Gericiliğe karşı kim mücadele eder?

 

Yarınlar

AKP karşıtı cephe, bir kitle hareketinin potansiyeline olan geleneksel yabancılığının da etkisiyle, kitleleri politik aktörler haline getirmekten çok onları takım taraftarlarına çeviriyor ve gerçek bir kitle inisiyatifinden çekiniyordu. Çankaya ‘son kale’ydi. Gericiliğe bırakılamazdı. Ancak bu engelleme kitlelerin gücüyle değil devlet makamında gerçekleşmeliydi. Başka bir politik önderlik tarafından etkili bir muhalefete çevrilebilecek birikim, ulusalcı/sosyal demokrat çevrelerce alışıldık bir biçimde sönümlendirildi.

apo_antCumhurbaşkanlığı seçimlerine odaklanan Türkiye siyaseti, Nisan ayını karşılıklı gövde gösterileriyle geçirdi. Mayıs ayına ise tartışmanın taraflarının heyecan yaratan bir restleşmesiyle giriyoruz. 27 Nisan Cumartesi gecesinden itibaren bütün siyaset erbabının halkı iki taraftan birine katılmaya zorlamasına ve bu tercihin niteliğine ilişkin sürdürdükleri ısrarlı propagandaya rağmen tartışmanın tarafları demokrasi yanlıları ile darbeciler değildir. Hele ki bağımsızlıkçılar ile işbirlikçiler hiç değildir. Tartışma Çankaya’nın kimin elinde kalacağı noktasında düğümlenmektedir, ancak halihazırda bu soruya verilen hiçbir cevap Türkiye halkının lehine değildir. Son olarak, bu kavganın herhangi bir kutbun kesin galibiyetiyle bitmesi Türkiye emekçilerinin tamamen aleyhinedir.

14 Nisan mitingi tarihin bir dönemeci midir?
Cumhurbaşkanlığı tartışmasında, istikrarı gözetenlerin iyimser beklentisi, CHP/Ordu çevrelerinin hassasiyetlerinin dikkate alınarak, daha ılımlı bir aday gösterilmesi ve parlamentoda cereyan edecek göstermelik bir muhalefetin ardından köşkün yeni sahibinin belirlenmesiydi. AKP’nin kendi iç sorunlarının etkisiyle bu burjuva konsensüse uygun bir aday bulamaması, uzunca bir süre adayın açıklanamamasına yol açtı. Bu tedirginlik anında AKP karşıtı cephenin en etkili çıkışı hiç şüphe yok ki 14 Nisan mitingidir.

14 Nisan’ın ortaya çıkardığı birinci olgu, toplumda AKP karşıtlığının ve bu dolayımla da olsa ABD ve AB karşıtlığının kayda değer bir taban bulması, laiklik hassasiyeti ile tutarlı olmasa da bir anti-emperyalist duyarlığın belirli bir ortak zemine kavuşmuş olmasıdır. Bu nedenle de normalde içi boşaltılmış bir laiklik talebini tereddütsüz sahiplenecek olan liberaller, 14 Nisan’ı kaygıyla izlediler. Ertuğrul Özkök, soğukkanlılığını koruyanlardan birisi olarak itiraf ediyordu. (İtiraf Özkök’ün neredeyse tek konuşma biçimidir) Mitinge o kadar büyük bir kalabalığın katılmasına şaşırmıştı. Özkök, Avrupa Birliği’nden yanaydı. Konuşmacılar, karşıydı. O küreselleşmenin, Türkiye gibi ülkelerin yararına olduğuna emindi fakat konuşmacılar, küreselleşmeye çok öfkeliydi. Özelleştirmeden yanaydı. Konuşmacılar, özelleştirmeye karşıydı. ABD’nin bazı uygulamalarına kızıyor, ama Amerika düşmanı değildi. Konuşmacılar ise hem Amerika hem Avrupa düşmanı havadaydı. Özkök şaşırmıştı çünkü “Türkiye’de ‘laik hassasiyeti’ olan insanlar sadece Nişantaşı sosyetesinden ibaret” değildi. Ertuğrul Özkök, itirazlarını saklı tutmak kaydıyla, kendilerine ‘modern’ halka ‘İslami’ bir yaşam tarzını reva gören liberal burjuvazinin sözcüsü olarak mitingin kalabalık olmasından memnundu. Lûtfetti, Nişantaşı’nda ikamet etmeyenler de başı açık dolaşabilir.

