İsyan tarihine düşülen not: 38 Belgeseli ve ezilenlerin tarihi

 

Uğur Erözkan

Bir belgeselin gösteriminin yasaklanması yaşanmış olanları unutturmaya yetmeyeceği gibi, yaşanacak olanları da engelleyemez. 38 Belgeseli’nde anlatılan, ‘tarihin altında kalan’ Kürt halkının hikayesidir. İşte bu yüzden devletin Dersim’le ilgili anlatılacak tek kelime gerçeği bile duymaya tahammülü yok.

hese_gewe1“Tarihin altında kalanlara, tarihi altüst edenlere…”

Bu sözlerle başlıyor 38 Belgeseli. Tarihin yükünü sırtında taşıyanlar, aynı zamanda tarihi yazanlar olmadı hiçbir zaman. Dersim’in öyküsünü anlatabilmek için bunu bilmek ve tarihi yeniden yazabilme cesaretini edinmek gerekli. Çünkü egemenlerin tarihi ile ezilenlerin tarihi farklıdır. Çayan Demirel, Ali Naki Gündoğdu ve Ali Haydar Güler, üç sene yoğun bir emek harcayarak ve türlü imkansızlıklara göğüs gererek 1938 Dersim harekatı hakkında bir belgesel film hazırladılar. Devletin belgesele karşı gösterdiği saldırganlık kuşkusuz bu çabanın başarıya ulaştığını gösteriyor.

2006 yılında tamamlanan belgesel, şimdiye kadar Türkiye’de ve Avrupa’da birçok kez gösterildi ve yoğun ilgi gördü. Gösterildiği hiçbir yerde yayınına müdahale edilmeyen belgesel, Tunceli’de bir festivalde gösterilmek istenince devletin tavrı değişti. 6 Şubat’ta Tunceli Vali Yardımcılarından Turgut Gülen, Munzur Barış ve Kültür Günleri’nin Tertip Komitesi Başkanı Hasan Çiçek’e bir yazı göndererek ön izleme talebinde bulundu. Yönetmen Çayan Demirel’in Tunceli Asayiş Şube Müdürü ile yaptığı görüşmede, ön izleme talebini kabul etmeyeceğini bildirmesi üzerine, “Arkadaşlarımız suç unsuru buldukları herhangi bir sahnede müdahale ederler” yanıtını aldı. Bunun üzerine festivalin tertip komitesi belgeseli yayından kaldırmak zorunda kaldı. Gösterimi için herhangi bir izin gerekmeyen belgesel, bu sayede polis eliyle fiilen yayından kaldırılmış oldu. 1938’de Dersim’de yaşananların ortaya çıkarılması, cumhuriyetin kuruluşundan kısa bir süre sonra benimsenen ve 90’lara kadar süren Kürt politikasının niteliğini deşifre etmek anlamına geliyor.

