Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Yozgat-Musul/Kerkük-Diyarbakır... Milliyetçiliğin çizdiği hatlar

 

Çağlar Kılınç

Kerkük’ün kaderinin Diyarbakır’a bağlanması iyi de, Basra’dan, Bağdat’tan, Irak direnişinden koparılması ne oluyor? Mehmet Ağardan bunu beklemek politik bir geri zekalılık olacaktır, kabul. Ama Kürt hareketi adına konuşanlardan çizdikleri hattı biraz güneye uzatmalarını beklemek, o hattı anti-emperyalist mücadele içinde Türklerle, Araplarla birlikte örmeyi, bölge emekçilerini birleştirmeyi önermek çok şey istemek midir?

Mehmet Ağar’ın Ekim 2006’da çıktığı bir gezide PKK’ye yönelik, “Dağda silahla gezeceğine, düz ovada siyaset yapsın” çağrısının Türk milliyetçiliğinin Kürt politikası açısından önemi ortada. Ancak bu sözlerle başlayan tartışmaya başka aktörler de kendi katkılarını sunmaya devam ediyorlar. MİT Müsteşarı Emre Taner MİT’in kuruluşunun 80. yıldönümünde yaptığı konuşmada “Dünya yeniden şekilleniyor. Statükocu kafalar bunu öngöremediği için hazırlıksız yakalandık. 21. yüzyılda küresel rol savaşları doğuda cereyan edecek. Buradaki pozisyonu nedeniyle Türkiye ‘bekle-gör’ gibi pasif bir politika izleyemez. Kartlarımızı iyi kullanalım.” diyerek Ağar’ın tezini boyutlandırmış oldu. Barzani’ye ağabeylik edecek bir Türkiye’ye cesaret verdi. Ardından son bombayı bir eski tüfek, Kenan Paşa patlattı: “Bölge valiliklerini eyalet olur diye düşünmüştük. Türkiye ilerde eyalet sistemine geçebilir.” Açıklama sahiplerinin nitelikleri düşünüldüğünde hangisinin bilinen kimliğine en ters sözleri sarf ettiğine “Hürriyet anketi” karar versin ve Fatih Çekirge de sonuçları yorumlasın. Yetmezse analiz etsin, tavana vursun. Ağar, Taner ve Evren’i bu ortak paydada birleştiren şeyin Kürt halkına duydukları sevginin aniden kabarması ya da çektikleri vicdan azabı olduğunu bir an için bile düşünmek ABD emperyalizmine haksızlık etmek olur. Kürt halkı, Kürt hareketi ya da PKK, bütün bu açıklamalarda sadece nesne konumunda. Ağar, ovada siyaset yapmaktan söz ederken kendisini Washington’un TC Başbakanlığı için belirlediği kriterlere uyarlıyor ve göz kırpıyor, hem de oy kaybetmek pahasına. Taner, Türkiye’yi ABD’nin bölge planlarında biraz daha köpekleşmeye çağırıyor. Kâh hırlarım, kâh kuyruğum sallanır mealindeki açıklaması bağlı bulunduğu kurumun geleneksel politikasına gayet uygun. Kenan Paşa’nın sorunu biraz yaşı başı almış olmasından geliyor. Onun ağzından dökülenler kendi konumu açısından bir reel politik sonuç içermemekle birlikte Türkiye faşist hareketinin maneviyatı düşünüldüğünde kafa açıcı olabilir.

Yozgat-Musul ve Kerkük-Diyarbakır hatları
ABD uşaklığı esnek ve akışkan olmayı zorunlu kılar. Bu durum bir yandan yabancı bir ülke olan ABD’nin çıkarlarının kendi ülkende ve tüm dünyada cansiperhane savunusunu gerektirirken, aynı zamanda komşularında ya da dünyanın diğer ucunda fetih ve saldırı politikası izlemek kaçınılmazdır. Bu kaçınılmazlığın bugünkü anlamı en öz ifadeyle milliyetçiliktir. Atilla Doğan’ın deyimiyle “Yurt’ta milliyetçilik, Ortadoğu’da macera”! Tek başına Mehmet Ağar’ın politik serüveni yeterince aydınlatıcı. Ağar, Mart ayı içinde dış politika vizyonunu ilan etti: “Milletime taahhüdüm odur ki, Yozgat’ın kaderiyle Musul’un kaderi birleştirilecektir. Türkiye bunun karşılığıdır, bu dünya coğrafyasında, bulunduğu alandaki karşılığı budur bunu yapacağız biz.” Yozgat Musul hattı devlet için yeni bir açılım olmamakla birlikte DTP Diyarbakır İl Başkanı’nın “Kerkük’e yapılan saldırılar Diyarbakır’a yapılmış olur, Diyarbakır’a yapılan saldırılar ise Kerkük’e yapılmış bir saldırı olur.” açıklaması ile beraber düşünüldüğünde berraklaşıyor. Kerkük-Diyarbakır hattına karşı, Yozgat-Musul hattı!

