Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Üzgün palyaço ile mutlu diktatör

 

Haluk T. Canatay

“Bu iktidara geldiğinde ABD büyükelçisinin sevincinden misket oynadığı rivayet edilir, Waşington’a haber vermek için sabahı bekleyememiş, o zaman mail falan da yok şimdiki gibi, teleks çekmiş gecenin bir vakti. ‘our boys have done it’ (bizim oğlanlar becerdi) demiş, onu da sevincinden şifrelemeyi unutmuş da, teleks bizimkilerin eline geçmiş, paşaya göstermişler; netekim bunlara küsmüş, “yav, bizim erlere taş gibi dedim diye, hemen ‘boygeorge’ diye lakap takmışsınız bana ayıp değil mi?”

Mizah yazarları hep söylerler: “Türkiye bir mizahçı için eşsiz bir ülkedir.” Olmaz denilen şeyler olur, yapılmaz denilen şeyler yapılır. Hatta bu durumu kendi yeteneklerine bir meydan okuma gibi algılayan yazar da pek çoktur. Türkiye’de yaşam mizahın önüne geçiyor, mizahçı yazsa “adam komik olsun derken abartmış” denilecek olaylar, bizde vakayı adiye sayılıyor deyip, yazıyı-çizgiyi bırakanlar bile olmuştur. Buna ilişkin Aziz Nesin’in anlattığı bir hikaye vardır; yazarın yabancı bir hayranı ona durmadan mektuplar yazar, eşsiz hayalgücünden, mükemmel yeteneğinden bahseder onunla tanışmayı ne kadar istediğini anlatırmış. Usta sonunda dayanamamış, “tamam” demiş, “gel seni Çatalca’da misafir edeyim.” Adam sevinçten havalara uçmuş, ilk uçağa atladığı gibi Türkiye’ye gelmiş. Tabi Aziz Nesin mütevazı bir adam, gitmiş yabancı misafirini havaalanında karşılamış. Adamcağız gözlerine inanamamış, “dünyanın en önemli yeteneklerinden birisi beni karşılamaya havaalanına geliyor, bu ne büyük bir şeref, bu ne büyük bir şeref” diye başlamış konuşmaya, Vakfa varana dek Usta’yı övmüş de övmüş. Her cümlesine “büyük yazar, eşsiz yetenek, hayal gücünün karşısında yerlere eğilmek gereken olağanüstü insan” diye başlaması Usta’yı rahatsız etse de, ne yaptıysa adamı bir türlü vazgeçirememiş. Aradan birkaç gün geçmiş, adam İstanbul’u dolaşmaya Türkiye’yi yakından tanımaya başlamış, cümlelerine başlarken o kadar uzun övgü sıfatları kullanmamaya başlamış. Usta, “nihayet bu övgülerden rahatsız olduğumu anladı” demiş. Derken aradan birkaç gün daha geçmiş, adamın övgüleri tümden kesilmiş, Usta durumu garipsemiş ama adama “neden beni överek başlamıyorsun artık cümlelerine” diye sormak garip olacağından ses çıkarmamış. Birkaç gün daha geçince adam bir cümlesine kaba bir tonlamayla “Aziz” diye başlayınca, Usta bu adam yakında “lan Aziz” diye konuşmaya başlayacak herhalde demiş ve sormuş; “sen Türkiye’ye geldiğinde beni yere göğe koyamıyordun, ne oldu?” Adam, “ben Türkiye’yi tanımadan önce seni eşsiz hayal gücüne sahip büyük bir yazar zannediyordum, oysa sen ülkendeki sıradan olayları yazan normal bir adammışsın” demiş. Bu öykünün gerçekten yaşandığına inanmak o kadar kolay ki. Ülkenin en ciddi gazetesinin ilk sayfasına bakıyorum, yazılan her şey bir mizahçının kaleminden çıkmış gibi duruyor.