Devletin Kürt politikası
Türkiye’de 1806’dan 1938’e kadar 34 büyük Kürt isyanı meydana geldi. Bu isyanlara karşı genel olarak devlet katında benimsenen politika, isyanları şiddet yoluyla bastırmak oldu. Tarih kitaplarında yalnızca Şeyh Sait isyanından bahsedilmiş, gerici ve İngiliz emperyalizminin bölgedeki konumunu güçlendirecek bir isyan olarak Şeyh Sait isyanı, Kürt ayaklanmalarının genelini temsil eder tarzda sunulmuş ve devletin şiddet politikası meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Gerçekte ise Şeyh Sait isyanı, Kürt isyanlarının genelini temsil etmekten uzaktır. Kemalistler, Kurtuluş Savaşı sonrasında elde edilen kazanımların yasallaştırılacağı Lozan’da, Türk ve Kürt halklarının Cumhuriyeti birlikte kurduğunu, Cumhuriyetin her iki halkı da temsil edeceğini söylüyordu. Bu politika Lozan’dan sonra tamamen terk edildi ve Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra da yerini izolasyon ve sistematik şiddet uygulamasına bıraktı. Örneğin, cumhuriyet döneminde, uzun yıllar Genelkurmay Başkanı olan Mareşal Fevzi Çakmak’a göre “Doğu illerinde okul açılması bu iller halkını uyandıracak, Kürtlük gibi birtakım bölücü akımlara yol verecektir.” (Samet Ağaoğlu, DP’nin Doğuşu) Bu zihniyetle hareket eden iktidarlar, vergi isyanlarını kanla bastırmak ve halkın geçim kaynaklarını yok etme yolunu seçmiştir. Jandarma Genel Komutanlığı tarafından gizli belge olarak hazırlanan ve bölgede görev yapan yöneticilere gönderilen Dersim raporunda Dersim’in ıslahı için şu iki tedbirin alınması gerektiği söyleniyor: “1- Bütün Dersim’in dışarıyla ilişkisini keserek saldırılarına ve ticaret yapmalarına engel olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden göçe zorlamak ve bu şekilde Dersim’i zararlı grupların kontrolünden çıkarmak. 2- Dışarıyla bütün ilişkisini tam anlamıyla kestikten sonra tecrit çemberini gitgide darlaştırmak ve yakalananları vakit kaybetmeden batıya sürmek.”
Devletin Dersim halkına tam anlamıyla düşmanlık beslemesinin burjuvazi açısından anlaşılır nedenleri vardır. 1938’e kadar meydana gelen 34 büyük Kürt isyanının 16’sı Dersim kaynaklıdır ve devletin Dersim halkıyla bütün ilişkisi şiddet ve katliamdır. Hatta bölgeye yol yapılması bile askeri harekâtların düzenli yapılabilmesi içindir. Dersim Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali Bey’in 1931 tarihinde yazdığı bir raporda bu durum bütün açıklığıyla dile getiriliyor: “Nazımiye’ye yapılmakta olan yol henüz bitmemiştir. Sırf bir harekât düşüncesi ile yapılmakta olan bu yol, bir sene içerisinde tamamlanacak ve müdahale imkânı olacaktır.”

“Dersim’e sefer olur, zafer olmaz”
Kürt sorunu, her zaman devletin hassas noktası oldu. Bu sebeple Kürt halkının yaşadığı coğrafyanın tamamında olduğu gibi Dersim’de de her zaman soruna özel bir önem verilerek olağanüstü tedbirler alındı. 1935’te çıkarılan 2884 sayılı Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Kanun, bu hassasiyetin önemli bir örneğidir. Kanuna göre Dersim’e bir askeri vali atanacaktı. Aynı zamanda Dördüncü Genel Müfettiş sıfatını alan valinin geniş yönetsel, askeri ve yargısal yetkileri vardı. Bu yasa ile Dersime atanan vali Korgeneral Abdullah Alpdoğan, bölgeyi inceledikten sonra yazdığı raporda “Dersime sefer olur, zafer olmaz” diyerek olağanüstü tedbirlerin uygulanacağının işaretini veriyordu. Yasa ile geniş yetkiler alan Alpdoğan, düzeni sağlamak ve güvenlik açısından gerekli gördüğü durumlarda ilde yaşayan kişileri ve aileleri, il sınırları içinde bir yerden bir başka yere göndermeye, il sınırları içinde oturmalarını yasaklamaya yetkiliydi. Yasanın uygulanmaya başlaması, Dersim halkının isyan geleneğini daha da alevlendirdi. 1937’de Abasan aşireti reisi Seyit Rıza önderliğinde, asker ve vergi vermek istemeyerek başkaldıran halka karşı gerçekleştirilen harekât tam bir kıyım haline dönüştü. Alpdoğan’ın kesin emri, askerin şüphelendiği herkese ateş edebilmesi sağladı. Kadın, çocuk ayrımı gözetilmeden binlerce insan isyanın sorumlusu olarak katledildi. 13 Eylül 1937’de son bulan askeri harekâtın ardından göstermelik bir yargılama ile 15 Kasım 1937’de isyan önderi Seyit Rıza ile altı kişi idam edildi. Fakat Alpdoğan’ın da dediği gibi zafere ulaşamamıştı devlet. 1938 başında tekrar isyan eden halk, bir sene boyunca devletin kanlı katliamlarına hedef oldu. Eylül 1938’de isyan yeniden bastırıldı. Bu sefer olağanüstü tedbirlerin uygulanması gündeme geldi. Bütün Dersim’de köyler yakılmaya ve halk sürgüne gönderilmeye başlandı.

