Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Ahmet Haşim Köse: "Düzenlenebilecek bir kapitalizm var mı?"

 

Röportaj: Elif Bozkurt

AKP, elini sıksan Konya ovasını satacak, CHP pislenmiş dünyanın neresinden ne pay alırımın derdinde başka şeyleri kaşıyor. Toplumun entelektüelleri toplumun bozulmuş hafızalarına seslenerek kendilerine bir yer ayarlamaya kalkmazlar. Her şeye rağmen mümkün olan gerçeği ve doğruyu anlatmaya çalışmalıdırlar.

Türkiye’de yaşanan hemen her gelişmenin ardından ekonomideki istikrarın bundan nasıl etkileneceği konuşuluyor. Bahsedilen denge kavramının genel bir tanımı var mı?
Klasik politik ekonomiye bakarsak yani Smith ve Ricardo’nun taşıdığı geleneğe; burada politik ekonomi kavramı vardır; yani ekonomiyi anlatırken bir toplum düşüncesi vardır ve toplumu anlatırken de toplum sadece neo-klasik sentezde olduğu gibi piyasalar eşliğinde anlatılmaz. Bugünkü iktisadın ana kavramsallaştırması olan neo-klasik senteze geldikçe ise karşımıza bir piyasalar ilişkisi çıkar ve bu ilişkide bir tür eş anlı denge vardır, piyasadaki arz ve talebin eşitlendiği ve buna göre de insanların ve kaynakların mobilize edilebildiği bir denklik alanıdır.

Ancak bugün hakim olan iktisat anlayışı bunun da dışında değil mi?
Burjuva iktisadı bırakınız yapsınlar liberal düşüncesiyle bu makro dengenin kurulabilecek ve istikrarlı bir denge olduğunu iktisat bilimine yeni girenlerin beyin hücrelerine kazıyarak işe başlar. Türkiye’de örneğin, dengeden bahsedilirken hiçbir zaman işgücü piyasalarından bahsedilmez. Orada bir işsizlik vardır çünkü. Varlasçı, Paretocu; toplumu eş anlı dengeye getiren toplumsal iyi kavramı çoktan terk edilmiştir. Sermaye açısından değerli olan nesnelerin piyasasının dengelenme sürecine inmiştir. Kabaca bakarsak aslında bugün denge kavramı sermayenin küresel düzeydeki bir tür eşitlik ya da istikrar arayışının ve bu arayışın somut karşılığı olan piyasaların yönelmeye çalıştığı ilişkiler bütününü temsil eder. Bugün istikrar istikrarsızlık ya da kriz diye anlatılan şey iktisatta standart Ortodoks teorinin vaat ettiği piyasalar ve bunun eşliğinde ortaya çıkan dengesizlik diye kurabileceğimiz öyküyü toptan aşmıştır. Mesele giderek toplumların krizine dönüşmeye başlamıştır yani içerisinde hem iktisadi hem de politik krizler vardır. Toplumun ana dokusundaki çözülme vardır burada. Ortodoks iktisat kavramına getirmemiz gereken eleştiri dengenin nerede kurulduğu olmalıdır. Piyasalar içerisinde bir şey mi olduğu, eğer piyasalar ise bunun hangi piyasalar olduğu. İkincisi ise denge kavramının piyasalar dışında toplumsal bir karşılığının olup olmadığı.

Türkiye’de bugün bahsedilen istikrar kavramı tam olarak neyin karşılığı?
Bahsettiğimiz her toplumun bir adı vardır. Biz bugün denge diye bir kavramdan söz ediyorsak doğal olarak kapitalizmin dengesinden bahsediyoruz. Türkiye toplumundaki, Arjantin toplumundaki ya da ABD’deki dengelerin tek tek oralara ilişkin özel anlamları bir kere ilk elden kapitalizmin ortak anlamı tarafından kuşatılır. Kuşkusuz her toprağa ilişkin bağımsız özellikler vardır ama bunları toplum yapan ana ilişkiye bağlı anlatabileceğimiz genel ortaklıklar vardır. Demek ki aslında denge iktisadi ve politik bir birliktelik olarak düşünüldüğünde o zaman kapitalizmin nasıl bir iktisadi ve toplumsal ilişkiye denk düştüğünü anlatarak ancak anlatabileceğimiz bir kavrama ve gözlem alanına dönüşür.