Canatay Aslında Yok mu?
Geçenlerde Yarınlar Dergisi’ni çıkaran arkadaşlar geldiler, Haluk ağabey senin yazılarını mizah yazıları zannedenler varmış, diyorlarmış ki “Haluk T. Canatay aslında yokmuş da, o yazılar müstear adla çıkan komik komik yazılarmış.” Gençlerin yanında biraz havaya girdiğimden olsa gerek, “ah, ah, ah” diye güldüm. Tabi çocuklar bu entelektüel gülme biçimimden etkilendiler, gülmem geçene kadar efendi bir tavırla beklediler. “Bakın çocuklar” dedim, “bu ülkede ciddi makamlarda oturan adamlar o denli karikatürize edilmiş tipler ki, hayatı ciddiye almak mümkün olmuyor.” Baktım çocuklar hayranlık dolu bakışlarla beni süzüyor, sessizce dinliyorlar devam ettim; “adam parti başkanı, ağzından çıkan söze yüzlerce militan genç inanıyor, çıkıp ‘yüzde on barajı neymiş, iktidara geleceğiz biz’ diye bas bas bağırıyor, sandık açılıp da gün yüzü görmemiş bölgeler ortaya çıkınca da, ‘yahu biz oy oranımızı zaten biliyorduk ama hiçbir Parti kaybedeceğim diye seçime girmez’ diyebiliyor, bu mizah değilse nedir mizah?” diye sordum, çocukların yüzündeki derinleşmiş hayranlık ifadesi birden endişeyle karıştı, “canım, size sormuyorum, misal veriyorum” deyip tekrar “ah, ah, ah” diye güldüm. Bunlar da rahatlayıp gülmeye başladılar, hemen coştum; “adam milliyetçi parti lideri, ölüm döşeğinde yatıyor, militanları ‘o ölmeyecek, hiçbir başbuğ yüz yaşından önce ölmez’ diye açıklama yapıyorlar olur mu böyle şey yahu, siz hatırlamayabilirsiniz ama Süleyman bu ülkede siyasete ‘plan değil, pilav’ sloganıyla girdi; ‘petrol vardı da, biz mi içtik’ diyerek kitlelerin sevgilisi oldu.” Yarınlar ekibi hep birlikte başlarıyla beni hızlı hızlı onayladılar, içime bir kurt düştü, “sakın bu çocuklar beni ‘he abi, doğrusun abi’ diye inceden makaraya alıyor olmasınlar” deyip bir deneme yapayım bari dedim. “Evren Paşa geldi de, siyaset böyle adamlardan temizlendi” diye girdim lafa, çocukların hepsinin yüzü asıldı, aralarında bir kızcağız vardı yüzünde oluşan; “biz de Haluk T. Canatay’ı akıllı bir adam sandık da köşe yazarı yaptık, bu adam denyoymuş da haberimiz yokmuş” ifadesi içimi rahatlattıysa da, her an küfür etmeye başlayacağından korktuğum için hemen ekledim, “diyorlar bir de utanmadan, sanki Netekim Paşa bunların ağababası değilmiş gibi.”