Hasan Cemal ise soğukkanlılığını koruyamadı: “Avrupa Birliği’ne, Amerika’ya, IMF’ye lanet yağdırılıyor. ‘Küreselleşme’ye, ‘emperyalizm’e karşı Tam bağımsız Türkiye! sloganları atılıyor öylesine bir Türkiye görüntüsü çiziliyor ki, Amerika’yla dostluk ve ittifak ilişkilerini savunan, AB üyeliğinden yana olan, Pazar ekonomisiyle, özelleştirmesiyle, yabancı sermayesiyle dışa açılmayı benimsemiş herkes sanki işbirlikçi ve vatan haini...”

Ancak mitingin liberallerde yarattığı tedirginliğe rağmen, halkın AKP karşıtı birikmiş tepkisinin akıtıldığı vadi, denize ulaşmaktan hayli uzaktı. Mitingi düzenleyenler arasındaki ciddi ‘münakaşa’yı kazanarak kürsüyü denetleyen ‘sol ulusalcı’ eğilimin, AKP ve emperyalizm eleştirisi; somut, uygulanabilir ve halka sunulabilir bir siyasi talebe dönüşmedi.  Kitleler, düzenleyenlerin beklentilerini de aşan bir tazyikle alanı doldurmuş ancak sürecin devamına ilişkin bir eylem programından yoksun bırakılmıştı. AKP karşıtı cephe, bir kitle hareketinin potansiyeline olan geleneksel yabancılığının da etkisiyle, kitleleri politik aktörler haline getirmekten çok onları takım taraftarlarına çeviriyor ve gerçek bir kitle inisiyatifinden çekiniyordu. Çankaya ‘son kale’ydi. Gericiliğe bırakılamazdı. Ancak bu engelleme kitlelerin gücüyle değil devlet makamında gerçekleşmeliydi. Başka bir politik önderlik tarafından etkili bir muhalefete çevrilebilecek birikim, ulusalcı/sosyal demokrat çevrelerce alışıldık bir biçimde sönümlendirildi.

Bu mekanizma da tipiktir. Fiilen 12 Eylül dönemini sona erdiren 89 Bahar eylemlerinin, SHP’nin yerel seçim zaferine yol açması ve ardından dağıtılması, Susurluk karşıtı tepkinin tencere tava gürültüsü içinde boğularak eritilmesi örneklerinde de görüldüğü gibi, sosyal demokrat barikat, ilerici bir potansiyel taşıyan her dalgalanmayı, önce gazını alarak ardından işi ehline bırakması gerektiğini vaaz ederek etkisizleştirmişti. 14 Nisan’la ilgili program önceki örneklerden farklı değildi. Mitinge katılanlar tarihi bir olayın içinde yer aldıklarını düşünseler de… Mitingde yer alanlar kendi kalabalıklarından coşkuya kapılarak bağırıyordu: “Tayyip baksana/Kaç kişiyiz saysana”. Tayyip elbette saydı.

AKP cephesi, mitinge olan katılım kadar, verili politik önderliği de dikkate alarak bu cephede onu daha fazla taviz vermeye zorlayacak bir direncin var olmadığına kanaat getirdi. Artık Türkiye’de işlerin bugüne kadar gittiği gibi gitmeyeceği şeklindeki yersiz inanç, AKP’nin cumhurbaşkanı adayını belirlerken, miting öncesindeki tarzını zerre kadar değiştirmemesiyle tamamen hükmünü yitirdi. Mitinge katılarak gericiliğe ağır bir darbe indirilmesine katkı sağladıklarını düşünenler, gerçek bir darbe indirilmesini engelleyen bir gösteride figürasyon yapmış oldular.

Gül’ün adaylığının ardından...
Cumhurbaşkanlığının, o sıfatı üstlenecek kimsenin eşinin türban takıp takmamasından çok daha farklı önceliklere bağlı olduğunu bilen AKP, iç ve dış hakim sınıfların neredeyse tümünün rızasını almış bir ismi, Abdullah Gül’ü aday olarak gösterdi. Medya bütün kanalları ve günlük gazeteleri ile Abdullah Gül’ü selamladı. Süratle Abdullah Gül’ün gülücükler dağıttığı fotoğraflar gazetelerin ilk sayfasını kapladı, televizyonlar Gül belgeselleri yayınladılar.

