Bahar Alimoğlu
Uluslararası finans kapitalin rehberi sayılabilecek olan The Economist’in bile alay konusu ettiği IMF’ye tapan hükümetimizin, hızla artan borç yükünün yeni bir krizi tetiklemesinin an meselesi olduğunu görmezden gelmesi, bu riski elbette ortadan kaldırmıyor. Yeni bir kriz patladığında IMF ile hükümetin görüşmeleri bir kara mizah eseri olacaktır.
Uzunca bir zamandır IMF’nin dünya finans piyasaları üzerindeki etkisinin azaldığı, neredeyse yok olduğu tartışılıyordu. Bu söylem The Economist dergisinin 3 Şubat tarihli sayısında yer alan “IMF: Fonun Fonlanması” başlıklı yazıyla taçlanmış oldu. Dünya finans piyasası aktörlerinin yakından takip ettiği dergide; gelişmekte olan birçok ekonominin, artık fondan gelecek paraya dayanmak yerine kendi rezervlerini değerlendirmeye başladığı ve IMF’nin toplam alacağının üçte ikisini Türkiye’nin borçları oluşturduğu için “IMF, TMF (Turkish Monetary Fund)’ye dönüştü” deniyor.
IMF nasıl TMF oldu?
IMF, kuruluşundan bu yana ülkelere; ödemeler dengesi ve kamu bütçe açıkları, enflasyon gibi makro ekonomik göstergeleri düzeltme koşuluyla krediler verdi. 1980’lerden itibaren IMF, hem kredi koşullarını ağırlaştırdı hem de peşpeşe borç krizlerinin patlak verdiği azgelişmiş ülkelerin ekonomilerine daha çok müdahale etmeye başladı. Birçok azgelişmiş ve gelişmekte olan ülke, düştüğü borç krizinden çıkabilmek için başvurduğu IMF ile Dünya Bankası’nın kredi koşulu olarak dayattığı yapısal uyum programlarını uygulamak zorunda kaldı ve neoliberal bir sarmalın içine girdi. Hem reel sektörde hem de finans sektöründe yaşanan hızlı liberalleşme ve dışa açılma süreci yerli sanayileri büyük ölçüde yok etti, geniş kitleleri işsizlik ve yoksulluğa sürükledi. Tekelleşme, özelleştirmeler, bozulan gelir dağılımı, sosyal ve ekonomik hakların geriletilmesi ve yaşanan krizler, bu dönemin tanımlayıcı özelliğe sahip öğeleri oldu.
Elbette IMF’nin gösterdiği bu yolun sonunda; borç yükünün artması, yüksek işsizlik oranlarının kalıcı hale gelmesi, özelleştirmeler sonucu sosyal politikaların tümüyle işlemez hale gelmesi ve sonuçta kaçınılmaz olarak daha ağır sosyal ve ekonomik krizlerin patlak vermesi kaçınılmazdı ki bunu saf liberal olanlar dışındaki tüm iktisat uzmanları söylüyorlardı. IMF programları, medyanın da yoğun desteği ile birer kurtuluş reçetesi gibi sunuldu. Hatta Latin Amerika ülkelerinde tüm kamu mallarını satılması, bizim medyamızda “Arjantin mucizesi” adıyla coşkuyla selamladı.
Arjantin Dersleri…
“Bir Arjantinli kadar zengin” deyimi vardı I. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da. Fırsatlar ülkesi olarak görülen Arjantin’de, gerek iç gerek dış kaynaklı etmenlerden dolayı 1980’lerde bütçe açıkları, hiperenflasyon sorunları ve istikrarsız bir ekonomi oluştu. Ancak herkesin ortaklaştığı görüş, Arjantin’in krize girmesindeki başlıca etkenin IMF politikaları olduğudur. 2001 yılının sonuna geldiğimizde “IMF’nin mucize örneği” Arjantin iflâs etmişti. Özel emeklilik şirketleri peşpeşe iflaslarını açıkladığında, çalışma hayatı boyunca yaptıkları tüm ödemeleri kaybeden kitleler ülke çapında yaptıkları eylemlerle IMF politikalarının ortaya çıkardığı sonucu korkunç bir açıklıkla gözler önüne serdiler. Arjantin’de yaşanan büyük yıkım dünya çapında ülkelerin IMF politikalarına sırt çevirmelerinde 97’deki Asya Krizi’nden sonra en önemli köşe taşlarından birini oluşturdu. En sonunda Arjantin IMF kurallarına uymayarak, borçlarını ödemeyi reddetti ve geri kalan borçlarını da yeniden yapılandırarak bu sarmaldan çıktı. Tabii ki Arjantin IMF politikalarının sonucunda alt üst olan ne ilk ne de son ülke oldu.
