Güneyin baharı

 

Elif Bozkurt

Ne salgınlar, ne tufanlar ne de yüzyıllardır süren sömürü… hiçbiri insanca bir yaşam isteğini, yaşamın ölüm karşısındaki dayanıklı üstünlüğünü kırmayı başaramıyor. Yoksulların uyanışına tanıklık ediyoruz Latin Amerika’da demiştik bu sayfalarda; çok değil iki ay önce. Brezilya’nın topraksızları uyanıp uzun yürüyüşlerine başlamışlar; Bolivya’nın bağrından koparılan yerlileri şimdi oranın yasa koyucuları; hem işçileri,
hem çocukları.

Cuba_y_Venezuela_unidas_por_siempreLatin Amerika denilince ilk akla gelen isimlerden biri olan Gabriel Garcia Marquez 1982 yılındaki Nobel ödül törenindeki konuşmasında “…kuşkuya, yağmaya ve terkedilmişliğe karşı, yanıtımız yaşamdır. Ne tufanlar, ne salgınlar, ne açlıklar, ne felaketler, ne de hatta yüzyıllar boyu birbirini izleyen sonu gelmez savaşlar, yaşamın ölüm karşısındaki dayanıklı üstünlüğünü kırmayı başarabildi… Buna karşılık, en gelişmiş ülkeler, yalnız bugüne dek var olmuş tüm insanları değil, ama bu kısmetsizlikler gezegeninden gelip geçmiş canlı yaratıkların tümünü yüz kez kül etmeye yetecek bir yok etme gücünü biriktirmeyi başardılar.” diyordu.
Aradan uzun yıllar geçti, yirminci yüzyıl yerini bir sonrakine bırakırken ardında bitmeyen savaşları, yoksulların daha fazla sömürüsünü ve artan adaletsizliği de miras bıraktı. Ve yirmi birinci yüzyılın ilk yarısı bize en gelişmişlerin elindeki yok etme gücünün devasa tehdidinin ne boyutlara geldiğini öğreterek işe başladı. Kapitalist sistemin durmaksızın tüketmeyi pompaladığı yolun sonunda, dünyanın ne kadar ömrünün kaldığı tartışılıyor. Irak petrolünün varil fiyatının ne olacağını bir yana bırakalım artık, o en gelişmiş ülkelerin yarattığı kan gölünde varil başına ne kadar kan döküldüğünü saklamalarının hiçbir yolu kalmadı. Geçen yüzyılın en gelişmişlerinin dünyaya sunduğu mirasın demokrasi olmadığı artık çok net. Ve fakat yeni yüzyılla beraber kanıtlanan bir başka gerçek de tarihin tekerrürden ibaret olmadığı.
Dünyanın diğer ucunda bir kıtanın tarihinin sil baştan yazıldığına tanıklık ediyoruz, hem de bu defa tarihi yazmak üzere kalemi ve silahı kuşananlar yüzyıllardır en çok sömürülenlerin en yoksul bırakılmış torunları. 2002 yılında bir yerli, Evo Morales, parlamentodan kovulmuştu, tıpkı nüfusunun yüzde yetmişinden fazlasını oluşturan yerli halkın 1825’te Bolivya kurulurken resmi ulustan kovulduğu gibi; onlar Bolivya’nın çocuğu değil, yaşamaları ile ölmeleri arasında küçük azınlık için bir fark olmayan, kentlerinin caddelerinde gezmeleri bile yasak olan, Bolivya’nın işçileriydiler. 180 yıllık Bolivya tarihi başarısız olanlarını saymazsak 195 darbe yaşadı. 500 yıldan uzun zamandır yağmalanan coğrafyada; Potosi’deki gümüşten geriye kalan tek şey çorak topraklar; güherçile yağmasından geriye kalan da aynı; ve dahası Bolivya’nın denizi bile yağmalandı, denize olan kıyısı Şili tarafından uzun yıllar işgal edildi. 1999 yılında 0.2 trilyon metreküp sanılan doğalgazın aslında 1.9 trilyon metreküp olduğu ortaya çıktığından beri Bolivya kaynayan bir kazan adeta. Bolivya’nın tarihi bir bakıma Latin Amerika’nın da tarihi aslında; Latin Amerika tarihi ‘ülkelerinin bağımsızlığı bir avuç azınlık tarafından daha kurulurken gasp edilmiş; kıtanın tamamındaki ilk anayasaların istisnasız tamamı siyahları, yerlileri, kadınları ve genel olarak yoksulları dışarıda bırakarak oluşturulmuş’(1) ezilenlerin tarihidir bir bakıma. Şimdi ezilenler, tarihlerini tahayyül ettikleri gibi yazmaya soyunuyorlar.
2006 yılında Evo Morales Bolivya’nın başkanı olarak geri döndü, bir yıl sonra parlamentoya ilk yıllık raporunu sunarken kendisini eleştirenlere “tedirgin olsunlar çünkü bu değersiz yerli görevine devam edecek” dedi. Morales beş yıl önce kendisini parlamentodan kovanlara bu yanıtı verirken meclis binasının dışında onu kutlamak için binlerce köylü ve işçi bekliyordu. Morales’in bu sözlerinden sonra ona diktatör diyenlerin asıl korkuları, dışarıda bekleyenlerin sözcüsünün içeride onlara Bolivya’nın asıl sahiplerinin kimler olduğunu ilan etmesinden kaynaklanıyordu.