TÜSİAD Abdullah Gül’ün, uzlaşmacı kişiliğiyle, görevini milletin bütünü kucaklayan, Cumhuriyet’in temel ilkelerini, toplumsal uzlaşmayı ve demokratik meşruiyetini gözeten bir anlayış çerçevesinde sürdüreceğine inanıyor, “bu son derece hassas ve sorumluluk isteyen görevde kendisine başarılar” diliyordu. Alarko Şirketler Topluluğu Genel Koordinatörü Ayhan Yavrucu, “uluslararası ilişkilerde tanınan Abdullah Gül’ün AB’yi iyi bilen ve uzun yıllardır siyasetin içinde olan bir kişi olarak cumhurbaşkanlığı adaylığının her açıdan olumlu yansımaları olacağını” bildiriyor, İstanbul Sanayi Odası (İSO) Yönetim Kurulu Başkanı Tanıl Küçük, “Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığının, Türkiye’nin huzuruna, siyasi ve ekonomik istikrarına katkı sağlamasını” diliyordu. Güler Sabancı, “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’nin istikrarı için göstermiş olduğu olgun ve örnek demokratik tavır nedeniyle” kutlamakta sakınca görmedi. “Sayın Gül’ün adaylığı hayırlı olsun” diyen Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu “bir tornacının çocuğunun da cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecine” gelebilmesinin demokrasinin kazanımı olduğuna dikkat çekiyordu. Tabii bir de “son bir aydır unutmuş olduğumuz ekonomiye dönmemiz gerektiğini” hatırlatıyordu. Burjuvazi, türban geriliminden önce düşünmesi gereken daha önemli meseleler olduğunu aklından hiç çıkarmadı.

ABD “Türkiye’de cumhurbaşkanlığı görevini en iyi yerine getireceği düşünülen kişinin, bu makama seçileceği”ni biliyordu. AB ise Gül’ün adaylığından duyduğu memnuniyeti daha açık sözlerle ifade etti. AP-Sosyalist Grup Başkanvekili Jan Marinus Wiersma “Gül’ün adaylığı olumlu bir sinyal, Dışişleri Bakanı olarak çok aktif bir isimdi. Avrupa’yı çok iyi tanıyor, biz de onu yakından tanıyoruz. Bu büyük bir avantaj olabilir. Köşkte AB yanlısı bir cumhurbaşkanı pozitif bir imaj yaratır” açıklamasını yaptı. AB-TBMM KPK Eşbaşkanı Joost Lagendijk’in ağzı kulaklarındaydı: “Çok mantıklı ve akıllıca bir karar. Gül, 2002 yılında reform sürecinin hızlandırılmasında itici bir güç oldu. Sezer Cumhurbaşkanı olarak, ülkedeki reform sürecini yavaşlatmaya çalışmıştı. Gül’ün uluslararası platformdaki iyi bir imajı sayesinde, Türkiye dışarıda da çok iyi temsil edilecektir. Eşinin başörtüsü takmasının bir sorun olmasını beklemiyorum. Başörtüsü, Türk yaşamının bir parçası.”

Türbana odaklanmış sığ muhalefetin, burjuvazinin geniş bir mutabakatla onay verdiği adayın karşısında itirazını uzun süre koruyamayacağı düşünülüyordu. Ulusalcı cephenin son çare olarak sahaya sürdüğü kuvvetlerin güçlü mitingleri, AKP’yi frenlemekten uzaktı. Bu noktada TSK’nın sert muhtırası yayınlandı. ODTÜ Rektörü Ural Akbulut metnin internette duyurulmasından ilham alarak olayı “e-darbe” olarak adlandırdı.

