Özetleyen: Ebru Voyvoda*
3 Kasım 2002 genel seçimi sonucunda Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), iktidar partilerinin ülkeyi ekonomik krize, artan yoksulluğa ve bağımlılığa mahkum eden politikalarına karşı halkın yaygın tepkisinden ve seçim sisteminin anti-demokratik özelliklerinden yararlanarak tek başına iktidara geldi. 2002 seçim sonuçları, ülkemizde 1940’lardan bu yana süregelen sermaye yanlısı ve Türkiye’yi giderek ivme kazanan bunalımlara sürükleyen muhafazakar bir siyasal-iktisadi hareketin eriştiği yeni bir eşiği temsil etmektedir.
Seçimlerin sonrasında açıklanan Acil Eylem Planı ile 23 Kasım’da duyurulan 58. Hükümet Programı, özü itibariyle IMF-Dünya Bankası ikilisinin güdümünde sürdürülen neoliberal iktisat politikalarının Türkiye’nin dışa bağımlılığını arttırıcı, dış şoklara dayanıksız, zayıf ve taşeronlaştırılmış bir ekonomi yaratma projesinin devamı niteliğindeydi. Ancak öncelikle belirtmek gerekir ki, siyasal İslamcı gelenekten gelen AKP, kendine özgü bir ekonomik programdan yoksundu. Bu tür partiler iktidara geldiklerinde iktisadi ve sosyal politika uygulamalarını, konjonktürel koşullarda kendilerini kuşatan toplumsal talepler ve sınıfsal konumları doğrultusunda biçimlendirirler.
AKP’nin Hükümet politikaları üzerine
AKP hükümetinin ekonomik programının en önemli iki belgesi 16 Kasım tarihli Acil Eylem Planı ile 23 Kasım’da okunan Hükümet Programı’dır. AKP’nin seçim sonrasında halka duyurduğu Acil Eylem Planı, geçmiş iktidarların halktan kopuk icraatlar içerisinde olduğu vurgusuyla başlamaktadır: “Geçtiğimiz on yıllık dönemde iktidara gelen partiler vaat ettiklerini yerine getirmedikleri ve halkın yararına çalışmadıkları için kısa bir sürede yıpranmış ve halkın desteğini kaybetmişlerdir. Halkı temsil ettiğini unutan, halkın taleplerini ihmal eden bu iradesiz iktidarlar siyaset kurumuna zarar verdikleri gibi, devlet ile toplum arasında güven bunalımı doğmasına da sebep olmuşlardır.”
Bu noktada ilk olarak AKP’nin “devlet ve toplum arasındaki güven bunalımı” tespitine katılarak şu soruları sorabiliriz: Neden son on yılda siyasal iktidarlar halkın taleplerinden uzaklaşmıştır? Ve bu duruma yol açan somut toplumsal değişmeler nelerdir? Bizce bu sorulara verilecek olan yanıtlar, AKP’nin sınıfsal kimliğinin anlaşılmasına da yardımcı olacaktır.
Öncelikle eğer Türkiye toplumunun çözülmesinden ve güven bunalımından bahsediyorsak, “son on yıl için” bu çözülmenin temel kaynaklarının da tespit edilmesi gerekmektedir. Bize göre bu süreci hazırlayan temel dönüşümler ana hatlarıyla şunlardır:
i. Türkiye’nin sermaye hareketlerinin, ticaret ve son tahlilde üretim bakımından kuralsız bir şekilde uluslararası sermayeye eklemlenmesi ve bunun sonucunda dış şoklara açık, kırılgan bir ekonomik yapıya bürünmesi.
ii. Kamu iç borçlarının arttırılması ve kamu açıklarının vergiler yerine, yerli ve yabancı özel sermayeye kaynak aktaran hazine bonosu ve devlet tahvilleriyle finansmanı yoluna gidilmesi.
iii. Ekonominin giderek daha fazla kısa vadeli sermaye hareketlerinin anarşik ortamına terk edilmesi ve bir ulusun parasının değerinin temel dayanağı olan TCMB’nin faaliyetlerinin daraltılarak, basit bir muhasebe kurumuna dönüştürülmesi.
iv. Özelleştirmeler yoluyla kamu işletmeciliğinin tasfiyesi ve bu sürecin sonucunda yaşanan yüksek oranlı işten çıkarmalar.
v. İşgücü piyasalarının esnekleştirilmesi, formel işgücü yerine daha fazla oranda kayıt dışı enformel emeğin istihdamı yoluna gidilmesi; norm kadro ve esnek çalışma uygulamalarıyla istihdamın daraltılması; kamu sektöründe etkinlik söylemi yardımıyla çalışanların işlerine son verilmesi ve sendikal faaliyetlerin daraltılması.