Bu iki çizgi, iki yol arasındaki ayrım, Türk ve Kürt milliyetçilikleri arasındaki mücadelenin reel politik sonucudur. Türk milliyetçiliğinin “Diyarbakır elden gidiyor” korkusu, onu “Diyarbakır’ı kurtarmak için Musul’u almak gerekir” noktasına nasıl getiriyorsa, aynı akıl yürütme Kürt milliyetçiliğini “Kerkük elden gidiyor” korkusuna ve doğal olarak Diyarbakır’ı da Kerkük’le aynı savunma mevziine almaya zorluyor. Bu açıklamalarda herhangi bir ilerici unsur aramak akılla bağdaşmıyor. İkisi de Amerikancı, ikisi de teslimiyetçi ve nesnel olarak var olan kardeşlik bağlarının baltalanması, yok edilmesi üzerinden kendini var edebiliyor. Söz gelimi Kerkük’ün kaderinin Diyarbakır’a bağlanması iyi de, Basra’dan, Bağdat’tan, Irak direnişinden koparılması ne oluyor? Mehmet Ağar’dan bunu beklemek politik bir geri zekalılık olacaktır, kabul. Ama Kürt hareketi adına konuşanlardan çizdikleri hattı biraz güneye uzatmalarını beklemek, o hattı anti-emperyalist mücadele içinde Türklerle, Araplarla birlikte örmeyi, bölge emekçilerini birleştirmeyi önermek çok şey istemek midir? Belki de öyledir, Kürt hareketinin önderlerinden o hattı güneye ve kuzeye doğru uzatmalarını beklemek milliyetçiliğin tarihsel vizyonunun ötesine geçmek sayılabilir. Ancak bu talep Kürt halkından gizlenemez. Türkiye’de devrimcilerin ulusal soruna ilişkin ilk görevi bu talebi Kürt halkı içinde yaymak olmalıdır.

Gerçek hatlar, halklar ve kardeşlik…
Karşılıklı hat çekme ve kader birliği ilan etme düellosu gerçek sorunların ve onların gerçek çözümlerinin üstünü örtmeye yarıyor. Oysa Kerkük’le Diyarbakır’ın kader birliğini görebilen gözlerle, milliyetçilik gözlüğü çıkarıldığında, bölge çapında binlerce kader birliği görülecek, başka başka binlerce hat çizilebilecektir. Milliyetçi değil, fakat devrimci çizgiler, hatlar… Gerek Yozgat-Musul gerekse Kerkük-Diyarbakır hatları, bu sınırlılıkta kaldıklarında, ancak Washington üzerinden üretilebilen, teslimiyetçi ve dar milliyetçi bir çizginin ürünüdür. Yozgat’tan Musul’a hat çizmek kardeşlik değil, fetih barındırır. Aynı zamanda sadece Kürtlerin kucaklaşacağı bir şölen de eksikli olacaktır, kardeşler masada değildir. Oysa hakların kardeşliği, bugün sadece solcu eylemlerde zikredilen bir temenni değil, bölge çapında gerçek bir durumdur, bir olgudur. Kürt, Türk, Arap… Halklar kardeştir. Yarın bu halklar kanlı bıçaklı da olsalar, bu bir “kardeş kavgası” olarak anılacaktır. Her millet kendine bir hat çizebilir. Ancak sorun o yolda yürürken karşısında bir diğerini bulacak olmasıdır. Devrimci olmayan, mücadeleden yoksun ve Amerikan politikacıların dudaklarından düşecek sözcüklerle kazanılacak bir zafer, kurulacak ya da savunulacak bir vatan yoktur. “Ezilen dünyada ulusal sorunlar, her şeyden önce anti-emperyalizm sorunuyla ilişkilidir. Anti-emperyalizm, sınıfsal kimliği ön plana çıkarmak, emperyalist-kapitalist sistem ile çıkar çelişmesi içinde bulunan bütün sınıfları ve kesimleri birleştirmeye çalışmak anlamına gelir. Milliyetçiliğe, en başta, bu temel ekseni bulandırdığı, ortak cephede olması gerekenleri böldüğü, kardeşleri birbirine düşman ettiği için karşı çıkmak gerekiyor. Milliyetçilik böler, emek birleştirir. Tüm dünyada olduğu gibi, özellikle ezilen dünyada birliğin harcı budur. Ortak mücadele verebilenler, ortak bir pratiğe girenler, aralarındaki sorunları çözmenin en uygun ve kardeşçe yöntemini bulabilirler.”*