Muhtıra sonrası konumlanma
Muhtıra’nın TSK’nın alışıldık üslubundan farklı olduğu doğrudur. TSK’yı bir “B Planı”ndan yoksun bırakarak kesin bir hesaplaşmanın içine soktuğu da doğrudur. AKP’yi bir anda ‘demokrasi şampiyonu’ ve TSK’yı da sinirlerine hâkim olamayan saldırgan bir güç haline getirdiği de doğrudur. Bu gibi noktalara işaret ederek muhtıranın gerçekten TSK’nın planlı bir teşebbüsü mü yoksa provokatif bir eylem mi olduğunu tartışmak bize düşmez. O TSK’nın sorunudur. Kaldı ki TSK’nın da homojen olmayabileceğini, daha atak unsurların öne çıkmış olabileceğini kabul etmekte de bir sakınca yoktur. Bunların hiçbiri de muhtıra sonrası politik ortamı farklı bir gözle ele almayı gerektirmez. TSK bir muhtıra yayınlamış, bu tartışmalarda taraf olduğunu ve laikliğin kesin savunucusu olduğunu ilan etmiş, gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacağını duyurmuştur.

Muhtıranın ortaya çıkışındaki garipliklere dikkat çekerek yapılan ‘komplo’ odaklı tahliller, saflaşmanın niteliğini ve olası gelişmeleri açıklama yeteneğinden yoksundur. Kaldı ki bir komploya çok gerek duyulmayacağını bugünkü komuta kademesinin takipçisi olduğu kabul edilen 28 Şubat geleneğinden emekli general açıklamaları ortaya koymaktadır. Erzurum konuşmasıyla ünlenen emekli Tümgeneral Osman Özbek “Sayın Büyükanıt, yasal görevini yerine getiriyor. Şimdi Erdoğan’ın yapacağı şey, adayını geri çekmesidir. Silahlı kuvvetler çok kararlıdır ve asla ödün vermeyecektir” açıklamasını yaparken, Emekli Orgeneral Hurşit Tolon “Nasıl yorumlanırsa yorumlasınlar. Kimi açıklama diyor, kimi yarı muhtıra diyor, kimi ılık, kimi soğuk diyor herkes bu açıklamada nasibini almıştır. Nasıl anlıyorlarsa öyle algılasınlar. Anlayanlar da anlamayanlara anlatırlar” ifadeleriyle metni sahiplenmiştir.

ABD kimin üstte kalacağı belli olana kadar köşeli bir açıklama yapmayarak kontrollü bir tutum takındı. ABD Dışişleri Bakanlığının Avrupa Dairesi sözcüsü Terry Davidson “ABD, Türkiye’nin laik demokrasisinin anayasal süreçlerini destekliyor” diyerek krizin sonunda ortaya çıkabilecek her ihtimali kendine yontmaya elverişli bir pozisyona yerleşti. AB ise Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn’in ağzından “Cumhurbaşkanlığı seçimi TSK için bir demokrasi sınavıdır. TSK demokrasiyi seçilmiş hükümete bırakmalı” açıklamasını yaparak, AKP’ye arka çıktı. ABD’nin her iki sonucu da tehlikesiz gördüğü, AB’nin ise TSK’nın öne çıktığı bir politik inisiyatiften rahatsız olduğu anlaşılıyor.

Muhtıranın yayınlanmasından itibaren sahne alan köşe yazarları AKP’nin hata yaparak gerilimi tırmandırdığını ve bir toplumsal uzlaşmaya olanak bırakmadığını söyleyerek, TSK’nın sert uyarısından gereken sonucu çıkardıklarını gösterip erken seçim çağrısı yaptılar. Bu saatlerde televizyon yayınları, bir imza kampanyası gibi, her katılımcıdan sonu erken seçimle biten demeçleri alarak çok sayıda ismi seçim torbasına doldurdu. Cemil Çiçek’in açıklamasından önce Nazlı Ilıcak ve Mehmet Altan dışında açıkça hükümeti destekleme ‘cesaret’i gösteren olmadı. Burada şaşırtıcı bir yön yok. Hükümet kanadının açıklaması ise beklenenden çok daha fazla cesaret içeriyordu.

Cemil Çiçek açıklamasına “Genelkurmay, hükümete bağlıdır, hükümetin emrindedir” diyerek başladı ve devam etti. “Türkiye’nin her sorunu, hukuk kuralları ve demokrasi içinde çözülecektir. Aksi bir düşünce ve tutum, asla kabul edilemez. Herkese ve her kuruma düşen görev, bu sürecin işlemesini kolaylaştırmaktır.” AKP darbe olasılığını gerçekçi bulmadığını ve muhtıraya teslim olmayacağını ilan etti. Muhtıra ile başlayan süreç bir balans ayarı olmaktan devlet içindeki kliklerin restleşmesine dönüşmüştü.

