Barbarlara övgü

 

Celal Erten

Tarih eğer sadece ‘geçmiş olaylar’ ise ve kayda değer geçmiş olaylar II. Mehmet’in gemileri karadan yürütmesi, I. Süleyman’ın 46 yıl hüküm sürmesi ve diyelim ki II. Selim’in Doğu Seferi sırasında Anadolu’ya ‘çekidüzen’ vererek geçmesi ise, hangisi bizim tarihimiz? Yoksa gemileri çeken Fatih Sultan Mehmet miydi ve daha da önemlisi şu ‘çekidüzen’ şalı kaldırıldığında altından ne çıkıyor?

yarguHangisi bizim tarihimiz? Padişahların ve krallarınki değilse hangisi? Bu soruya Türk-İslam sentezci ‘milli tarih’ eğitiminin içinden bir cevap vermek mümkün değildir. “Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?” demişti Brecht, “kitaplar yalnız krallardan söz ediyor, yoksa taşları taşıyan krallar mı?” Tarih eğer sadece ‘geçmiş olaylar’ ise ve kayda değer geçmiş olaylar II. Mehmet’in gemileri karadan yürütmesi, I. Süleyman’ın 46 yıl hüküm sürmesi ve diyelim ki II. Selim’in Doğu Seferi sırasında Anadolu’ya ‘çekidüzen’ vererek geçmesi ise, hangisi bizim tarihimiz? Yoksa gemileri çeken Fatih Sultan Mehmet miydi ve daha da önemlisi şu ‘çekidüzen’ şalı kaldırıldığında altından ne çıkıyor?

Yargu, şal kaldırıldığında görünenlere yazılmış bir övgü romanı… Biraz daha geçmişe gidiyor, Selçuklu Hanedanı’nın Moğollar tarafından ezilip, bağlı beylik durumuna getirildiği dönemin Anadolu’sunda ‘barbar’ları anlatıyor. Moğollara olduğu kadar Selçuklulara da düşman olan göçebe Türkmenleri… Feodal egemenliğe (ve elbette onun ideolojisine) karşı hiç eğilip bükülmeden direnen; komünal alışkanlıklarını, mülkiyet bilmezliklerini, kadın ve erkeğin arasına uygarlığın giremediği toplumsal alışkanlıklarını sürdüren barbarları… Baştaki soruya dönelim, hangisi bizim tarihimiz? Yargu, barbarların tarihini öneriyor, övünçle kabul etmeliyiz.

Sözün kılıcına yatırılmış bir sultan boynu
Moğol boyunduruğunu kırmak isteyen Selçuklu Sultanı Rükneddin Kılıçarslan’ın, Türkmen obalarından Karacakızlılar’ı ikna etmeye gidişi, hanedanla halkın sözlü kapışmasıdır. Gerçi obaya konuk gelen, eli ayağı kalkmaz bir kukla hükümdardır, yeminle olan bitenden haberinin olmadığını, her ne yaşandıysa etrafını sarmış Farsî ve Tatar beylerin işi olduğunu söylemektedir. Ama bu açıklama Karacakızlılar’ı kendi tarihlerini anlatmaktan alıkoyamaz. Eğer şimdi sultan barbara mahkûmsa, tarih de barbarın tarihi olacaktır. Eğer sultan destek isteyecekse önce olmuşun hesabını verecek.

“Kim ki obamıza konuk gelmiştür, köle oluruz; görklü Tanrı tanıktur. Ama bu konuk o konuk değildür ki? Ne yüzünen gelmiştür? Saldıkları vergünün, haracın yüzü içün mü? Bunca canın atasınu anasınu kesip sinlere koydukları içün mü? Kılıçlarını boynumuzdan, çerülerünü kıçımızdan eksük etmedükleri içün mü?”

Hanedanı, vakanüvislerden değil öldürülmüş atalarından bilir göçebeler. “Analarımız atalarımız nirdedür? Onları hep kılıçtan geçürmüşsüğüz. Dört beş çağlarına kadar olan bizler sağ tutulmuşuz, onlar kırılmış. (…) Bak şol çadurun içindekülere, bir bak! Alayımız bir obadan, bir diyardan bulunmuşuz! Bulunmuş çocuklaruz biz.”

Rükneddin Kılıçarslan hesap vereceği çadıra girmiştir, olan onun bilgisinin dışında olmuştur ya sözü obaya verir: “İmdi sizden dinleyelüm. Kimesne sultandır, konuktur deyi lafını sakınıcı olmasın!” Obalılar ne sakınsın “Merak buyurmayın sultanım, kimse esirgeyici değil. Sözün kılıcına boynunuzu yatırın”.