Türk milliyetçiliğinde yeni dönem: Yayılmacılık
Dünya Türk Olsun türünden deli saçmaları hesaba katılmadığında, Türk milliyetçiliğinde 1974’teki Kıbrıs harekatından sonra ilk kez ülke sınırlarının dışındaki toprakları talep etmek kitlesel bir taban buluyor. “Kerkük Türk’tür, Türk kalacak” ya da “Barzani’ye ölüm” benzeri yazılamaların ulaştığı yaygınlık bu konuda bir gösterge kabul edilebilir. Kürt düşmanlığı, şovenist Türk milliyetçiliğinin son 25 yıldaki en önemli dayanağı. Ancak, Barzani yönetiminin Kürtler arasında güçlü bir merkez olarak ortaya çıkmasının ardından konu PKK üzerinden değil, Kuzey Irak üzerinden gündeme geliyor. Bu yeni durum Kürt düşmanlığının Türk milliyetçiliği içindeki rolünü değiştirmiyor. Aksine daha önce görece korumacı olan ve statükonun devamı üzerinden siyaset yapan burjuvazinin milliyetçi kanadı artık fetih seçeneğini gündeme alıyor. Mehmet Ağar’ın “ovaya insinler” açıklamasını “Diyarbakır’ı vermek istiyor” şeklinde yorumlayan Deniz Baykal’a verdiği yanıt aydınlatıcı: “Yani oralarda Erbil’de, Süleymaniye’de bir problem varsa bunun çözüm yeri Ankara’dır. Ben Diyarbakır’ı vermeye değil, Musul’u almaya çalışıyorum” Kolay gelsin! Burjuva siyasetinde işler ‘vermek’ ve ‘almak’ üzerinden yürümeye başladığı zaman çanlar çalıyor demektir.

Türk milliyetçiliğinin –henüz bir fethe imza atamasa da- yayılmacı bir çizgiye girmesi ona başına buyruk hareket etme özgürlüğünü sağlamıyor. Bölgede sınırları değiştirmek, devrimci bir öz taşımadığı sürece halen emperyalizmin iznine tabi. Burjuvazinin bu kanadının siyasi hafızası tartışmaya açık olsa da 4 Temmuz 2003’te yaşananları unutmadığını varsayalım. Evet o tarihte bir problem vardı ve Türk askerlerinin başına ABD çuvalının geçirildiği yer Ağar’ın sözünü ettiği Süleymaniye kentiydi. Ancak Ankara’nın çözüme katkısı Wanshington’la telefon görüşmesi yapmakla sınırlı kaldı.

Ezilen ulus milliyetçiliği ve emperyalizm
Leyla Zana, Newroz konuşmasında Kürt halkına “Kürtlerin bugün üç öncüsü vardır. Üçü de barış, kardeşlik ve demokrasi getirdiler. Bunlardan biri ‘mam’ (amca) Celal’dir. O bugün Irak’ın Cumhurbaşkanı’dır. O tüm Kürtlerin kabulüdür. İkincisi ‘kak’ (kardeş) Mesud’dur. O bugün Kürdistan’ın Başbakanıdır. Üçüncüsü; siz hepiniz dile getiriyorsunuz, Başkan Öcalan’dır. Ben üç önderimize de saygımı, minnetimi dile getirmek istiyorum. Üçü de aklımızdadır, kulağımızdadır, beynimizdedir.” diyerek seslendi.

Sol içindeki milliyetçilik tartışmasında Kürt ulusal hareketinin sapmalarını mazur göstermeye yönelik en sık kullanılan tez, onun bir ezilen ulus milliyetçiliği olduğudur. Her türden milliyetçiliği uzay düzleminde lanetleyerek temiz pak kalmaya çalışan Türkiye solu için Kürt milliyetçiliğini tolere edilebilir kılan unsur budur. Peki Kürtler ezilen ulustur da Irak’ta Araplar nedir? Soruyu savaş gündeminden çıkarıp yeniden soralım, Türkiye’de Türkler ezilmiyor mu? Bu soruya olumsuz yanıt vermenin tek yolu politikayı sınıfsal ve sosyoekonomik yönlerinden arındırıp halklara yalnızca milliyetçilik penceresinden bakmaktır. Bunu yapmak için de sosyalist olmaya zaten gerek yok. Ayrıca Kürt hareketinin önderleri arasında sayılan üç isimden birin Cumhurbaşkanı, diğerinin ise Başbakan olması mazlum millet söylemiyle pek örtüşmüyor. Bu gibi gelişmeler bölgede ezberlerin bozulmasına ve eski ezber üzerinden konuşanların siyasi arenanın dışına düşmesiyle sonuçlanıyor.

Bölgede halklar arasında elbette eşitsiz ilişkiler var. Bu açıdan Türkiye’de son iki yıldır giderek artan linç hareketleri incelendiğinde mağdur olanın her zaman Kürtler olduğu açıktır. Ancak ezilen ulus kavramı artık emperyalizmden soyutlanarak kullanılamaz. Saldırgan milliyetçiliği kınama refleksi sol için kaybedilmemesi gereken önemli bir dayanak noktası olmayı sürdürüyor. Ancak milliyetçilik, hangi nedenle olursa olsun gündeme her gelişinde emperyalizmle ilişkisi de açığa çıkarılmalı ve alınacak tutum buna göre belirlenmelidir. Bu yeni refleksin kazanılması sol için bir çoktan varlık yokluk sorunu halini aldı.

* Milliyetçilik mi, anti-emperyalizm mi?, Ender Helvacıoğlu, Bilim ve Gelecek Dergisi, Ekim 2005, Sayı:20{jcomments on}