Gericiliğe karşı kim mücadele eder?
Türkiye’de halkın gericiliğe karşı mücadele etmek zorunda olduğu, gericiliğin püskürtülmesinin zorunlu olduğu ne kadar açıksa, bu mücadelenin TSK eliyle yürütülmesinin o kadar olanaksız olduğu da açıktır. Türkiye’de gericilik halkın İslamiyet’e rücu etmesinden kaynaklanmıyor. Gericilik, emperyalizme bağımlılığın ürünlerinden birisidir. Emperyalizmle hesabı kesmeyen gericilikle de kesemez.
Gericilik, emekçileri ve solu etkisizleştirmenin, sistemi tehdit edebilecek halk potansiyelini dizginlemenin en temel araçlarından biri olarak burjuvazi tarafından çoğu zaman TSK eliyle güçlendirildi. Kendisini laikliğin teminatı olarak takdim eden ordunun, emekçilerin güçlendiği koşullarda komünizme karşı din parolasıyla hareket ettiği, Kürt halkı üzerindeki denetimi ayetli hadisli bildiriler dağıtarak tesis etmeye çalıştığı unutulamaz. 28 Şubat sonrasında bir kampanyayla açığa çıkarılıp şefleri etkisiz hale getirilen Hizbullah’ın Çevik Kuvvet eğitim merkezlerinde yetiştiği gizli bir bilgi de değildir.

Emekçi düşmanlığıyla laiklik talebi aynı bünyede barınamaz. Bu nedenle son 10-12 yıldır da ordu merkezli laiklik çıkışları, toplumun yoksullarını gericilerin arkasına itmekten başka bir sonuç vermemiştir. Peki gericiliğe karşı mücadele emekçiler olmadan olanaksızsa, bu mücadele içinde ordunun yeni neresidir? Soyut, varsayımsal bir ordunun değil de dünya sermayesiyle çok yönlü ilişkilerini kem gözlerden sakınan gerçek ordunun yeri, onun politik hareketinin asıl belirleyeni olan sermayenin yanıdır.

TSK’nın teşebbüsleri gericiliği püskürtmediği gibi, gericiliğe karşı biriken ilerici enerjinin topraklanmasına yol açıyor. Türkiye’de orta sınıf kolaycılığına müsait bir zemin yok. Laiklik, kendisini onun güvencesi sayan kurumlarca emekçilerden esirgenerek korunabilecek bir şey değildir. Nasılsa ordunun izin vermeyeceği rahatlığıyla köşesine çekilen ya da resmi bayram günlerinde Anıttepe’ye biriken orta sınıf laikliği, yerel gericiliğe karşı mücadeleyi emperyalizme karşı mücadelenin bir unsuru olmaktan çıkararak kimi zaman, gericilikle olan iç hesaplaşmasında emperyalizmi yardıma çağırmaya kadar gidebilmektedir. Şimdi bu orta sınıfın, Türkiye’de kaç kişinin başında türban olduğunun ABD’nin hiç umurunda olmadığını, AB’nin bu orta sınıf kabusunu Türkiye’nin yaşam biçimi saydığını gördüğünde gözleri yaşarıyor mu? Yaşarsın.

Ancak emekçiler, onları kuşatan zinciri kırmaya başladıklarında, o zincirin halkalarından birisi olan şeriatçılığı yerle bir edebilir. Zincirin halkaları kadar, birbirine yaşamsal bağlarla bağlı olan emperyalizm ve şeriatçılık, ancak birlikte alaşağı edilebilir. Emperyalizme ve Türkiye halkını sefalete mahkum eden bölüşüm sistemine itiraz etmedikten sonra Çankaya’ya çıkacak AKP’linin zevcesinin türbanına kafayı takmak son derece ‘kozmetik’ bir muhalefet olarak görülmelidir. Türbanın yükselişi bu sistemin ürünüdür. Bu nedenle türbanla değil ABD’yle dövüşmek zorunludur. Türban üzerine bir muhalefet inşa edip Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı çıkmak Evren’in, Özal’ın, Demirel’in oturduğu makama haksızlık etmek olur. Gül de bu koltuğa yakışır. Laiklik bir sınıf mücadelesi olarak gündeme gelmedikçe Abdullah Gül’ün kendisi mini etekle de gezse, bunun yüreğimize su serpmesi için hiçbir nedenimiz olamaz.

