SUNU: Çalkantılar arasında hijyen sevdası

Her gerçek politika, düşmanını açık seçik tarif eder. Suya sabuna dokunmayan fikirler siyaset sahasına ait olamaz. Memlekette pazarlık kanalları tıkandı. Aslında şimdi gerçek politika yapılıyor. Siyaset izleyicileri hükümet çevrelerinin aptalca bir ukalalıkla yoğrulmuş demeçlerinden, sosyal demokrat muhalefetin ‘hınzır’ esprilerinden, TSK’nın haber bültenlerinde davudî bir ses tonuyla okunacağı düşünülerek kaleme alınmış açıklamalarından ve gazete köşelerinde uzunluğu ile birlikte derinliği de giderek azalan fıkraları köşeyazısı olarak kakalayan kalem erbabından usanmıştı. Şimdi gerçek politika yapılıyor. Sezon finaline yaklaştıkça memlekette heyecan yükseliyor.
Heyecan dalgasına kendini kaptırarak askeri darbeye karşı bedenini siper eden liberaller, darbelerin geçmişte mensup oldukları akımla bir alıp veremediği olmuş mudur diye sormadığınız sürece nefes almadan konuşabilirler. Çünkü kimse sormuyor. Neymiş okuyalım öğrenelim: “Bugüne kadar Türkiye’de dört darbe oldu, başbakanlar asıldı, binlerce kişi işkencelerden geçirildi, Meclis kapatıldı. Halk Sustu. Ama artık herkes bilsin ki eski suskun halk değiliz.” Yani “halk kim siz kim?” demediğiniz sürece, şu ‘asılan başbakan’ın kaç kişiye işkence yaptırdığını sormadığınız, 12 Eylüllerden sonra hepsinin ağababaları Özalların nasıl ortada gezdiğini hatırlatmadığınız sürece konuşacaklar.
Çankaya’ya Gül’ün çıkmasına karşı çıkanlar “Reşolar, memolar iktidara geliyor” korkusundalarmış. Hangi Reşo, Memo kim? Hayatında gerçek bir Reşo görmemiş lafazan kolej çocukları, Abdullah Gül’ün Kayseri’de doğmuş olmasının onlara bu hakkı vereceğini düşünüyor ve durmadan konuşuyorlar. Abdullah Gül’ün memleket yoksullarıyla tek ilişkisinin, hanelerine incir ağacı dikmek olduğunu, şu ağızlarından düşürmedikleri istikrarın, dünya sermayesinin yağmasının istikrarı olduğunu söylemeyeceğiz. Abdullah ‘allahın kulu’ anlamına geliyor ya biz o adın çok daha somut bir güce kulluk etmekte olduğunu unutacağız. İşte o zaman liberaller öyle çok konuşurlar ki, ciğerlerine hava gönderecek başka bir olanağa sahip olduklarına neredeyse yemin edebiliriz.
Heyecan dalgası ulusalcı siyaset erbabını da kaplıyor. Öne çıkanlar, AKP’ye, ABD’ye ve AB’ye yönelmiş bir öfke dalgasının üzerinde saçlarını savurarak geniş ufukları tarıyorlar. “Farkında mısınız?” diyorlar artık neyin farkına varmışsalar. Gönlünü üç güzele düşürmüş heyecanlılardan biri; “biri vatan, biri namus, biri vefa”. CHP-MHP koalisyonunun propagandasını arsızca yapmak herhalde namusa denk geliyor bu formülde. Vefa, bu faaliyet karşılığında televizyonculuk yapmak için alınan para olsa gerek. Vatan mı? O her türlü pisliğin üzerine örttükleri şaldan başka bir şey değil. Onlar vatan dendiğinde halkla aynı şeyi anlamıyor. Vatan emekçiler için ABD’den sakınılan bir şeydir, bunlar için Amerikancılığın laik versiyonu için yapılan reklam kampanyasının bir sloganı…
Gericilik karşıtı sloganlarla toplanan kitleleri türbanla korkutup yine o yola sokmak ulusalcı Bilim adamlarını uğraştırmış mıdır? Cemal Süreya’ya sorsaydık “hayır” diyecekti herhalde. Çünkü şöyle yazmıştı çok önce. “Bilginlerimiz sağolsunlar / Bir vitamin buldular / Çalışınca azıcık; / Yumuşak G vitamini: Ulusalcılık!” Dönergeç entelijansiyasından neden ses çıkmadığı da anlaşılıyor böylece, şu sıralar harıl harıl vitaminler üzerine çalışmaktalar.
Peki devrimciler, çalkantılar arasında ‘hijyen’ sevdasına düşer mi? Tuncay Özkan’a bakarak kalabalıkları lanetleyenlere bakılacak olursa düşer. Memlekette gerçek politika yapılıyorsa, devrimciler de yapmalı. Gerçek politika düşmanını açık seçik tarif eder. Düşmanını şaşıran kendini köprü altında bulur. Türban takmış Amerikancılığa olan öfkesini şimdilik sadece ulusalcı mitinglere akıtan emekçileri, oradan ve Tuncay Özkan’dan kurtarmak için emek harcanmalıdır. Bu işe cesaret edemeyenler, diğerleriyle birlikte sezon finalinin heyecanına kapılacaklar.{jcomments on}