Ulaş Karakul
Halkın üzerine çöreklenmiş gerici-şoven bir milliyetçiliğe halkla birlikte karşı çıkmak mı? Hayır, biz azız hep az olacağız diyen nevrotik bir itirazla solcu ‘takılmak’. İmge yoksunu eski solculara ağzının payını böyle verdi yeni solcular. Nazım Hikmet “şarkılarımız varoşlarda sokaklara çıkmalıdır” demişti ya, herkesin şarkısı kendi sokağına çıkar. Onlarınki Mis Sokak’a bizimki tekrar varoşlara.
Duygu Asena’ya mal edilmiş olsa da Nazım Hikmet için “kartpostal şairi” diyen Ece Ayhan’dı. Nazım Hikmet’e laf etmek cesaret işi olduğu için hatırlanıyor. Toplumcu gerçekçi şiirin birçok temsilcisi ise Nazım Hikmet örneğinde göze çarpan “kayırıcılık”tan tamamen mahrum kalmıştır. Öyle değil mi? Edebiyat bilgisi bu memlekette çoğunlukla solculara saydırma yeteneği ile eş anlamlı sayılıyor. Toplumcu gerçekçiler, şiir değil slogan yazıyorlardı, kırk kelimeden ibaret dağarcıklarıyla, basmakalıp aforizmalarla iş görüyor, insanın içini kaldıran klişelerle dergi sayfalarını dolduruyorlardı. Elbette toplumcu gerçekçi şiirin başarısız örnekleri fazlasıyla mevcuttur. Ama “sadece edebiyat” olanlardan daha fazla değil.
Toplumcu gerçekçiliğin küçümsenmesi, memleketteki edebi düzeydeki bir sıçramanın sonucu değil ilerici hareketteki geri düşmenin sonucuydu. 12 Eylül darbesi buldozer gibi sol örgütleri, işçi hareketlerini, gençliği, gecekonduları ezip geçmişti. Onların şiiri de onlarla birlikte ezildi. Yeni politik atmosfer, ideolojinin tüm alanlarıyla birlikte edebiyatı da belirliyordu. Ama tabii cezaevi memleketteki gerilemeden daha az etkilendi. 12 Eylül’ün cezaevi şiiri (antolojisi de yayınlandı 90’larda) şiirden değil de militan faaliyetten gelerek kendi şiirini yazmaya koyulan bir akımın ortak adıydı. Nevzat Çelik de onların en bilinen temsilcilerinden biri…
Nevzat Çelik’in Şafak Türküsü, Ahmet Kaya tarafından bestelenmesinin de etkisiyle adeta dönemin dili oldu. “Bir yanda yangın vardı, bir çağ yangını. Herkese şu ya da bu oranda bir pay düşüyordu bu yangından. Kıyısında, köşesinde yananlar vardı. Bir de tam ortasında yananlar! Ben, yangının tam ortasında, hem de hiç yakınmadan yananları, etiyle kanıyla, özlemleri, kavgaları ve umutlarıyla duyurmak istedim.” diyordu. Cezaevinde ama umudu olan bir şiirdi onunki: “geçici ayrılık benimkisi / ilkyaz çiçeğine gebeyim / ağıtlar yakmayın adıma / ben ölmedim ölmeyeceğim”. Elbette çoğalacak bir şiirdi de, orda burada söylenecek. “ulaş barış evrim özlem gökçe devrim / güzelim adlarınız şimdiden tutmuş umutları / yapraklarca balıklarca kuşlarca geçin tuzakları / aferin çocuklar size aferin bin aferin”. Yapraklar, balıklar ve kuşlar gibi çoktular.
Nevzat Çelik cezaevinden çıktı. 1990’da yayınlanan “Suda Seken Hayat” ve “Yağmur Yağmasaydı” kitapları ile şiirinin bir dönemi kapandı. Ta ki 1998’de “Sevgili Yoldaş Kurbağalar”ı yayınlayana kadar. Oral Çalışlar, Cumhuriyet’ten selamladı kitabı. Nevzat Çelik artık cezaevinde idamla, müebbetle yargılanan militanların değil daha ziyade Beyoğlu solcularının dilini kullanıyordu. Cezaevi çıkışında ayrı yollara yürüdüğü eski arkadaşları, “Sevgili Yoldaş Kurbağalar”ı idi artık onun. Kuyunun dibinden gökyüzüne bakıp gökyüzünün kuyunun ağzı kadar olduğunu sanan eski zaman solcuları… ÖDP “Aşkın ve Devrimin Partisi”ydi ya, o yüzden “aşkolalım devrimolalım sevgili yoldaş kurbağalar” diyordu. İşte bu kitapta yer alan şiirlerden birisiydi ‘İtirazın İki Şartı’. Oral Çalışlar’ı heyecanlandıran şiir de oydu, Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından yeni bir Şafak Türküsü gibi dağılan.
“çok olmadığımız kesin / çok olan tarafta değiliz / çok olan tarafta olmayacağız” diyordu Nevzat Çelik. Yapraklarca balıklarca kuşlarca çoğalan çocuklar faslından başka bir fasla geçildiğinin belgesi.. “türkiye’de kürt olacağız / kürtlerde ermeni / ermenilerde süryani / gidip almanya’da türk olacağız / hollanda’da surinamlı / fransa’da cezayirli / iran’da azeri / amerika’da zifiri zenci olacağız / çoğalan zencide mutlaka kızılderili / israil’de filistinli / köpeğin karşısında kedi / kedinin karşısında kuş olacağız / kuşun karşısında börtü böcek”.
Toplumcu gerçekçiler kötü şiirler yazdılar değil mi? Politik ve şiirle temas etmek için birikim gerektirmeyen türden. Toplumcu gerçekçiliğin lanetlenmesinin şiirin kendisi ile ilgili olmadığını anlayalım diye yazıldı “İtirazın İki Şartı”. Böyle olur imge, aforizma, şiiri şiir yapan ne varsa. Yeterince uzaktan bakıldığında solcumtrak, yakından bakıldığında en fazla en fazla marjinalizme övgü. Halkın üzerine çöreklenmiş gerici-şoven bir milliyetçiliğe halkla birlikte karşı çıkmak mı? Hayır, biz azız hep az olacağız diyen nevrotik bir itirazla solcu ‘takılmak’. İmge yoksunu eski solculara ağzının payını böyle verdi yeni solcular. Nazım Hikmet “şarkılarımız varoşlarda sokaklara çıkmalıdır” demişti ya, herkesin şarkısı kendi sokağına çıkar. Onlarınki Mis Sokak’a bizimki tekrar varoşlara.{jcomments on}