TSK’nın muhtırası AKP’yi değil AKP karşıtlarını sıkıştırıyor
AKP, Anayasa Mahkemesi tarafından hangi karar verilirse verilsin ve Kasım başında yapılması gereken normal seçimler kaç ay öne çekilirse çekilsin, 28 Şubat’tan gerekli dersleri çıkarmış kadrolarıyla, bu süreci gelecekte bir politik başarı için kullanma yeteneğine sahiptir. AKP’nin bu krizden en fazla gerileyerek çıktığı durum, eğer Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılamadan bir erken seçime gitmek ise bu sonucun bir dibe vurma olarak görülmesi son derece zordur. AKP’nin temsil ettiği klik, belki devlet aygıtı üzerinde neredeyse tam bir tekel kurma şansını yitirmiş görünecektir. Ancak parlamento çoğunluğu, hükümetin elde tutulması ve Çankaya Köşkü’ne ‘ekipten’ birinin çıkarılması yine de devlet üzerinde bir tekel anlamına gelmediği, tüm bu mevzileri ele geçiren kuvvet her stratejik adımında burjuvazinin diğer kesimlerini dikkate almak zorunda olduğu için, bu noktanın bir miktar gerisi pekâlâ kabul edilebilir. Peki, eğer AKP sıkışmadıysa, krizin hareket kabiliyetine asıl darbe vurduğu kesim kimdir? Muhtıradan yaklaşık 36 saat geçtikten sonra açıkça görünüyor ki darbeci ithamlarına maruz kalmamak için elden geldiğince dikkatli davranan AKP karşıtı dinamik, kendisini gerçek bir cendere içinde bulmuştur. Çağlayan mitinginin konuşmacılarından olan Necla Arat’ın mitingin tutumunu “ne şeriat ne darbe tam demokratik Türkiye” ifadesiyle özetlemesinin altı çizilmelidir. Mitingin “Şeriata hayır, yaşasın Laik Cumhuriyet” olarak duyurulmuş temel sloganı, muhtıradan sonra revize edilmiştir.

Sosyalist sol içinde de geniş ölçüde rağbet edilmiş olan, 14 Nisan mitinginin “faşist/faşizan” olduğu yönündeki tahlillere rağmen gerçek, o mitingin kitlesinin sol/sosyal demokrat bir politik profile sahip olduğu, AKP karşıtlığını ilerici bir yönde genişletme potansiyelini güçlü bir biçimde taşıdığıdır. Tam da bu kitlenin sözünü ettiğimiz politik niteliği, bu kitlenin askeri darbelere yönelik son derece olumsuz bir tutumu sahiplenmesine yol açmaktadır. Kendi haklılıklarına tereddütsüz bir güven duyarak öne çıkan ve verili önderlikleri zorlayan bu kitleler, bir muhtıra gölgesi altında ne yapabilirler? Daha fazlasını kesinlikle değil, muhtemelen daha azını. Politik krizler tereddüt kaldırmaz. Gerçek bir politik hesaplaşma doruğuna çıktığında, kutuplar arasında bir güç dengesi varsa, tereddüt gösteren kaybeder. İşte 27 Nisan muhtırası, AKP karşıtı kitle dinamiğinin içine bu tereddütü aşılayarak, somut Cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmasının sonucu ne olursa olsun, kitlelerin geriye çekileceği bir sürecin işaret fişeği haline gelmektedir.

Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek
Mesai saatlerini umursamadan harekete geçen tek ekip muhtıracılar değil. Muhtıranın muhatabı olan hükümetten daha çabuk organize olan ve sesini çıkaranlar arasında gencsiviller.net adresinden yayın yapan bir grup da var. Bilgi Üniversitesi merkezli oldukları rivayet edilen grubun, darbenin önüne geçmek için coşkulu bir ses tonuyla kaleme alıp imzaya açtıkları  “Direnme Taahhüdü” başlıklı metne ilk imza 28 Nisan 09:22’de atıldı.

