Cumhuriyet mitinglerinin ardından: Faşizm sanrısı ve demokrasicilik

 

Uğur Yıldırım

Klasik bir burjuva demokrasisinde devlet; tehlikeli bir kalkışma gördüğünde en işlevsel biçimde o kalkışmayı bastırır. Zaten devletin son 20 yılda yaptığı da budur. Dünyanın neresine giderseniz gidin bu iş böyledir.Geçtiğimiz aylarda Fransa’da banliyöler ayaklandığında devletin elindeki gücü hiç çekinmeden kullandığını hep beraber gördük. Ya da ABD’de işgal politikasını eleştiren güçlü mitingler organize edildiğinde…İşte burjuva demokrasisinin anlamı budur.

12_eyll114 Nisan ve ardından 29 Nisan mitingleri, hiçbir politik yapının kayıtsız kalamayacağı bir kalabalığın alanlara çıkmasına sahne olunca sol içinde de tartışılmaya başlandı. Bu tartışmada, ‘evet faşizm geliyor’ tahlilini yapan bazı sol çevreler, mitingin kendilerini hedef aldığı belirlemesiyle, hesabı 1 Mayıs’ta sormak gibi bir mevzilenmeye girdiler. Bu çevrelere göre 14 Nisan mitingi faşist bir darbe çağrıcılığı ya da darbe zemininin inşa edilmesi hamlesiydi. Bütün bu karmaşa içerisinde ilk tespit etmemiz gereken, faşizm kavramının her durumu kapsayacak derecede genişletilmiş olduğudur. (Zaten Türkiye’de epeyce zamandır gizli bir faşizm olduğu tespitini yapanlar da var.) Bu nedenle 14 Nisan ve 29 Nisan mitinglerini tartışmak için faşizm konusunda bir berraklık gereklidir.

Gerçekten faşizm mi yaşıyoruz?
70’ler Türkiye’si halk hareketinin yükselişi bakımından bir alt-üst oluş potansiyelini barındırıyordu. Dünya çapında devrim dalgasının geri çekilmesi ve neo-liberal programın öne çıkması, bu programı Türkiye’de uygulamaya niyetli olan burjuvazinin, işçi sınıfını ve solu püskürtmesini zorunluluk haline getirdi. Bu zorunluluğun sonucunda ABD’nin onayını da alarak ordu müdahalesi geldi. Askeri rejim emekçileri karşı koyma araçlarından yoksun bırakarak uluslararası sisteme entegrasyon ile birlikte neo-liberal uygulamaların önünü açtı. Halkın 15 yıldır elde ettiği bütün siyasi ve ekonomik kazanımlar bir bir geri alınmaya başlandı.

89 Bahar Eylemleri, 12 Eylül rejiminin fiilen sona erdiğini ilan etti. 89 yerel seçimlerinde de bütün büyük belediyeleri Erdal İnönü’nün SHP’si aldı. Artık bir dönem son bulmuştu. 91 başında gerçekleşen büyük madenci direnişi ve Zonguldak’tan binlerce insanın Ankara yoluna düşmesi, KESK’in kurulması, 95-96 öğrenci hareketi ve 3 Kasım 96’daki Susurluk kazasından sonra açığa çıkan tepki gibi önemli kitle hareketlenmeleri kalıcı başarılar kazanamadı. Bu yükselmeler örneğin 70’lerde yaşadığımız biçimiyle, bir süreklilik arz etmediler. Ortaya çıktığı dönemlerde bazı kazanımlar elde ettiler ve geri çekildiler. 28 Şubat’tan bugüne 10 yıllık dönemde de neredeyse kayda değer hiçbir halk hareketi oluşmadı. Hem de iki büyük ekonomik kriz patlamasına rağmen.

12 Eylül’den çıkış süreciyle birlikte gizli bir faşizm yaşadığımızı iddia etmek; hem 90’larla gelen Türkiye’yi, hem de burjuva demokrasisini anlamamak demektir. Ya da burjuva demokrasisinden çok fazla şey beklemek. Halk hareketi 12 Eylül sürecinden çıkışı sağladıktan sonra, Türkiye’de devamlılık arz eden bir yükselme yaşanmadı. Sistemin akışını kesebilecek denli güçlü bir muhalefet oluşmadı. Hakim sınıflar arasındaki dengeler de gelgitlere rağmen bozulmadı. Bu ortam burjuva demokrasisi için bulunmaz bir nimettir. Klasik bir burjuva demokrasisinde devlet; tehlikeli bir kalkışma gördüğünde en işlevsel biçimde o kalkışmayı bastırır. Zaten devletin son 20 yılda yaptığı da budur. Dünyanın neresine giderseniz gidin bu iş böyledir. Geçtiğimiz aylarda Fransa’da banliyöler ayaklandığında devletin elindeki gücü hiç çekinmeden kullandığını hep beraber gördük. Ya da ABD’de işgal politikasını eleştiren güçlü mitingler organize edildiğinde… İşte burjuva demokrasisinin anlamı budur. Zaten marksistler devlet mevzusuna esaslı bir açıklama getirmişlerdi: Burjuva devleti burjuvazinin baskı aracıdır, özel mülkiyetin koruyucusudur. Türkiye’de gizli bir faşizm yaşandığını iddia edenlerin, kendilerine yönelen devlet terörüne bakarak bu tespiti yaptığını söylemek yanlış bir değerlendirme olmayacaktır. Yoksa zaten hakim sınıfların 90’lardan sonra 12 Eylül benzeri bir faşist diktatörlüğe ihtiyacı kalmamıştı. Devletin nizami hali bu işleri çözmekte yeterliydi.