Öyleyse dünya çapında bakmaya başlayarak Türkiye’ye gelecek olursak…
Dünya önemli bir kriz, istikrarsızlık yaşıyor. Küresel düzeyde kriz ortaya çıkmaya başladığında dünya ölçeğindeki eşitsiz gelişme aynı zamanda daha eşitsiz bir kriz eğilimine dönüşür. Kolektif bir gelişme sürecinden söz ederken aşağıdaki toplumlar daha az gelişirler ve bu anlamda daha az istikrara sahiptirler ama kriz dönemlerinde bu toplumlar mutlak anlamda daha yoğun kriz yaşarlar. Çünkü merkez ekonomiler bu az gelişmiş toplumlara fiili bir saldırı süreci içerisindedirler. Küçük krizlerden bahsetmiyorum ama büyük kriz dalgası merkezde başlar ve çevre ülkelere yayılır. Ama merkez ekonomi krizi bizatihi kendisi ödemek durumunda değildir. Uluslararası sermayeyi denetlediği için kriz asimetrik ilişkiye uygun olarak bir yerde başlar diğer tarafta ödenir. IMF ve Dünya Bankası’nın merkezleri ABD’dedir ancak o merkezler FED’e (ABD Merkez Bankası) reçete veremezler.

ABD ekonomisinin içinde bulunduğu durum sanırım burada önem kazanıyor…
Amerikan ekonomisi bugün yarattığı gelirden daha fazlasını tüketen bir ekonomidir yani açık vermektedir. Dünyayı makro ekonomik olarak düşünürseniz dünya açık veremez. Eğer bir yer açık vermeye başlıyorsa bir yer de fazla vermeye başlar. 1980’lerden sonra dünya ekonomisinde artık çevre ülkeler için tamamıyla bir tür olmazsa olmaz program olarak yerleşen IMF ve DB reçeteleri böyle bir tarihte ortaya çıktı. 1980’ler ABD’nin çok büyük bir dış açıkla dünya ekonomisini yeniden kurgulamaya başladığı tarihtir. O tarihten sonra standart DB ve IMF reçetelerinde şu vardır: ihracatı arttır; kamu açıklarını azalt, gelir dağılımını içeriden harcamalarınızı düzenleyecek şekilde kontrol et. Bütün istikrar politikalarının amentüsü budur. Kural daralan bir ekonomide ihracatı arttırmak. Bu şu demektir siz fazla vereceksiniz ki toplumunuzda birisinin açığını kapatasınız. 1980’den sonra stabilizasyon tüm çevre ekonomilerin ‘de facto’ fazla vermesiydi. Dünya çapında kriz her zaman basit iktisat mantığıyla dünyada çok tüketenler ile az tüketenlerin dengesizliğidir. Eğer yukarılarda bir yerlerde asli olan dengesizlikse sizin zaten denge kurmanız mümkün değil. Türkiye şu anda “dengesiz olan dengelerini” sürdürebilecek bir uluslararası sermaye hareketinin cömertliği ile karşılaşıyor. Merkez ekonomilerde para sermayesi anormal taşkın vaziyette.

Bu sermaye nereden geliyor?
Birincisi eskisi kadar olmasa da amerikan ekonomisi para arzını sürekli arttırıyor, hiçbir gelişmiş ekonomi ABD ekonomisi gibi pervasızca bunu yapamaz. Para ilişkisinin dünyada bir tane patronu olur. Amerikan kapitalizmi uluslararası sermaye üzerinde siyasi bir güce de sahiptir yani amerikan kapitalizmi bu anlamda siyasal bir kapitalizmdir.