Kocaman Şapkalı Şaklaban
Çocukların yüzleri güldü, hayranlıklarına zarar gelmemiş olmasının rahatlığıyla -ve gaza getirilmediğimden de emin olduğum için- hemen tekrar şımardım. “Siz çocuklar küçüksünüz bilmezsiniz, babalarınız hatırlar o günleri. Ne çekti bu ülke o adamların elinde. Aslına bakarsanız tüm faşist diktatörler komiktir, dışardan bakan birisi o adam kocaman şapkasının altında diktatör taklidi yapan bir şaklaban mıdır, yoksa on binlerin hayatını karartan bir ...’mıdır, bilemez dedim.” Çocukların yüzünde bir hayret ifadesi oluştu, “yahu yazarlar da küfreder, bizbizeyiz burada” dedim ama karizmama halel gelmesin diye hemen ağır konulara geçtim. “Bunları sosyolojik bakımdan tahlil etmek gerekir esasında, kitlelerin umutsuzluğundan beslenir böyle insanlar, kitlelerde yılgınlık ve umutsuzluk elde etmek için yaparlar bunları” dedim. “Okumayla, askeri eğitimle, kocaman koltuklara oturmakla bile insanın özünün değersiz bir şey olmaktan çıkmayacağını kanıtlamak isterler, kitlelerin kendi değerlerinin ve dönüştürücü güçlerinin farkına varmasını önleme çabasıdır tüm yaptıkları. Düşünün bir, tüm ülkede cezaevleri ağzına kadar dolu, işkencehaneler neredeyse SSK hastaneleri gibi altı ay sonraya gün vermeye başlayacak, diktatöre soruyorlar ‘gözaltındakilere copla tecavüz ederek işkence yapılıyor diyorlar, ne diyorsunuz’ diye, verdiği cevap benim diyen kara mizahçıyı ağlatır; ‘niye cop kullanalım, taş gibi delikanlılarımız var!’ Bu cümleyi bir devlet başkanının ağzından duyan herhangi bir bireyin hayatına, ruh sağlığı normal olarak devam etmesi mümkün müdür sizce?” Bu örneğin sarsıcı etkisi hoşuma gitmiyor, konuyu değiştirmek için “ama bu adamın işi gücü komediydi zaten” diyorum, “bu iktidara geldiğinde ABD büyükelçisinin sevincinden misket oynadığı rivayet edilir, Waşington’a haber vermek için sabahı bekleyememiş, o zaman mail falan da yok şimdiki gibi, teleks çekmiş gecenin bir vakti. ‘our boys have done it’ (bizim oğlanlar becerdi) demiş, onu da sevincinden şifrelemeyi unutmuş da, teleks bizimkilerin eline geçmiş, paşaya göstermişler; netekim bunlara küsmüş, “yav, bizim erlere taş gibi dedim diye, hemen ‘boygeorge’ diye lakap takmışsınız bana ayıp değil mi, ben ne yapıyorsam sizin için yapıyorum, siz bana arkamdan ‘boygeorge’ diyorsunuz aşk olsun size,” diye telgraf çekmiş.