“Genç”lerin damarında kan durmuyor elbette. Ancak bu liberal tantananın, özellikle AKP’nin kuzu kuzu seçime gitmeyeceğini açıklamasından sonra güçleneceğini öngörmek tahlil bile sayılmaz. Zaman ve Yeni Şafak’tan başlayarak Radikal ve Birgün’e kadar, TSK’nın karşısında AKP’ye kol kanat germek gerektiğini yazacak köşe yazarına sahip olmayan kaç günlük gazete vardır? Hangi sermaye çevresi demokrasinin önceliği konusunda bir iki laf etmeyip çağdaş uygarlığa olan sadakatine gölge düşürür?
Burjuvazinin, siyasal programının AKP’ye ihale edilmesinden genel olarak memnun olduğu hatıra getirilirse ve diğer tarafta AKP’yi emekçiler nezdinde meşrulaştırmak zorlaşırken bu demokratizm neye hizmet ediyor? Demokrasiden başka her şeye… Milliyetçi terörün liberalizm tarafından anti-emperyalizmin zayıflatılması için bir umacı olarak kullanılmasına benzer bir biçimde, ‘darbe’ korkusu da seçimle gelen her şeyin kutsanması için kullanılıyor. Halkın gerçek politik tartışmadan uzaklaştırılarak, “darbe olmasın da ne olursa olsun” hattına geriletilmesi, bu konjonktürde liberallerin en önemli saldırısıdır.

Son birkaç yılda emperyalizm işbirlikçisi-liberal politikanın halk içinde savunulmasını zorlaştıran önemli gelişmeler yaşandı. ABD ile birlikte Ortadoğu’ya saldırmanın en utanmaz savunucuları bile, Irak’ta direniş ortalığı kavurdukça ve emperyalist işgalin Türkiye’ye olan faturası açığa çıktıkça utanmaya başladılar. AB sürecinde yaşanılan hayal kırıklığı, “herkes AB’ye girmek istiyor statükonun bekçileri engelliyor” palavrasını yerle bir etti. Bugün halk içinde AB’yi savunmak, çocuk pornosunu savunmaktan daha kolay değil. IMF-DB tarafından dikte edilen iktisadi programlar, her tutanın elini yakıyor. İşte bu ahval ve şerait içinde liberaller açısından “darbeye karşı demokrasi”den daha güzel bir sahne düşünülemez. Bu liberal propagandaya kanmak, hele ki kendisini solcu sayanlar açısından, ABD’nin Irak’a demokrasi götürmekte olduğuna inanmaktan farksızdır.

Darbeye karşı mı mevzilenmek gerekir? Eğer gerçekten bir darbe ihtimali varsa, evet. Ancak bir askeri darbenin, emekli subay fantezilerinden çok uluslararası ve ulusal güç ilişkileri çerçevesinde olanak kazandığını/gerçekleştiğini hatırlarsak, bir darbenin eşiğinde durduğumuzu düşünmek son derece zordur.

Daha fazla politik güç talep eden her general kümesi, canı istediğinde darbe yapamaz. Sadece Türkiye’de değil. En muz cumhuriyetinde bile askeri darbeler emperyalistlerin iznine, rızasına ya da talimatına bağlı olarak gerçekleştirilir. İstisnai bir durum olarak ulusal ölçekte güç dengesini lehine gören bir kuvvet, uluslararası durumun yaratacağı göreli özerklik çerçevesinde iktidarı almayı deneyebilir. Ancak bu ihtimal gerçekten istisnaidir ve ABD’nin henüz küresel ölçekte bir rakipten yoksun olduğu bugünkü koşullarda Amerikancı bir hükümeti devirme cüretini gösterecek odağın gerçekten gözünü karartması gerekir.

Daha çok istisnai olana benzeyen 27 Mayıs bir kenara bırakılırsa, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde, darbecilerin ABD güdümlü oldukları ve solu/emekçi halkı hedef aldıkları artık ilkokul öğrencileri tarafından da biliniyor. Darbe eğer sermayeye karşı bir halk hareketinin unsuru olarak gündeme gelmiyorsa (bir teorik ihtimal olarak bu durumu görmezden gelemeyiz) halka karşı bir sermaye hareketi olmalıdır. Bildiğimiz örneklerde de öyledir. Sistemin olağan işleyişinde ciddi tıkanmalar olduğunda, tıkanıklığın ‘zor’ kullanılarak açılması gerekir. Bunun için darbe yapılır. Yani darbe için bir tıkaç bir de açıcı tespit etmek gerekir.