Bu tablo içerisinde Türkiye’ye istikrar getirdiğini ya da getireceğini söyleyenlere nasıl bakıyorsunuz?
Türkiye uluslararası sermaye hareketlerinin elinde bu hareketi sürdürebilmek için yapamayacağı şey olmayan veremeyeceği taviz kalmayan bir hale gelmiştir. AKP’yi düşünün dün iktidara gelmeden önce AB’ye küfredenler bugün deyme AB’cilere taş çıkartıyorlar. Ya da CHP’yi düşünelim; geçmişte dengesizliğin unutulan piyasası olan emeği güya hatırlayanlar iktidara geldiklerinde bunu hemen unuturlar. Biz Bağımsız Sosyal Bilimciler Grubu olarak bunu yazmıştık hatırlatayım: tek siyaset uzun yıllardır tüm burjuva partileri tarafından Türkiye’de kesintisiz uygulanmaktadır. Yani bu anlamda siyaseti uluslararası sermayenin mecbur tuttuğu alanda yozlaştırmaya başlarlar. Kategorik olarak bunların hepsi birbirine benzer. Bu aynılık içerisinde nüans farkları sermaye için ancak akort görevi görür, temel olanı unutup küçük manevralarla bunu aşmak mümkün değildir.

Mevcut reçeteler istikrar değil istikrarsızlığın reçeteleri öyleyse...
Bakın 1980’lerde biz ODTÜ’de iktisat okuyorduk, şimdi 2000’ler ve siz orada iktisat okuyorsunuz. O zamanlar Ann Krueger gelmişti üniversitemize Türkiye’de istikrarı ve bir daha geri dönmemek için Türkiye’de gereken yapısal uyumu anlatıyordu bize. Aradan 25 yıl geçti ve Türkiye hala yapısal uyum ve istikrarı konuşuyor. 25 yılda gelmeyen istikrar, istikrar değildir. Ya öyle bir yapı yoktur sizin ulaşabileceğiniz ya da zaten kategorik olarak buradaki kural istikrarsızlıktır. Dünya kapitalist sistemi istikrarsızken siz onun içerisinde yer alarak bu yapıdan kendinizi kurtaramazsınız. Dünya sisteminden şu anda hele ki yönetilmiş bir iktisat arayışıyla kopmak ya da sadece iktisadi olarak bir şeylere müdahale etmek mümkün değil.

İstikrara kavuştuk söylemine karşı siz bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu süreci nasıl adlandırıyorsunuz?
Toplumların krizleri onların adlarıyla anlamlandırılacaksa bugün Türkiye az gelişmiş kapitalizmin en yalın en çıplak krizlerinden birini sergilemektedir ve dünyadaki en tehlikeli ekonomilerden biridir. Dış ticaret açığı vermektedir. Dış kaynak ihtiyacınız azalmamaktadır, yani dış borç ödeyememektesinizdir. Peki bu durumda yüksek büyümeyi nasıl sağlarsınız? Kendinizi daha fazla yabancı sermayeye açarak. O zaman da unutmayın ki bir sürü çevre ekonominin çok daha üzerinde faizler, sermaye ihtiyaçları göstererek bu dengeyi yapay bir şekilde sürdürürsünüz. Siyaset olarak da içeride buna hazır olana AKP ile buna sanki daha uzakmış gibi ama Türkiye’deki siyasal sorunun sanki laiklik üzerinde olduğunu anlatan başka burjuva ittifak alanları bu çarkın ana mantığından uzaklaşmadan krizi aşabileceklerini söylerler.

Türkiye halkı bunu ödeyecektir. Dünyanın krizini birileri ödüyor. Amerikanın aşırı tüketimini dünya halkları şu an eksik tüketerek ödüyor. Biz çalışırız, Çinliler çalışır ama bu halklar tüketemez. Bu ne utanç verici bir haldir. Eşitsizlik budur.