Bastırılan isyanın ardından 7 il ve 26 ilçe, sürgün bölgesi olarak seçildi. Kuzeyden başlayarak tüm Dersim ilinden ve çevre ilçelerden isyana katıldıkları ya da destek verdikleri tespit edilen 142 aile trenlerin yük vagonlarına ve kamyon kasalarına doldurularak sürgüne gönderildi. Yaşanan dramı, o günleri yaşamış olan Pülümür’ün Lolan aşiretinden Hüseyin Yıldırım şu sözlerle anlatıyor: “1938’de Pülümür’den Batı’ya sürüldük. O tarihte yedi yaşındaydım, hatırlıyorum. Bizi Tanzik’e götürdüler. Ermenileri seçip (75 kişi) orada bir çukurda kırdılar. Bizi yaya Erzincan’a götürdüler. Erzincan köprüsü civarında bizi bir hafta kadar tuttular. O zaman Erzincan’a tren yolu yoktu. Bizi ite kaka kamyonlara yüklediler, Sivas Divriği’de bıraktılar. Bir hafta orada kaldık. Sonra bizi kapalı kara vagonlara doldurup yola çıkardılar. İçerisi kapkaranlıktı. Tabanında bir delik açmışlardı, ihtiyacı olan görsün diye… Her bir aileyi bir tarafa attılar. Yerleştiğimiz yerlerde birkaç sene birbirimizi ziyaret yasaktı. Başka yere gitmek için muhtardan özel izin almamız gerekti…”

1938 sadece bir örnektir
1938 bir son değildi. Ancak en kapsamlı tehcir uygulaması Dersim isyanından sonra gerçekleştirildi. Karadeniz’den Ege’ye kadar Türkiye’nin her tarafına Dersim sürgünleri yerleştirildi ve geri dönmelerine izin verilmedi. Gittikleri yerde kimliklerini yitirmeleri, tehlike olmaktan çıkmaları beklendi. Bu beklenti bir ölçüde de gerçekleşti.

Kürt halkı üzerindeki baskı daha sonra da sistematik olarak sürdürüldü. 1971’de ve 1980’de Diyarbakır sıkıyönetim cezaevinde tutsaklara en ağır işkenceler uygulandı. İşkencede ölenler ‘kayıp’ olarak geçti tutanaklara. 1980’lerde ve 1990’larda Kürt illeri sıkıyönetimlerle ve olağanüstü hal uygulamalarıyla savaş koşullarında yönetildi. İnsanlar katledildi, köyler yakıldı, sadece dilleri değil Kürt kelimesi de yasaklandı. 1990’lara kadar yayın organlarında Kürt kelimesi dahi yazılamıyor, resmi devlet tezine göre Kürt’ler bozuk bir şiveyle konuşan dağ Türkleri olarak kabul ediliyordu. Kürt köylülerine yönelik imha operasyonları askeri harekât olarak sunuldu. Kürt halkına yönelik saldırılar için oluşturulan Özel Timcilerin yaptıkları, bu çevreler iyice palazlanıp uyuşturucu üzerinden Türkiye’nin batısına sıçrayana kadar görmezden gelindi ve bu suç çeteleri tüm iktidarlar tarafından teşvik edildi.

Bir belgeselin gösteriminin yasaklanması yaşanmış olanları unutturmaya yetmeyeceği gibi, yaşanacak olanları da engelleyemez. 38 Belgeseli’nde anlatılan, ‘tarihin altında kalan’ Kürt halkının hikayesidir. İşte bu yüzden burjuva devletinin Dersim’le ilgili anlatılacak tek kelime gerçeği bile duymaya tahammülü yok.

Kaynak:
Dersim - Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu, Kaynak Yayınları, 1998{jcomments on}