Bundan sonra bir destan gibi Baba İshak ayaklanması aktarılmaktadır. Keyhüsrev’in zulmüne karşı Anadolu ayağa kalkmıştır. Besni’den başlayıp üzerine salınan kuvvetleri ezerek ilerleyen bir halk ordusu… Göçebe Türkmenler, Rum köylüleri… Her savaşta can verenlerin yerine yeni canların katıldığı bir çığ, Amasya’yı dolaşıp tekrar güneye dönmüş Konya’ya gelmiştir. Ve yenilirler. Selçuklu ordusunun ön safındaki Frank ve Gürcü askerlere verilen emir ziyadesiyle yerine getirilir, “Üç yaşındaki bebelerine varuncaya değin kesmek mübahtır!”. Tarih bu tarihtir obada. Kendilerini tekrar takdim ederler Sultan’a: “İşte biz, üç yaşundaki bebelerüydük o çağın… İmdi bizü bildün mü Sultan Şah?”

Devlet katına göçebe, ancak sanık olarak çıkar
Bir hanedan üyesi ancak yayının kirişiyle boğulur. Halk ise kan çamurunun içinde. Geleneğe uygun bir biçimde Rükneddin Kılıçarslan ve Karacakızlılar’la hesabını gören Moğollar, sağ kalan az sayıda Türkmen’i yargılamaya karar verir. Mahkeme asıl olarak, ikili oynayan Selçuklu veziriyle hesap kesme olacaktır. Ama önce barbarlar devletle hesap kesmelidir.

Kitaba adını veren Yargu, bu mahkemedir. Ancak yargılanan Türkmenler değildir, işin başında kimse öyle düşünmese de durum ciddi bir biçimde değişecektir.

Hukuk her şeyden önce, niteliği önceden tanımlanmış suçlara karşı öngörülmüş cezalar sistemidir. Adalet ise suçun ve cezanın, verili sınıf mücadelesi içinde büründüğü anlama ilişkin bir ideolojik mücadele sahasıdır. Hukukî olanın adil bulunmaması, hukuku ortaya çıkaran sınıf ilişkilerine yönelik itirazı içinde barındırır. İşte Yargu’nun mahkemesi, hukuk ve adalet arasında egemenlerle halkın kapıştığı bir tarih sahnesidir.

“Bahadırlarımızı öldürdünüz” diyen Moğollara karşı “bize saldıran sizdiniz” diye karşı çıkan Karacakızlılar… “Atımı çaldılar” diyen Haçlı şövalyesine “hiçbir atın bir sahibi olamaz” diye itiraz eden göçebeler… “Bu mahkemede kadınlar konuşamaz, varsa bir diyecekleri erkeklerine söylesinler” diyen Moğol hakimi, “savaşırken kadınla erkeği ayırt etmediniz, burada nasıl edeceksiniz” diye yanıtlayan Türkmenler… Taraflar adalet ile ilgili hiçbir ortak kabule sahip değildir. O zaman sahne bir hukuk tartışmasının değil bir sınıf mücadelesinin sahnesidir.

Karacakızlılar devleti bilirler. Normalde devlet onların yanına gider. Tahsildarıyla gider, vergi almak, haracı tahsil etmek için. Askeriyle gider, kıpırdadıkları anda ezmek, yerle bir etmek için. Bu kez göçebe devlet katına çıkmıştır. Ama sanık olarak. Devlet halkı işte böyle ağırlar.

Tarihsel olarak yenilmeye mahkum mu?
Feodalizmi yaşayarak ve ölerek reddedenler bu muharebeyle birlikte savaşı da kaybetmiş midir? Nazım’ın Şeyh Bedreddin Destanı’ndaki yorumu budur. Tarihsel şartların zorunlu sonucu, asiler ölür. Oysa gerçekte, göçebe Türkmenler tarafından yüzyıllarca ayakta tutulan bir ayaklanma damarının varlığını izlemek hiç de güç değildir. O ayaklanma damarı, tarihsel miras olarak milliyetçi/ulusalcı çevrelerce sahiplenilen, ‘devlet kurma geleneği’ denilen geleneğin karşısında ikinci bir tarihtir. Devletlû, kendi geleneğini devletin geleneğinde bulur, halk ise asilerin tarihinde.