Bu balon ne zaman patlar?
Türkiye devamlı patlıyor zaten… Yani şöyle bir şey düşünmeyin; katastroflar [felaket] bir sabah kalktığımızda herkesin çöktüğü bir tarh olarak karşımıza çıkmaz. Katastroflar toplumun cinnetidir. Ulus’taki bombadır, sokağa çıkan bu kalabalıktır ya da Hrant Dink’e saldıran o genç insanlardır. Sokakta gördüğümüz yoksulluğun artışıdır, işsiz olan insanlarımızdır, üniversiteden mezun ederken umutsuzca yolladığımız gençlerdir. Yarın bunların çok daha fazla artacak olması hiç tereddütsüz beklentilerimizdir.
Gelir arttı tabii ama gelir dağılımı dünyada 200 yıl öncesine bakarak daha fazla bozuldu. DB’nin raporlarında var bu. Demek ki bu medeniyet denilen şey, geliştikçe insan türünün ya da insanların zorunlu olarak sahip olacağına ilişkin beklenti öyle tarihin her zaman bize borçlu olduğu bir gerçeklik değil. Burjuva toplumunun bugün geldiği yerde nesneler çoğaldı ama insanlar çaresizleşti. İşte dengesizlik… Sonsuz nesneleri alamayacak kadar küçülen insanlar.

Kapitalizm bütün her şeyi sermayeleştirirken bazı yerleri de değersizleştiriyor. İşgücü piyasasına hiç kabul edilmeyen genç insanları düşünün. DB hiç utanmadan bugün dünyanın dörtte biri değersizdir diyor. Ve hemen arkasından bir tahminde daha bulunuyor ve gelecekte bu sayı daha da artacaktır, yani piyasama bunları kabul etmiyorum diyor. Liberal efsane herkesi piyasaya çağırıyordu. Marks da tırnak içerisinde işte özgürleştiniz diyordu. Nerede özgürsünüz? İşsiz kalmakta ya da iş bulmakta özgürsünüz. Eğer iş bulamazsanız ölmekte özgürsünüz. Uzun süredir gelir dağılımıyla uğraşıyorum. 1994’ten 2003’e iki tane kriz yılını karşılaştırıyorum sermaye grupları dışında istisnasız her grup yoksullaştı. Türkiye açık veriyor diyorlar ya, toplumun bir kesimi fazla veriyor. Sermaye grupları biz açık verirken fazla veriyor. Kapitalist toplum bireyler üzerinden kurgulanmaz. Toplum ‘summation of individuals [bireylerin toplamı]’ değildir. O yüzden de siz krizdeyken birileri refahtadır.

Mevcut sistemde bizlere durmadan dengeden bahseden ‘iktisatçılar’a ne dersiniz?
Bu koşullarda iktisat öğrencilerine saçma sapan bir denge fikrini sanki olacakmış gibi anlatan, bu konuda hiçbir kuşku duymayan, dünyanın dengesizliğinin arkasında sadece iktisadi süreçlere referansla sanki kurulabilecek bir manevra ya da yetkinlik alanı olabileceğini; bunun bir estetik sorunu olduğunu zannedip ama Amerika’da da böyle okutuluyor diyen tırnak içerisinde iyi eğitilmiş iktisatçılardan ben utanıyorum. İktisatçılar sosyal bilimin bu tarihteki cahilleridir. Mühendisleşmişlerdir, toplum kavramları yoktur. Bu insanların anlattığı önce iktisatı yapalım burada istikrar sağlayalım sonra da toplumda bir şeyler yapalım yavaş yavaş da büyüyelim mutlu olalım türünden öyküleri saçma sapandır, yalandır.

AKP, elini sıksan Konya ovasını satacak, CHP pislenmiş dünyanın neresinden ne pay alırımın derdinde başka şeyleri kaşıyor. Toplumun entelektüelleri toplumun bozulmuş hafızalarına seslenerek kendilerine bir yer ayarlamaya kalkmazlar. Her şeye rağmen mümkün olan gerçeği ve doğruyu anlatmaya çalışmalıdırlar.{jcomments on}