Her beyaz Türk’ün dileği: Gündüz niyetine; rüyamda paşa gördüm!

 

Haluk T. Canatay

Ben biraz fazlaca hazırlamışım galiba, sızıvermişim. Rüyamda Hıncal Uluç, asansöre binen Ertuğrul Özkök’e “için mi çürümüş be kardeşim, bu ne koku!” deyip, Gouda peyniri tekeriyle vuruyordu. Zavallı genel yayın yönetmeni, kafasına kafasına inen peynirin beyazlığına mı hayran kalsın, kafasına inen darbelerin şiddetinin içindeki küçük çocuğa zarar vereceğinden mi korksun, yoksa bir karakafa gibi kokmakla itham edildiğine mi yansın?

265388grayDüzenli okurlarım bilir, bendeniz gündüzleri çalışmaktan pek hazzetmem, sanatçı ruhumu beslediğine inandığımdan geceleri çalışmayı yeğlerim. Sanatçı ruhum daha bir iyi beslensin diye, çalışma gecelerimde antep fıstığı ve viski stoklarımı yüksek tutar, ruhumu bolca besledikten sonra eserlerimi üretmeye koyulurum. Yazı yazmak kolay bir iş olmadığından, bu yorucu üretim süreci bazen bir haftaya kadar uzar. Hatta entelektüel düzeyi, yarışmalarda jüri olmak düzeyine ulaşmış kimi dostlarım varsa, bu üretim süreci kıymetli dostum tekel bayii Hacı’nın beni kibarca ikaz edip, “Haluk bey, halk yazılarınızı bekliyor. Sizin bir deniz feneri gibi gecenin kararanlığını ışıtan yazılarınız olmasa bu ülke, dümensiz bir gemi gibi karaya oturuverir” demesiyle son bulur. Tabi Hacı’nın eğitim düzeyi benim kadar güzel ifade etmesine izin vermediği için, o kendisini, “lan Haluk bey, dergiye yazı mı vereceksin, kitap yazacağım deyip, yayıncıdan avans mı çekeceksin ben bilmem. Veresiyeni temizlemeden sana bira bile yok.” diyerek ifade eder ama ben onun asıl demek istediğini bilirim.

Az önce jüri üyesi olacak düzeye ulaşmış dostlarım yazdım ama gençler bu isimleri Armağan Çağlayan’la karıştırmasın, benim bahsettiğim edebiyat jürileri daha TV tek kanallıyken bile vardı. Öyle ki, beyaz Türkleri bile kıskandıracak düzeyde ak pak olan bu arkadaşların kimilerine bakabilmek için kaynakçı gözlüğü gerekir. Edebiyat dünyasının jet-setini temsil eden bu Albino Türkler kendi alanlarında öyle başarılıdırlar ki, halk onların yaptıkları işleri anlayamaz bile. Armağan Çağlayan’lar, Bülent Ersoy’lar halkın seyrettiği kanallarda kahramanca çarpışa dursun, onların yazı dünyasındaki versiyonları Hürriyet’te “asansöre bindim ter kokuyordu, ben kokuyorum zannederler diye ödüm koptu” yazan Özkök’e cevap veren Sabah’taki Hıncal Uluç’tur. “Ertuğrul beyin yaşadığı korkunç anları yaşayan bilir, ben de asansöre bindim birisi yellenmiş, ben yaptım zannederler diye nasıl da korkmuştum”. (Kıymetli okur, Ertuğrul’a her hafta geçiriyorsun ama bu hafta esprinin dozunu kaçırmışsın demeden önce, google’a gir; -hıncal+yellenmiş- yaz. Bazen medyamızın gerçeği kesif yumurta kokulusu gibi ortalığı kaplıyor; Haluk T. Canatay’ın esprili üslubunun bile örtemeyeceği kokular var ne yazık ki.)