vi. Eğitim, sağlık gibi kamu hizmetleri daraltılarak, bu hizmetlerin giderek daha büyük oranda özel sektöre devredilmesi ve yalnızca “parası olanların alabileceği” piyasa hizmetleri mantığına büründürülmesi.
vii. Küçük ve orta ölçekli işletmelerin, hiçbir stratejik planlamaya tabi tutulmaksızın piyasanın hükmüne terk edilmesi ve böylelikle bu işletmelerin, büyük sermayenin uluslararası sermayeye eklemlenme sürecinde taşeron ucuz işgücü depolarına dönüşmesi.
viii. Merkezi devletin yetki alanlarının parçalanarak “adem-i merkeziyetçilik” söylemiyle kamu hizmeti planlamasının ortadan kaldırılması.
ix. 1980’li yılların “prensleri” ile başlayan, kamu faaliyetlerini bir işletmecilik alanı olarak gören kamu işletmeciliği okuluyla devam eden ve yönetişim (governance) söylemleriyle pekiştirilen IMF ve Dünya Bankası güdümlü bir elitin kamu bürokrasisine egemen olması.
x. “Kamunun şeffaflığı” sloganı ve “yönetişim” uygulamaları yardımıyla ulus devletin her türlü tasarruf ve denetim hakkının uluslararası kuruluşların denetimine açılması.
xi. Uluslararası mal ticaretini serbestleştirmeye yönelik olarak imzalanan anlaşmalar (GATT-The General Agreement on Tariffs and Trade), hizmet ticaretini serbestleştirmeye yönelik anlaşmalar (GATS-The General Agreement on Trade in Services), fikri mülkiyet haklarına yönelik anlaşmalar (TRIPS- Trade-Related Aspects Of Intellectual Property Rights), Gümrük Birliği Anlaşması, Avrupa Birliği’ne üyelik şartı vb anlaşmaların getirdiği yükümlülüklerle yerel hukuk sisteminin uluslararası hukuka bağlanması; ulusal hukuk sisteminin sadece adi ve siyasi suçları yargılayan bir yapıya indirgenerek içinin boşaltılması.
xii. Toplumun her kesiminin açıklıkla gözlemlediği ‘yolsuzluk’ uygulamalarında hedef olarak sadece kamu kuruluşlarının seçilmesi; bu sürecin gerçek failleri olan mafya, çok uluslu şirketler, güdümlü burjuvazi ile ahlaki yozlaşmayı yansıtan medyanın bu yolla aklanması.
xiii. Tüm bu dönüşümler olurken medyanın yoğun ideolojik bombardımanı ile Türkiye halkının bilincinin parçalanması, bir pop kültürün topluma giderek egemen olması.
Kuşkusuz bu saptamaların çoğaltılması mümkündür. Ancak, burada özetlediğimiz dönüşümler birlikte değerlendirildiğinde Türkiye toplumunun giderek kendi geleceğini planlamaktan uzaklaştığı, bunun yerine IMF Niyet Mektupları temelli, dış güdümlü bir yönetim sürecine terk edildiği izlenmektedir. Başka bir deyişle, AKP’nin sözünü ettiği “halk ile devlet” arasındaki kopukluğun kaynağı yalnızca daha önceki başbakanlar ve idarecilerde kişiselleştirilemeyecek olan bir süreçtir ve bu sürecin temel niteliği de uluslararası sistem güdümlü yeni bir devlet yönetimi anlayışıdır.
Yukarıda ana hatlarıyla sıraladığımız bu sorun alanları çözülmedikçe Türkiye toplumunun temel sorunlarına da cevap bulunması mümkün görünmemektedir.
AKP’nin Acil Eylem Planı ve Hükümet Programı belgelerinde Türkiye toplumuna vadettiği çözüm önerileri ana hatlarıyla şunlardı:
1. Acil Eylem Planı’nda, doğrudan yabancı yatırımların özendirileceği belirtilmekteydi. Bu öneri, geçmiş hükümetlerin ekonomideki büyüme için topluma taahhüt ettikleri politika önermelerinin devamı niteliğindeydi ve IMF-Dünya Bankası çözüm önerileriyle uyumluydu. AKP’nin programı, serbest piyasanın daha iyi işlemesi için gerekli koşulların sağlanarak, ekonomideki etkinlik ve verimliliğin artırılacağı, bu amaçla özelleştirmelere hız verileceği sözünü vermekteydi. AKP’nin bu tercihi de 1980’li yıllardan beri süregelen neoliberal ideoloji temelli talan ekonomisinin yeniden icadından başka birşey değildi. Bu da, toplumun kurucu öznesi olarak “özel sektörü” görme ve ulusal kaynaklar üzerindeki toplumun kolektif çıkarı ve denetimini özel çıkar gruplarına terk etme anlamına gelmekteydi. Hükümetin özelleştirme programı, “bakkala borcunu ödemek için evden eşya satan aile reisleri”nin davranış kalıplarını çağrıştırmaktaydı.