14 Nisan mitingi faşizmin ayak sesleri mi?
Demek ki şu an yaşadığımız Türkiye’de bir faşizmden bahsetmek doğru değildir. Peki ama bir faşizm tehlikesi mevcut mu? Böyle bir tehlike mevcutsa 14 Nisan mitingi bu sürecin ön belirtilerinden mi sayılmalı? Bu mitingi organize eden politik özneler fikri bakımdan kemalizm, ulusalcılık, milliyetçilik civarında dolaşan CHP, ADD gibi örgütlerdir. Elbette ordu bu mitingden memnundur ve bu hareketliliği AKP karşısında kullanacaktır. Ancak miting kontr-gerilla tarafından organize edilmemiştir. Mitingde kontr-gerilla parmağı arayanlara ‘hiç mi kontr-gerilla eylemi görmediniz?’ demek gerekiyor. Kontr-gerilla eylemleri daha çok Maraş Katliamı gibi olur. Bu eylem ise, AKP ve şeriat karşıtlığının, CHP-Ordu tarafından havuzlanması ve bu sayede kendi konumlarını güçlendirmesi anlamına gelmektedir. Tabii eylemi düzenleyenler açısından. Bir de olayın katılımcılar cephesi var. Eyleme katılanların, sosyal demokrat duyarlılığı olan, ulusalcı, milliyetçiliğe açık ancak sol düşmanı olmayan bir kitle olduğunu belirtelim. Gelir grubu bakımından en altın daha yukarısından orta sınıflara doğru bir yelpaze belirleyebiliriz. Ancak katılımcıların kesinlikle MHP ya da merkez sağ tabandan da olmadığını bilmeliyiz.
Miting siyasi vurgu bakımından, kemalizmle harmanlanmış ve eksik bir anti-emperyalizm içeriyordu. Alternatif oluşturacak bir solun yokluğunda, bu eksik anti-emperyalist duyarlılık olumlu bir mecraya akıtılamaz. Örneğin 60’ların ikinci yarısında böyle bir miting yapılsaydı, sola doğru bir savrulma yaşanabilirdi. Ancak bugün, gerçekçi olmak gerekirse, bu mitingin CHP’yi güçlendireceğini görmeliyiz. Ama daha fazlasını değil. Başka bir deyişle bu mitingin kitlesinin daha sağda bir siyasete yedekleneceğini düşünmüyoruz. Örneğin faşist bir darbeye... Zaten AKP ile CHP-Ordu arasındaki saflaşmanın da böyle bir yönü yok. Bu sürecin yaratacağı siyasi tansiyonunun düzeyi 28 Şubat sürecinin ötesine geçeceğe benzemiyor. Kriz bir süre sonra bir uzlaşma ile bitecektir.

Yanlış belirlenen cepheler
Sürekli bir faşizm tehlikesi var olduğu tespiti, solu gerçek siyaset düzleminde karşılığı olmayan cepheler kurmaya itiyor. Çünkü her konuşmanın başında besmele çeker gibi bahsedilen ‘yükselen faşizm’ vurgusu gerçek bir durumu anlatmamaktadır. Toplum içinde şovenist milliyetçi bir yükselme olduğu doğrudur. Bu yükselmenin gıdasını önemli ölçüde Kürt düşmanlığından aldığı da doğrudur. Barzani-ABD ilişkisi bu milliyetçiliğe söylemsel bir anti-emperyalizmin eklenmesine yol açıyor.  ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Barzani yönetiminin açık işbirlikçi tutumu bu tepkiselliği oluşturan önemli bir öğe olmuştur. Bu bilinç açısından zincir şöyle tamamlanıyor:
1-“ABD ve AB bu ülkenin gelişmesini istemiyor. Bu nedenle fakirleşmenin esas sebebi bu devletlerin dayattığı politikalar. Örneğin IMF reçeteleri ya da AB’nin dayatmaları.”
2- “Bu devletler Kürt sorununu kullanarak bizi birbirimize düşürüyor.” Barzani yönetiminin tutumu ve Kürtlerin bazı kültürel haklarına kavuşmasının AB’nin bastırması ile gerçekleşmesi bu fikri güçlendiriyor.
3- “Demokrasi ve insan hakları söyleminde bulunan sol kesimler de aslında bu değirmene su taşıyor.” Sol içinde bazı kesimleri de etkileyen liberal demokratizm, AB savunucusu bazı kesimlerin solda sayılmasına yol açıyor ve Kürt milliyetçiliği ile berrak bir ayrışmanın yaşanmaması bu fikre güç katıyor.