Mizah Halkın Sapanıdır
Çocuklar gülünce, çok seviniyorum ama “dur şimdi tekrar ciddileşeyim de, sonra biraz daha coşarım, biz güldükçe şımardı koca yazar demesinler arkamdan” deyip, sesime aniden ciddi bir hava verip tekrar başladım, “Mizah halkın elindeyken güzel bir sanattır çocuklar, halkın elinde bir sapan gibidir mizah. Kelimeleri intifadanın küçük generallerinin elindeki birer taş gibi diktatörün yüzüne fırlatır.” Ekipten birisi havadan çıkamamış, “taş gibi fırlatır ha” deyip gülmeye devam etti, tabi kahkahalar tıpkı bir halay gibi omuz omuza olmalıdır. Odada yalnızca kendi gülüşünü duyunca, kahkahaları, yanındakilerin “rezil ettin bizi koca yazarın önünde” diyen azarlayıcı bakışlarının altında, tıpkı bir dalgakırana çarpıp dağılan dalgalar gibi söndü. “Ya ben, başka şey vardı da aklımda, ona güldüm, taş deyince” diyerek durumu kurtarma çabası, ortamı daha üzücü bir hale getirdi. Tıpkı bataklığa saplanan bir adam veya ağa takılan bir sinek gibi, çırpındıkça daha da dolaşıyor, daha hızlı batıyordu. Gözleriyle bana bakıp, “ocağına düştüm ağabey, bir şeyler söyle de bu ezici sessizlik bitsin” derken bir cankurtaran edasıyla söze girdim. “Zeki Müren’e ‘paşa’ denirdi hatırlar mısınız?” dememle, ortamdaki gerginlik dağılıyor, çocuklar merakla bana dönüyorlar, “12 Eylül zamanı sormuşlar buna, ‘paşam, size neden paşa diyorlar diye?’ cevaplamış; bana asıl diyeceklerini Ankara’dakilere demeye cesaret edemiyorlar da ondan” “Tabi hatırlamazsınız ama Baykal yüzünden gündeme gelince duymuşsunuzdur, o zamanlar ameliyatla kadın olmuş bir şarkıcıya yasak konmuştu, o yasağın bu fıkraların intikamı olduğu bile rivayet edilir” deyip tekrar entel kahkahalarımı atmaya hazırlanırken az önceki sessizliğin form değiştirdiğini fark ettim. Fıkranın içindeki kaba cinsiyetçi göndermenin gençlerde yarattığı rahatsızlık, beni ezici sessizliğin odağı yapmıştı. Sapanı espri zanneden çocuğu kurtarmak istediğim bataklık şimdi beni içine çekmişti. Ben gözlerimi dikip ona “ben buraya seni kurtarmak için düştüm kurtar beni” der gibi baktıkça, sessizlik uzuyordu. Bu konuda bir açıklama yapmaya çalışmanın beni daha aşağılara yollayacağını bildiğim için konuyu hızla değiştirdim. “Tabi netekim öyküleri bitmek bilmez, ‘Avrupa’nın bazı ülkelerinde faşist parti yoktur ve yasaktır. Biz onlara söylüyor muyuz niye faşist parti yok diye?’ sormuş bizimki, Avrupa Faşist Partiler Birliğinden ve Alman illegal Nazi Partisinden teşekkür telgrafı gelmiş. Köşk’ün evrak kayıt memuru da bilememiş, bunu ‘gelen evrak’ dosyasına koymuş, protokol icabı cevap gönderip teşekkür edeceklerken Alman Elçiliği nota vermiş, ‘size mi düştü, Türkiye’yi hallettiniz de Avrupa’ya faşizm mi ihraç edeceksiniz’ diye. Tabi memurlar telaşa düşmüş; ‘koskoca Devlet illegal partiyi muhatap aldı, kayda geçirdi bunu nasıl düzeltelim’ diye Dışişlerinden yardım istemişler, oradan akıllı bir diplomat gelmiş, gelen evrak defterine yazdıkları kalemin aynısından istemiş, o sayfadaki Faşist sözcüğüne özenle müdahale etmiş. F, B oluvermiş, i’nin önüne de bir L, sonuna da bir E eklemiş diplomat, defterdeki kayıt olmuş Avrupa Başliste Birliği. Sonra kaydın devamına, “Avrupa Başliste Birliği diye bir kurum bulunamadığından” yazıp işin içinden çıkmışlar.” Çocuklar güldüler tekrar ama “Canatay Usta” dediler, “bizi kandırıyorsun.” “Olabilir çocuklar ama” dedim; “değil ben, Türkiye’nin en usta kalemleri bir araya gelip bir ay uğraşsak şu kadar komik bir cümle yazamayız”: “Diyelim ki şuraya siyah bir fırça vurmuş, yanına yuvarlaklar yapmış. Burada bir siyah, aralar beyaz. Burada bir siyah, arada yuvarlaklar. Baktım baktım dedim ki Türkiye’ye girdiğim zaman resme başlayacağım. Ben de yaparım bunu. Herhalde Picasso olduğu için böyle pahalı bunlar.” Çocuklar gülmekle ağlamak arasında kararsız kalınca parlak bir final yapayım da, eşlerine dostlarına anlatsınlar, “Canatay bizi kah güldürdü, kah ağlattı ama en önemlisi bol bol da düşündürdü” desinler diye sesime tekrar ciddi bir hava verdim ve başladım:
“Bugün, günlük yaşamımızda, Kenan Evren politik olanların kafasında “asmayalım da besleyelim mi?” formülasyonu ile apolitik olanların kafasında “Sibel Can’ın nü resmini yapmak istiyorum” formülasyonu ile kalmıştır. Döneminin en etkili yayını, politik mizah dergisi Limon’un en başarılı kalemlerinden çıkan Mustafa Kamil Zorti ise ne yazık ki, hakkın rahmetine kavuşmuştur. Kimileri küçümsese bile mizah eserleri birer sanat eseridir ve keskin zekalı yazarların ürünü olan bir sanat eseri, Mustafa Kamil Zorti’nin ömrü bile netekimin ömründen kısa sürmüştür. İşte bu yüzden Türkiye mizahçılar için hem çok mümbit hem de çok kurak bir coğrafyadır çocuklar. Bizde palyaçolar hep gözyaşlarını içlerine akıtır, milyonları ağlatanlar da giderayak şaklabanlığa soyunurlar...”{jcomments on}