2. Güçlü neoliberal söylemleri temel alan program, Türkiye halkına istihdam ve büyüme açısından gerçekçi hiçbir taahhütte bulunmadı.
3. Hükümetin reel sektöre yönelik çözüm önerileri incelendiğinde, ulusal sanayinin taşeronlaştırılmaya çalışıldığı görülmekteydi. Bu süreç, yeni bir özelleştirme stratejisiyle tüm KİT sisteminin tasfiye edilmesini, yabancı yatırımlara özel destekler sağlanmasını, teşvik belgesi olmaksızın yatırımları destekleyen bir yapının oluşturulmasını ve yatırımcılara bedelsiz arsa tahsisini temel alan bir model getirdi. Bu model yabancı sermaye öncülüğünde, ihracata yönelik, dolayısıyla işçi ücretlerinin baskılanması temelinde ve KOBİ’lerin taşeronluğunda bir sanayileşme stratejisinin tekrar gündeme getirilmesinden başka birşey değildi.
4. AKP Hükümet Programı, ekonominin kırılgan maliye ve finansal yapısını dönüştürecek bir perspektiften yoksundu. Nitekim, Hükümet Programı’na göre (sf. 9) ‘hükümetin uygulayacağı maliye politikasının temel önceliği mali disiplini sağlayarak, borç stokunu sürdürülebilir seviyeye indirmek ve makroekonomik istikrarı koruyacak faiz dışı fazlalığı vermektir... Kamu borç stoku kabul edilebilir ve sürdürülebilir seviyeye indirilecektir.’ Bunu sağlamak için alınacak tedbirler ise 2001 boyunca IMF gözetiminde uygulanmakta olan programın temel ilkeleri ile tıpatıp aynıdır.
Sonuç:
AKP hükümeti, kuşkusuz, neoliberalizmle siyasal İslam’ın düşünce değerlerini bağdaştırmaya çalışan ilk hükümet değildir. Yakın tarihimizde 1983-ANAP ve 1950 sonrası Menderes iktidarları da, benzer şekilde, islami düşünceye dayalı siyaset geleneğini neoliberal ortodoksluk ile birleştirme çabası içerisinde olmuşlardır. Bir yandan kendi sınıfsal tabanına rant aktarma kaygısı, bir yandan da uluslararası sermaye ile yeni işbirliği içine girme arzusu ancak yurt dışından sağlanan yüksek oranlı kaynak girişleri sayesinde karşılanabilmişti. Özal döneminin otoyol müteahhitlerine aktardığı kaynaklar Dünya Bankası yapısal uyum kredileri ve borç ertelemeleri sayesinde; Menderes döneminin kırsal destek programları ise Marshall yardımları ile finanse edilebilmişti. AKP’nin çözüm önerileri, programının mantığı, Türkiye’de uzunca süredir sürdürülen neoliberal kuralsızlaştırma (deregulation) politikalarının devamı niteliğindedir; ve bu programın sonuçları, Türkiye toplumunun bunalımını çözecek değil, olsa olsa bu bunalımın derinleşmesine katkı sağlayacak nitelikte olacaktı. Bu problemlerin gerçek yapısal nedenleri anlaşılmadan üretilen çözüm vaatleri, halkımızın beklenti ve umutlarını boşa çıkartmaktan başka bir işe yaramayacaktı. AKP, seçim propagandası boyunca kucaklamaya çalıştığı anti-IMF ve anti-neoliberal tepkiyi icraatının ilk günlerinden itibaren terk etmiş ve ülkemizin kaynaklarını ve iktisadi geleceğini doğrudan doğruya yabancı sermayeye ve piyasanın başıboş güçlerine terk etmeyi amaçlayan neoliberal politikaları açıkça kabul etmekten çekinmemiştir. Acil Eylem Planı ve Hükümet Programı üzerine yürüttüğümüz inceleme göstermiştir ki, AKP neoliberal piyasa ortodoksluğuna tam olarak uyum gösteren bir sermaye partisidir ve ülkemizin kaynaklarını, serbest piyasa ekonomisi söyleminin ardına sığınarak, uluslararası finans sermayesinin ve tekelci çokuluslu şirketlerin emrine sunmuştur.
Türkiye’nin, IMF ve ABD güdümündeki bu tür plan ve programlarla kendisine bir gelecek oluşturmasının mümkün olmadığını kamuoyuna bir kez daha hatırlatmayı borç biliyoruz.
*ODTÜ İktisat Bölümü Öğretim Üyesi