Darbeye karşı mevzilenmek gerektiğini savunanlar, tıkacın ne olduğunu, neyin yolunu tıkadığını ve kimin açmak zorunda olduğunu da açıklamalıdır. Bugünkü politik saflaşmada tarafların birinin tıkadığını diğerinin açması türünden iddialardan çok, birlikte sıkıntısını çektikleri tıkanıklığı kimin açacağı tartışması yaşanmaktadır. ABD’yle iyi ilişkiler içinde olmak da AB’ye girmek de ortak hedeftir. Türkiye’de kapitalizmin yapısal engellerden kurtarılması gerektiği konusunda da ortak bir duyarlık vardır. Hükümetin son açıklamasına inanırsak laikliğin savunulması bile her iki odağın da temel görevleri arasında. O halde darbe değil ama bir diktatörlük tehlikesinden söz etmek daha doğru görünmektedir.

Türkiye kapitalizmi bir kriz sarmalına gömülmüştür ve politik gücü arasında paylaşan tüm klikler dünya sermayesiyle bütünleşme programına iman etmektedir. Bu programı uygulayacak bir iktidar, bugün bulunduğu pozisyondan daha ileriye halkın üzerinde diktatörlük uygulamadan gidemez. Bu diktatörlüğün TSK muhtıraları yoluyla ya da parlamento üzerinden yaratılmış bir siyasi tekel aracılığıyla uygulanması arasında emekçiler açısından kayda değer bir fark yoktur.

Gerilimin olası sonuçları
Sonuçta tümüyle egemenler arasındaki çelişmelerin açığa çıktığı ve emekçilerin tartışmanın bir kutbuna tezahürat yapmaktan öte gidemediği bu konjonktürde kriz, ilerici bir sonuç doğuramaz. İhtimallerden birisi AKP’nin kesin bir galibiyetle perdeyi kapatması ve bugüne kadar olduğundan daha da pervasız bir işbirlikçilik hattını hayata geçirmesidir. Diğeri, inisiyatifin tartışılmaz bir biçimde orduya geçmesi ve Amerikancı planların ordunun kaş göz işaretiyle siyasal partilerden sırası gelene yaptırılmasıdır. Sobanın üzerindeki kestaneyi hükümete aldırmak, böylelikle faturayı da parlamentoya kesmek, 1 Mart tezkeresi sırasında ordunun denediği ancak başarısız olduğu bir müdahale biçimidir. Sonuç olarak bu iki kutup arasında herhangi bir tarafın açık üstünlüğü, zararlıdır. Emekçiler müdahil olamadıkları bu gerilimde pat durumunun sürmesinde yarar görmelidir.

Beklenmesi gereken ikinci sonuç, 28 Şubat’ın ardından yaşanan bir arınmanın tekrarlanmasıdır. Kritik zamanlarda gerilim yaratarak burjuvazinin bir bütün olarak kriz yaşamasına yol açan Milli Görüşçülük, bu beceriksizlik geleneği, biraz daha tırpanlanarak, AKP’nin emperyalizm açısından iyice yağlanmış bir makine haline getirilmesi sağlanabilir. Hürriyet merkezli Arınç kampanyası tam da bu türden bir operasyona işaret etmektedir. “Genelkurmay Başkanlığı’nın, sert açıklamasıyla gerilen ortamın mimarı olarak bütün oklar, son dönemdeki çıkışlarıyla gelişmelere damgasını vuran TBMM Başkanı Bülent Arınç’a çevrildi” haberine “İşte her şeyi bozan” başlığı atan Hürriyet de kendi muhtırasını vermektedir. Arınç’ı kastederek “Merkeze yürümek, o mahalleye yerleşmek isteyen bir AKP, artık bu provokatörleri yakasından düşürmelidir” diyen Özkök, üslup bakımından Büyükanıt’a öğüt verebilir mi?

Burjuvazi iç tartışmalarını toplum sathına yayarken bir emekçi seçeneğinin var olmayışına güveniyor. Burjuvazinin ana damarı, mahallenin yeni sakinini ehlileştirmiş ve kabullenmiş görünüyor. Ayak direyenler için de bir orta yol bulunacaktır. Yani bu gerilimin ardından artık bıktırıcı olan “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sloganının tekrarlanması beklenmemelidir. Bir şeylerin eskisi gibi olmamasının tek koşulu, emekçilerin bağımsız inisiyatifinin sahneye çıkmasıdır.{jcomments on}