Bir başka ülke ise Rusya... IMF programlarıyla ilk kez 1992’de, 1 milyar dolar kredi alarak tanıştı. Enerji Yapı Yol Sendikası Yayın Kurulu’nun derlediği bilgilere göre 1996 yılında ülkenin ulusal geliri yarı yarıya düştü. Yoksulluk sınırının altında yaşayan insan sayısı, aynı sürede 2 milyondan 60 milyona fırladı. Erkeklerde ortalama ömür 65,5’ten 57’ye düştü. Ülkenin IMF’ye olan borcu, 2000’lerin başında 15,3 milyar dolara ulaştı. Rusya borç ödemelerini askıya aldığını bildirdi ve kredi verenlerle masaya oturdu. Rusya’nın rest çekmesinin ardından temel konulardaki görüşmelerini IMF ile değil de, Almanya tarafından temsil edilen ülkeler grubuyla yürütmesi bu kurumun ülkeleri önce borç sarmalına sokup, ardından bu borçları şantaj olarak kullanıp ekonomik modelin değişmesi ve kamu mallarının satılmasını temin eden bir piyon olmaktan öte bir niteliğinin olmadığını açıkça ortaya koydu. Rusya, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki artışın da yardımıyla borcunun son taksiti olan 3,3 milyar doları, 3 yıl erken ödeyerek IMF defterini 2005’te kapattı.
Brezilya da Arjantin’in yolundan ilerleyenlerden… Şimdi yirmi beş yıldır IMF reçetelerini harfiyen uygulayan Bolivya da aynısını yapıyor. Bugün Endonezya’nın da erken ödeme yaparak borçlarını kapattığı, Angola Maliye Bakanı Jose Pedro de Morais’in de 13 Mart’ta gönderdiği bir mektupla, artık onların politikalarına bağlı olmayacaklarını bildirdiği IMF’nin şu an yalnızca yedi ülke (1) ile imzalanmış stand-by anlaşması var. Bunlardan biri de, malumunuz, IMF’nin toplam alacaklarının yüzde 77’sini oluşturan, en borçlu ülke durumundaki Türkiye’dir.
2005’te Brezilya’nın IMF’ye olan borcunun Türkiye’den fazla olduğunu hatırlamakta da fayda var... Olmayacak bir şey değil yani IMF’den kurtulmak. Bugün Türkiye’nin IMF’ye olan toplam borcu 8,6 milyar dolar (2). Tabii Başbakan Erdoğan’a göre bunlar “leblebi çekirdek” Borcu bu yılın sonuna kadar 6,5 milyar dolara düşürmek, 2009 sonuna kadar da tamamen sıfırlamak söz konusu olabilirmiş. Bağımsız Sosyal Bilimciler’in 2006 yılı raporu “IMF Gözetiminde On Uzun Yıl: Farklı Hükümetler, Tek Siyaset” başlığını taşıyor. Gerçekten de Türkiye-IMF ilişkilerine baktığınızda 1998’den bu yana 5 hükümet değişikliği oldu ancak IMF ile yürütülen ilişkiler aynen devam etti. Bugün halen iktidarda olan AKP hükümeti, şu an yürürlükte olan stand-by anlaşmasını kendinden önceki hükümetten devraldı, hiçbir değişikliğe uğratmadan uyguladı ve bir üç yıl için daha uzattı. Başta Latin Amerika ülkeleri olmak üzere IMF programlarından vazgeçen ülkelerin, ekonomilerindeki hızla iyileşmeyi o tek siyasetle başarmadıklarını söylemeye lüzum yok sanırım. Uluslararası finans kapitalin rehberi sayılabilecek olan The Economist’in bile alay konusu ettiği IMF’ye tapan hükümetimizin, hızla artan borç yükünün yeni bir krizi tetiklemesinin an meselesi olduğunu görmezden gelmesi, bu riski elbette ortadan kaldırmıyor. Yeni bir kriz patladığında IMF ile hükümetin görüşmeleri bir kara mizah eseri olacaktır. Hükümetin elinde satılacak hiçbir kamu malı kalmamış olacağını ve IMF’nin uygulanmasını talep edeceği tüm koşulları da zaten uyguluyor olduklarını düşündüğümüzde görüşmelerin neden kara mizah eseri olacağı açıktır.
AKP şimdilik gelecek kuşaklara ve iktidarlara çok ağır bir ekonomik yük devretmek pahasına günü idare edebiliyor. Ancak rakamları karşılaştırdığımızda IMF politikalarını reddeden ülkelerin ekonomik durumları ile ülkemizin hali açıkça ortaya çıkıyor. En küçük bir sarsıntıda ülkeden kaçan sıcak paranın arkasında bırakacağı boşluk, ülkemizin içinde düşeceği krizin kaynağı olduğunda IMF politikalarını reddeden ülkeler ile bizim gibi hala IMF kuyruğuna takılanların halini karşılaştırmak için, rakamlara değil sokaklardaki kızgın kitlelere bakmak yeterli olacaktır.
Kaynakça:
(1) Bulgaristan, Dominik Cumhuriyeti, Irak, Makedonya, Paraguay, Peru, Türkiye
(2) 5,709(SDR)x1.51=8,620.59(USA $){jcomments on}