Bu zincir, milliyetçilik karşıtı bir cephe ya da demokrasi cephesi inşa edilerek kırılamaz. Çünkü kurulan bu cepheler ister istemez muhatabını liberal kesimlerde buluyor. Bu muhataplarla ortak bir siyasi cephede yer almak da zincirin tekrar üretilmesine neden oluyor. Oysa bugün, devrimciler bahsettiğimiz zinciri kırabilmek için, kendi bağımsız siyasi hattını inşa etmelidirler. “Faşizm” gibi “darbe” gibi tahlillerin ardından girilen mevzilerin liberallerinkine tehlikeli ölçüde yakın olduğu dikkatten kaçırılmamalıdır.

Örneğin bugün, devrimciler Orhan Pamuk’la aynı siyasi cephede yer almaktan kaçınmalıdırlar. İnsan Hakları Derneği’nin 14 Nisan mitinginden önce imzaya açtığı metinde şöyle deniyordu: “...Askerlerin dayattığı anayasanın ön gördüğü şekilde bile sivillerin cumhurbaşkanı seçmesini hazmedemeyen kesimler, son günlerde ‘Cumhuriyete Sahip Çıkma’ gibi iddialarla mevcut statükonun devamını sağlayacak çeşitli eylem ve söylemlerde bulunmaktadırlar. Bu nedenle bizler, adına sivil toplum örgütü denen ancak, her türlü sivilleşme çabasına karşı çıkmayı kendilerine yegâne görev edinen ve çoğunlukla emekli askerlerin yönetiminde bulunduğu kuruluşların düzenlediği 14 Nisan mitingini mevcut statükocuların demokratikleşme ve sivilleşmeye karşı bir direnişi olarak nitelendiriyor ve desteklemiyoruz. Demokratikleşmeye ve sivilleşmeye taraf olan her bireyin söz konusu mitinge katılmayarak açık bir şekilde tavır göstermeye davet ediyoruz.” İşte bu metin tam bir demokrasi cephesi metnidir. Cumhurbaşkanını siviller seçse içimiz çok mu rahat edecek? Meclis Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı yapsaydı hiç bir itirazımız olmayacak mıydı? Böyle bir cephe inşa etmek 14 Nisan mitingi katılımcıları ile diyalogu baştan kesmek demektir. Çünkü bu tartışmada talebin ‘sivilleşme’ ile özetlenmesi, AKP karşıtı ve sola açık geniş bir kesime siyasi bakımdan hiçbir şey söylememek ve pratikte AKP tarafını tutmaktır.

Nasıl bir tutum almalıyız?
Evet, Türkiye’nin siyasallaşan İslam’la bir problemi var. Bu gerçeğin üzerinden atlayamayız. Üzerinden atlamamamız gereken ikinci gerçek ise; laik, anti-laik saflaşmasının temsilcilerinin dünya kapitalist sitemiyle, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesiyle, özelleştirmelerle, AB ile hiçbir alıp veremediklerinin olmadığıdır. Türkiye İslam Devrimi arifesi gibi tarihsel bir dönemeçten geçmiyor. Bu nedenle laik cephenin bu haliyle yanında olmak durumunda değiliz. Ancak 14 Nisan mitinginin sıradan katılımcılarını karşımıza alacak bir tarihsel dönemeçten de geçmiyoruz. Bu insanlar, ulusalcılık adı altında şovenist Türk milliyetçiliğine savrulabilirler. Bu ihtimalin varlığı inkâr edilemez. Ancak bu mitinge faşisttir demek, bu insanlara da ‘gidin faşist olun demektir’, umalım ki bu çağrıya kulak vermesinler. Miting katılımcılarının laiklik ve anti-emperyalizm duyarlıklarını yabana atmayarak onları dönüştürme perspektifine sahip olmalıyız. Ancak bu ‘14 Nisan’ın hesabını 1 Mayıs’ta soracağız’ denilerek yapılamaz.{jcomments on}