Devlet kurma geleneği ezme geleneğidir. Evet, Orta Asya kökenli kavimlerce kurulan Selçuklu ve Osmanlı devletleri, başlangıçta göçebe kavimlere yaslanmış ve onların yıkıcı gücünü rakiplerini ortadan kaldırmakta kullanmıştır. Ancak devlet olmak, göçebe geleneklerinin ezilmesini gerektirdiği anda silahlarını göçebelere çevirmiştir.

Göçebelikte direnerek devleti tehdit eden nüfus, yerleşik bir toplumsal yaşayışın galebe çalmasından sonra hanedanla olan hesaplaşmasını bu mevzilerde devam ettirmiştir. Devletleşmenin arifesinde gerçekleşen yağmacı göçebe ayaklanmaları, devletin uyguladığı toprak ve vergi rejimine karşı köylü isyanlarıyla sürmüştür. Fetret devrinde patlayan Bedreddin İsyanı’ndan Anadolu’da dikkate değer bir süre boyunca devlet iktidarını ortadan kaldıran Celalî İsyanları’na ve Patrona Halil’lere kadar, geniş bir perspektiften bakıldığında sürekliliğinden kuşku duyulamayacak gelenek, ülke tarihinde vardır. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’nun işgaline karşı başlayan çete direnişinin de ‘Karacakızlı’ niteliği şaşırtıcıdır.

Bu süreklilik bir kez ortaya konduktan sonra halk hareketlerinin tarihsel olarak yenilmeye mahkûm olduğu yolundaki fikri haklı bulmak mümkün değildir. Diyalektik olarak, tarihin belirli bir aşamasında devletle en sert biçimde hesaplaşan halk, onun yıkımının yolunu açarken aynı zamanda bir sonraki aşamada hesaplaşacağı gücün iktidarının da yolunu açar. İronik biçimde her galibiyet, yeni bir kapışmanın başlangıcıdır. Tarihi kralların ve derebeylerin tarihi olmaktan çıkaran da budur. Vurup deviren, tarihin akacağı kanalı kendi elleriyle oymuştur. Ezilerek kazanmışlardır. Hanedanla halk kitleleri arasındaki bu mücadelede muharebeyi kaybeden tarihsel olarak kazanır.

Bizim tarihimiz
Tarih yazımı politik bir meşgaledir. Burjuvazi kendi tarihini eski egemenlerin tarihinden derler. Halk ise kendi tarihinden… Derlemedeki seçicilik, politik tercihlerin zorunlu sonucudur. Tarih yazımı geçmişte ne olduğu ile ilgili değil oradan edinilecek mirasla ilgilidir. Bu bakımdan geçmişe ilişkin değil geleceğe ilişkin bir tartışmadır.

Halkın tarih yazımı da taraflıdır, ama aynı zamanda bu daha bilimsel olmasının önünde engel değildir. Burjuvazi, eski egemenlerin tarihini devralırken ister onlarla hesaplaşsın ister sahiplensin göçebelerin ve köylülerin üstünü örtmek zorundadır. Gerici tarih yazımında ayaklanmalar, bir istikrarsızlık, kargaşa olarak görünürler. Kargaşanın öznesi ise gerçekte olduğu şey olarak değil çoğunlukla rakip devletin uzantıları olarak tarif edilir. İşte Yavuz Sultan Selim şalının altından katledilmiş 40.000 Anadolu köylüsü değil de Şah İsmail’in Osmanlı sınırları içindeki kuvvetlerinin çıkmasının nedeni budur. Gerici tarih yazımında tarihsel olaylar, onları tasarlayan bilinçli öznelerin etkinliklerine indirgenir. Gönlünden geçeni gerçekleştirme yeteneğine sahip olan tek özne ise devlet olan öznedir. Egemen sınıfların ve halkın nesnel, tarihsel eylemleri ‘aklî’leştirilirken ezilenlerin üzerine çarpı atılır.

Halkın tarih yazımı da taraflıdır, ama daha bilimseldir. Çünkü bu tarih yazımı egemenlerle halk arasındaki mücadelenin iki tarafını da ortaya koymadan gerçekleşemez. Gerici tarih yazımının halkı perdelemesinin aksine o, egemenlerin üzerini örten sisi dağıtır, büyüyü bozar, zorbalığı açığa çıkarır.

Hangisi bizim tarihimiz? Kralların ve derebeylerin ki değilse hangisi? Kesin olarak ayaklanan barbarınki, ama daha bilimsel olduğu için değil. Tarih yazımı politik bir meşgaledir.{jcomments on}