmak istedikleri yerlerdir. Fakat ben tersine hastanelik olduğuma şükrediyorum. Çünkü beni Batı Berlin’e sürgün edilmekten kurtardı. (…) Bura polisinden 12 Nisan’da görüşmek üzere polis merkezine gitmemi isteyen bir yazı aldım. 12 Nisan’da polisin bildirisi iki cümleydi: 15 Nisan’a kadar Doğu Alman topraklarını terk etmen gerek. Seni Batı Berlin’e salacağız. Peki sebeb nedir? Niçin gitmem lazım? Bu soruların hiçbirine tek kelime cevap alamadık. (…) Senin sürgün edilişinden bu yana bilmiyorum kesin olarak kaç yıl geçti? Sanıyorum bir 15 yıl var en azından. 15 yıl sonra aynı şey benim başıma geldi. Sahnede olan aynı adam. (İ. Bilen - Yarınlar’ın notu) Sürgüne sebeb teşkil eden iftira jurnalini bugün tesadüfen öğrendim. İftira şu: Ben Sovyet aleyhtarıymışım! Sanıyorum sizin sürgün gerekçeniz de aynı nitelikteydi değil mi? Aynı iftirayı Bilal için de yapmış olması muhakkak bence. Zira, Bulgarlar Bilal’i gayet iyi tanımalarına rağmen, bugüne dek çocuğa ne iş ne de bir ev verdiler. Zira bizim jurnalci ağaların yukarıya şikayet etmesinden ve Bulgarları müşkül durumda bırakabileceklerinden çekiniyor olmalılar.(…) Unutmayasınız, kulağınıza küpe olsun diye tekrar üstüne basa basa yazıyorum. Bakalım bu mahut silahla daha kaç kişiyi vuracaklar.” İşte ortam budur. Boyun eğmemenin bedeli, ortada bırakılmaktır.
Öte yandan Nazım, bırakalım kendi arkadaşlarını jurnallemeyi, haksız suçlamalarla karşılaşan komünistleri kurtarmak için kendisini öne atmaktan çekinmedi. 1923 yılından beri TKP üyesi olan ve Stalin-Beria döneminde toplama kampına atılan Mehmet Remzi (Martel Şükrü-Şükrü Baba), 1951’de Nazım Hikmet’in Moskova’ya geldiğini duyunca, bulunduğu kamptan birkaç gün izin alarak Nazım Hikmet’in yanına gelir. Durumu öğrenen Nazım Hikmet Sovyetler Birliği Başsavcısı Rudenko’yu arar: “Rudenko yoldaş, ben Türk şairi Nazım Hikmet, şimdi yanımda Türk casusluğuyla suçlanarak Sibirya’ya sürgün edilen en yakın parti yoldaşım duruyor. Biz birbirimizle o kadar sıkı fıkı olmuşuzdur ki, eğer o Türk casusuysa, benim de casus olmamam olanak dışında. Ya beni de onunla birlikte Sibirya’ya sürgün edin ya da hemen kendisini serbest bırakmanızı rica ediyorum”. Mehmet Remzi kısa bir süre sonra serbest bırakılmıştır. Bu çıkışı, onu neredeyse dokunulmaz hale getiren tanınmışlığına bağlayanlar olabilir. Ancak aynı tutumu TKP yöneticilerinin de takınabilecekleri fakat pek çok devrimci insanın dişini sıkarak karşı-devrimci suçlamalarıyla ezilmesini seyretmekten başka bir şey yapmadıkları düşünülürse, Nazım’ın tutumu sadece cesaret değil aynı zamanda devrimci bir vicdan olarak değerlendirilmelidir.
Gericiliğe karşı dövüşeceğini bilerek devrimci olmaya karar verenler kimi zaman ikinci bir tercihle karşı karşıya kalabilirler. Birlikte dövüşmek üzere toplananlar arasındaki bozulma, bu bozulmaya karşı mücadele edilmediği zaman gericiliğe karşı mücadeleyi de olanaksız hale getirebilir. Zor olan bu ikinci durumda teslim olmama iradesini gösterebilmektir. Birinci Nazım Hikmet’i biliyoruz. Tüm dünyaya mal olmuş, gericiliğin karşısındaki komünist Nazım Hikmet. İkinci Nazım Hikmet gerçeğin başka yüzü değil. Onun zorunlu bir parçası. Devrimden sonra kireçlenen bir toplumda ya da bir bürokrat kliğin eline düşmüş bir parti içerisinde yine komünist bir Nazım Hikmet. Nazım’ı büyük yapanlardan birisi de budur.