Öbür tarafta komşu Venezüella’da yaşananlar da Bolivya’dan farklı değil. 1998 seçimlerinde yüzde 56 oy oranıyla devlet başkanlığına gelen Chavez; 2000 yılında oy oranını yüzde 60’a çıkardığında arka bahçesini düzenleme niyetindeki ABD’nin bildik alaşağı etme taktiği bu kez işe yaramadı ve ordunun üst kademeleri tarafından yapılan Amerikancı darbe, halkın etkili karşı çıkışı ve ordunun alt kesimlerini de peşinden sürüklemesiyle kısa sürede püskürtüldü. Talihsizliği tanrıya uzak ABD’ye yakın olmak olan bu topraklardaki insanlar ‘şeytan’ın bacağını kırdı. Aralık 2006’da yapılan seçimlerle geniş kitlelerin desteğini altı yıl için daha alan Chavez, yemin törenindeki konuşmasında Bolivarcı sosyalizmi yapılandırma amaçlı yeni bir devrenin başladığını söylerken devrimin ana hatlarını da açıklıyordu: ‘özelleştirilen her şey kamulaştırılacak’.

Venezüella ve Bolivya’da halk, mevcut iktidarların desteğiyle sahibi olduğu tüm kaynakları birer birer geri alıyor. Bolivya; geçen yıl 1 Mayıs’ta petrol ve doğalgazın kamulaştırılacağını açıklayarak ülkedeki toplumsal dönüşüm sürecini başlatmıştı. Devlet Başkanı Morales, Entel adlı şirkete ait hisselerin yüzde 47’sinin devlet tarafından kontrol edilmeye başladığını duyurdu. 1995’te dönemin neoliberal hükümeti tarafından özelleştirilen telekomünikasyon sektörünün, bu yıl 1 Mayıs’ta da geri kalan hisseleri kamulaştırılıyor. Venezüella yeni ve alternatif bir ekonomik model denemesine başlıyor. Chavez geçen ay; “Kuzey Brezilya ve Meksika’nın çeşitli bölgelerinde uygulama alanı bulan, bölgesel ölçekte yeni ve gelişkin sosyal, ekonomik ve politik ilişkilerin gelişmesini sağlayacak bir model üzerinde çalışıyoruz. Ürünlerin takasına dayanan ya da mevcut pazar ilişkilerinin dışında alternatif bir ekonomik ilişki belirli bir alanda ya da belirli bir süre içinde uygulanabilir.” açıklamasını yaptı. Öte yandan aynı Venezüella yeniden yapılandırmanın diğer ayağının da IMF ve DB’na rest çekmekten geçtiğinin farkındaydı. 15 Nisan’da Venezüella’nın maliye bakanı ‘Venezüella artık özgür ve bağımsız bir ülke. IMF olmadan ekonomik büyüme ve sosyal programların bir arada götürülebileceğini tüm dünyaya gösteriyoruz. Venezüella 2012 yılına kadar ödemesi gereken borçlarının tamamını ödedi. DB ve IMF’deki sayın baylar bayanlar; hoşçakalın’ diyordu.