Beyaz Türk imalat süreci
Sözü dağıtmayayım bu arkadaşların bir de bembeyaz verisyonu vardır. Onlar Bülent hanımın halk kanalında, Çölaşan’ın halk gazetesinde halkın siyah kısmına yaptıkları ayıp şeyleri NTV, CNN Turk ve TRT-2’nin sanat kültür, sinema programlarında, Radikal gazetesinin ekleri başta olmak üzere bir takım dergilerde halkın beyaz kısmına yaparlar. Aranızdaki kara ve kıllı olanlar için örnekle izah edeyim; “Bir adet Uğur Dündar’ı alın, Ayşe teyzeye verin. Ace’ye yatırsın, bir hafta sonra çıkartın, elinizde pırıl pırıl parlayan bembeyaz bir Can Dündar olur. Yahut bir adet Emin Çölaşan veya iki adet Ahmet Hakan alın, çok sıcak suda bilincini kaybedene dek bekletin, bilincini kaybettiği anda çıkarıp, amonyakla ovun. Ortaya misler gibi bembeyaz bir İclal Aydın çıkacaktır ki, isli cam kullanmadan uzun süre bakmanız halinde göz sağlınız tehlikeye girer.” (Canımdan çok sevdiğim okur, “Haluk ağabey bu ay iyice kendini aştı, bir insan evladını sıcak suda haşlayıp, amonyakla ovmak nasıl bir hastalıklı zekanın ürünüdür diyeceksin” biliyorum ama deme. Başka ırktan olduğu için pis kokan insanları temizlemekte kullanılan bu mükemmel fikir bana değil; batı demokrasisinin üstün ülkesi Albino Türklerin en sevdiği ülkeye, Norveçlilere ait. Üstelik Viking çağına değil, 20. yüzyıla ait.)

Bu bembeyaz arkadaşlarımla oturmuş yaratım sürecinin acılı yollarından, üretim sürecinin puslu dönemeçlerinden, “tekerlek lobisi” denmesinin; bu dolambaçlı yollarda hızla yol almak için gerekli desteğe ne denli uygun bir ad olduğundan bahsedip, peynir tabakları eşliğinde Syrah şarapları tüketerek, ruhlarımızı bilgece besliyorduk. Yaratım sürecindeki zavallı yazar, akıntıya karşı yüzerek doğaya karşı son görevini yapmaya çalışan sazan balıkları gibi taşlara çarpa çarpa ruhunu teslim edeceğini bildiğinden, yazı makinesinin başına oturmazdan evvel iyice hazırlar kendini. Efendim üzerinize afiyet, ben biraz fazlaca hazırlamışım galiba, sızıvermişim. Rüyamda Hıncal Uluç, asansöre binen Ertuğrul Özkök’e “için mi çürümüş be kardeşim, bu ne koku!” deyip, Gouda peyniri tekeriyle vuruyordu. Zavallı genel yayın yönetmeni, kafasına kafasına inen peynirin beyazlığına mı hayran kalsın, kafasına inen darbelerin şiddetinin içindeki küçük çocuğa zarar vereceğinden mi korksun, yoksa bir karakafa gibi kokmakla itham edildiğine mi yansın; şaşırmış bir halde “ben hala 28 Şubat’ı destekleyen son yazarım, hayatımda bir gün bile kokmadım ben” diye bas bas bağırıyordu.

Paşa polemiğe girer mi?
Asansör katta durduğunda kapıda Büyükanıt paşa belirdi. Ben “hah, ordunun ayağını bastığı yer misler gibi kokar, kavga da biter” diye sevinirken, paşa; “inin aşağı, sizle uğraşmaktan, Barzani’ye laf yetiştiremez oldum” diye bağırdı. O anda Uluç ve Özkök sabun köpüğü gibi patlayıp, yok oluverdiler. Sessizliğin tadını çıkaramadan, asansörün alt taraflarından kesik kesik sesler gelmeye başladı. “Biz içişlerimize müdahale ettirmeyiz, yani Amerikan televizyonlarına ilan verip ülkemize özgürlük getirdiği için teşekkür ettiğimiz Amerikan ordundan başkasına müdahale ettirmeyiz. Türklere 5 milyar dolarlık iş vermiş olabiliriz ama bu konumuzun dışındadır.” Paşa, paşa olmasından gelen bir refleksle hemen cevap verdi; “Kuzey Irak’a operasyon faydalı olacaktır. Siyasi otoriteyi bekliyoruz.” Beyazından da olsam, Türk olmanın verdiği refleksle hemen lafa karıştım, “ouv, nasıl koydu lafı, oğlum var ya bu lafın altında kalacağına ...” Aynı coğrafyanın insanıyız, Barzani sağolsun hemen atladı. “Türkiye Kerkük’e müdahale ederse, biz de Diyarbakır’a ederiz”. Paşa atik şekilde cevapladı “söyleyene değil, söyletene bakarız, onları şımartanların kim olduğunu iyi biliyoruz.” Ben tam “auvv, nasıl geçirdi lafı, bakbakbak, ne o sustun?” şeklinde karşılıklı konuşmanın seviyesine en uygun şekilde görüş bildirecektim ki, asansaörün diyafonundan bir ses geldi. Bu big brother teknolojik bir alet görmeyiversin, anında başlıyor dinlemeye. Meğer ABD eski genelkurmay başkanı Myers dinliyormuş, kendisine laf çarpılınca dayanamayıp, karışmış; “Türkiye Kuzey Irak’a girerse yeni bir çuval vakası yaşanabilir.” Hemen yüzümü paşaya döndüm, tam ona da “n’aber?” demeye hazırlanıyordum ki, yüzünün aldığı şekli görünce korktum. İnsan kocaman paşaya “n’oldu, aldın mı cevabını?” diyemiyor tabi.

Toplumsal bellekte paşa imgesi
“Paşam, siz ona uymayın. Paşa paşa oturun oturduğunuz yerde” dedim. Bu hırsını benden çıkarmaya karar vermiş olsa gerek, “sen ne demek istiyorsun, operasyon yaparım bak” dedi. “Aman paşam, kötü bir şey demedim ki, paşa paşa oturmak bir halk deyimidir. Sizin sinirleriniz bozulmuş, size bir paşa çayı getireyim ben” dedim, demez olaydım. Gene gürledi “ne demek paşa çayı, erkek adam ılıştırılmış çay içer mi?” “Yahu ben ne bileyim, her gün paşalarla beş çayı içmiyorum ki? Hem bizim halkımız hiç mi iyi bir şey yakıştırmamış bu paşalara? Toplumsal bellek Mehmetçiğe övgüler düzerken; paşalara ilişkin her söz, gösteriş düşkünü, rahatına düşkün anlamına geliyorsa benim ne suçum var?” Paşa atak yapmak için yeni bir yön bulmuş olmanın verdiği ferahlıkla “ne biçim konuşuyorsun sen öyle, toplumsal filan diyerek. Komünist olmayasın sen sakın?” dedi. O anda korkumdan uyanmışım. Ertuğrul’un kokmaktan korkmasından daha beter korkarım komünist sanılmaktan. Bir keresinde Abdi İpekçi parkından geçiyordum, yaşlı anneler oturmuş, bir de  utanmadan kafalarına kızıl bant takmışlar, cezaevindeki evlatlarına destek oluyorlarmış. “Şimdi, bu parka bir gelen olsa, ben de bu kadınlara destek oluyorum sansa ne yaparım ben” diye  nasıl da korkmuştum. Tıpkı Ertuğrul’un bindiği ter kokan asansöre başkası binerse onun terlediğini zannedeceği gibi, bu meydana gelen olsa çocukları ölmesin diye eylem yapan bu annelere benim destek olduğumu düşünür, beni insan zanneder diye ödüm patlamıştı. Bu kadar korkarak uyanınca birden o günkü korkumu hatırladım. Öyle ya kocaman paşa bu, hiç kızdırmaya gelir mi? Alimallah demeç falan veriverir, zaten uçankuşun, “Barzani, Büyükanıt çekişmesine” el atmasına  çok az kaldı. Ben yakında televolelerde “Paşa cephesinde neler oluyor? Kim ne dedi? Az sonra!” diye bağırılmasına alışacağımızı düşünüyorum. Evde binlerce kitap var, ama bu aralar trendy olmadığından rüya tabiri yok. Hemen koştum internete, google’a Faruk Alpkaya hocadan öğrendiğim şekilde “rüyada paşa görmek” yazdım. Google yalan söylemez; “Rüyada hâlâ paşa unvanıyla çağrılan emekli bir paşa görmek, bugünlerde durumunuzun biraz bozuk olmasına rağmen, kibarlığınızı koruduğunuza; kendinizi paşa olarak görmeniz, çok gösterişli bir hayat yaşamak için çalıştığınıza işaret eder” dedi. En sadık müttefik diye bacağına sarıldıkları; “müttefikim, yurdumun direği” deyip, tokat yedikçe, “müttefikim değil mi? Döver de, söver de!” deyip hoş gördükleri, dışa karşı kuyruğu dik tuttukları hallerine bakınca toplumsal belleğin paşalara yakıştırdığı şeylerin doğruluğuna bir kez daha kanaat getirdim.{jcomments on}