Bolivya’nın öz kaynaklarını, özellikle de doğalgazın denetimini ele geçirmek isteyen kitleler Morales’den önceki iki cumhurbaşkanını bu yüzden devirmişti; petrol ve doğalgaz yataklarının kontrolü için asker göndermek isteyen Morales’e Bolivyalıların yüzde 90’ı destek verdi. Elde edilen doğalgaz gelirini dağıtmak için yerlilerin lideri ülkenin her köşesini dolaştı. Büyük toprak sahiplerinin karşı çıkması ve paramiliter gruplar kurmasına rağmen, Morales halktan aldığı destekle toprak devrimini sürdürmekte kararlı.

Morales ve Chavez iktidarlarına en iyi niyetli ifadeyle temkinli yaklaşanlardan diktatör olduklarını iddia eden ve iki ülkenin de kaderini Chavez ve Morales’in kişiliklerinde açıklamaya çalışan eğilimlere verilen yanıtların ilki bizzat bu ülkelerdeki halkların devrimci reflekslerinden gelirken, diğeri de Brezilya’nın topraksızlarından geliyor. Sol gösterip sağ vuran Lula şimdi ülkesinde topraksız tarım işçileri hareketinin baş hedefi. Topraksızlar ‘Neoliberalizmin; sömürünün ve daha çok fakirleşmenin adı olduğunu söylüyor, Lula’nın yerine getirmediği vaadlerini gerçekleştirmenin de Lula’yı kendi elleriyle devirip yollarından çekmekle mümkün olduğunu söyleyebiliyorlar.’(2)  Brezilya’nın topraksızları, iktidarın halkın isteklerinin karşısında konumlanıp sistemle uzlaştığında olacakları öğretiyor bize bu günlerde. ‘Topraksızların Kızıl Nisan’ı’ adını verdikleri eylemlerinde binlerce topraksız köylü ülkenin değişik bölgelerinde karayollarında barikatlar kurdu, büyük toprak sahiplerinin çiftliklerinin işgali sürüyor. 11 yıl önce bir protesto gösterisi sırasında 19 tarım işçisinin polis tarafından öldürülmesinin yıldönümü olan 17 Nisan’ın topraksızlar için önemi büyük.11 yıl sonra yine bir 17 Nisan’da işgal edilen topraklar kolektif tarafından organik tarım arazileri haline getiriliyor; başkent Brasilia’ya uzanan uzun yürüyüşlerinde topraksızların dillerinden düşmeyen şarkılarının nakaratı ‘sadece biz topraksızlar, dünyayı yeniden yaratırız’.

Ne salgınlar, ne tufanlar ne de yüzyıllardır süren sömürü… hiçbiri insanca bir yaşam isteğini, yaşamın ölüm karşısındaki dayanıklı üstünlüğünü kırmayı başaramıyor. Yoksulların uyanışına tanıklık ediyoruz Latin Amerika’da demiştik bu sayfalarda; çok değil iki ay önce. Brezilya’nın topraksızları uyanıp uzun yürüyüşlerine başlamışlar; Bolivya’nın bağrından koparılan yerlileri şimdi oranın yasa koyucuları; hem işçileri, hem çocukları. Dışarıda, dünyanın bir ucunda bahar mevsimi yaşanıyor şimdi, güneyin baharı yeni bir yaşamın adım adım nasıl filizlendirileceğini öğretiyor. Geçen yüzyılın en gelişmişleri vahşeti ve sömürüyü bu yüzyıla taşırken en yoksullar, topraksızlar ve yerliler yaşamın bir ucundan asılmaya başladılar artık; gerisi gelir elbet. İzlediklerimiz düşen ilk cemreler gibi. Dünyanın başka başka yerlerinde topraksızız, yoksuluz ve yerlisiyiz yüzyıllardır yaşadığımız toprakların… Üst üste koyduğumuzda ne kadar da çokuz ve yaşam doluyuz! Kuşkuya ve yağmaya karşı yanıtımız yaşamdır. Ve yeni yüzyıl ne çok yeni yaşama gebe… vamos bien… iyi gidiyoruz.

Kaynaklar:
1-Eduardo Galeano, ‘Bolivya’nın İkinci Kuruluşu’  www.latinbilgi.net
2-www.dunyaninsokaklari.org{jcomments on}