Washington üzerinden Bağdat’a gitmek

 

Gururcan Çalışkan

ABD’nin bir takım sözler almadan Türkiye’nin Irak’a girip ABD’nin en sadık dostları Talabani ve Barzani’yle çatışmasına göz yumması mümkün değildir. Kendisi ile beraber Irak’a giren dostları tarafından terk edilen ABD, Kuzey Irak haricinde Irak’ın geri kalan kısmında tek kelimeyle yalnız kalmıştır. Irak’tan ülkelerin birer ikişer çekilmelerinin direnişçileri ne kadar cesaretlendirdiği de ortadadır. Ve böyle bir durumda Türkiye’nin Kuzey Irak bahanesiyle Irak’a girmesi ve ABD ile bu doğrultuda bir pazarlığa girmesi söz konusudur.

bushpackIrak’ta Amerikan planı yürümüyor. İşgal için harcanan milyarlarca dolara rağmen Irak güvenli bir yatırım alanı olmaya hala çok uzak. Buna Ortadoğu çapında durumun giderek daha fazla ABD aleyhine dönüyor olduğunu eklerseniz ABD cephesindeki arayışların nedeni ortaya çıkar.  Türkiye de tedirgin bölge ülkelerinden birisi. Bu iki ülke arasında Irak konusundaki işbölümünü belirlemek için geçen ay önemli görüşmeler yapıldı. Daha doğrusu Şubat ayı başından itibaren devletin yüksek kademelerinde bir ABD ziyaretleri yarışı başladı. Önce Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, sonra Abdullah Gül, ardından Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ABD’yi peş peşe ziyaret ettiler. Vecdi Gönül ve Abdullah Gül protokol görüşmeleri ile savuşturuldu. Abdullah Gül’ün “ABD de Irak’ın toprak bütünlüğününün korunmasından yana” şeklindeki mizahi  açıklamaları ve Ermeni soykırımı tasarısı ile ilgili randevu istediği Pelosi’den randevu alamaması ile hatırlanacak ziyaretin ardından sıra Yaşar Büyükanıt’a geldi. Daha tatmin edici ve daha ciddi bir isim gerekliydi hem Türkiye’deki milliyetçi odaklar hem de ABD’nin ciddi niyetleri açısından. Bu isim tabii ki Genelkurmay Başkanından başka kimse olamazdı.

Yaşar Büyükanıt’ın Şubat ayı ortalarında yaptığı ABD gezisi ve sonrasında yaptığı açıklamalar ülkemizde milliyetçi ve bir takım ulusalcı çevreler tarafından hem hükümete karşı bir zafer hem de adeta Kerkük fethedilmiş gibi büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılandı. Büyükanıt ABD’de Genelkurmay Başkanı Peter Pace, Dick Cheney, eski Ankara büyükelçisi Eric Edelman ve ABD’deki bazı kuvvet komutanları ile görüştü. ABD gezisi bitiminde Büyükanıt’ın yaptığı ilk açıklama oldukça ilginçti. “Açıkça ifade ediyorum ki sınırın Irak tarafı PKK’ya teslim edilmiştir.” şeklinde etkileyici bir girişle söze başlıyor. Sonra Kerkük ile söze devam ederek “milli” odakların gönlünü fethetmekle de kalmıyor, üzerine bir de kendinden birkaç gün önce ABD’yi ziyaret eden Abdullah Gül’e ve hükümete nazire yaparak “Kürt liderlerle kesinlikle görüşmem” açıklamasını yapıyordu. Bu konuşmanın ardından Türkiye, Büyükanıt ile hükümetin ayrı düştükleri konunun ne olduğunu anlamadan “Büyükanıt mı haklı hükümet mi” tartışmasına yoğunlaştı.

Genel olarak Büyükanıt’ın ABD gezisinin basında yer bulan şekliyle özeti budur. Türkiye’de medyanın asıl projektör tuttuğu konu ise bu özetten yola çıkılarak genel olarak hükümet ile askeriye arasındaki “kavga” ve bu kavga çerçevesinde hükümet yanlıları ve karşıtları, milliyetçilerle-liberal demokratlar arasındaki ayrılıklar şeklinde tezahür ediyor.

Fakat Türk kamuoyundan basının, hükümetin ve askeriyenin ısrarla gizlemeye çalıştıkları bir çelişki söz konusu. Kerkük’te bugün yaşanan gelişmeler yeni olaylar değildir ve herkes tarafından bilinmektedir. Yaklaşık bir yıl önce Felluce’de Türkmenler ve Araplara yönelik soykırıma varan ABD saldırısı sırasında ve Kürtler doğrudan olmasa da bu saldırıya katkı sağlarken gıkı çıkmayan Büyükanıt ve hükümet neredeydiler sormak gerekli. Bir aralar kırmızı çizgi denilen bir kavram ortalıkta dolaşıyordu ve o dönemde herkes Irak işgalinin böyle bir sonuç doğuracağını bilmekteydi. O zaman akıllara bir soru geliyor. Yaklaşık beş yıldır konuşulan Kuzey Irak meselesi için TSK ve MİT neden bu günlerde hassaslaştılar ve neden ABD, AKP hükümetini değil de askeri muhatap almaktadır? ABD’nin esas amacı nedir?

Bu soruları ABD’nin Irak’ta içinde bulunduğu durumu göz önünde bulundurmadan   cevaplamak mümkün değildir.

ABD ordusunun sadece son bir ay içinde verdiği kayıplar ABD Savunma Bakanlığı verilerine göre 30’u geçerken, 2003’den bu yana yine ABD Savunma Bakanlığı verilerine göre kayıplar 3000’i geçmiştir ve resmi olmayan kaynaklar ile Arap kaynakları bu sayının ne kadar fazla olursa olsun gerçeği yansıtmadığını belirtiyorlar. ABD, Vietnam’da 9 yılda yaklaşık 35.000 askerini kaybederken Irak’ta 3 yılda “resmi” olarak kayıplar 3000 sınırına dayanmıştır. Bir başka ifade ile Vietnam tekerrür etmektedir ve bundan Bush dâhil hiç kimsenin şüphesi yoktur. Bir yandan kayıplar artarken, öte yandan Bush’un yoldaşları birer birer onu terk etmeye başladılar; önce İspanya, İtalya, Japonya, Ukrayna, Estonya, Tayland ve Macaristan askerlerinin tamamını, Danimarka ise askerlerinin büyük bir bölümünü Irak’tan çekerken ABD’nin en sadık müttefiki İngiltere’nin Başbakanı Blair son bombayı patlattı ve Irak’tan büyük oranda çekileceklerini duyurdu. Kısacası ABD Irak’ta oldukça zor durumdadır.

Peki Türkiye’nin durumu ABD’den çok mu farklı? Hayır.
Kuzey Irak’ta Araplar ve Türkmenler üzerindeki baskıların ABD güdümünde yapılacak referandumdan dolayı artması ve ABD güdümlü AKP hükümetinin bu duruma gerekli tepkiyi koyamaması Türkiye’deki egemenleri ABD ile aynı kadere itmektedir.
İşte bu nedenle, yani hem Türkiye’nin zaten zor durumda olması, hem de ABD’nin ikinci Vietnam’ı yaşaması bu iki ülkeyi göz önündeki Kerkük meselesinden daha farklı, daha derin ve daha iğrenç bir pazarlığa itti.

ABD’nin bir takım sözler almadan Türkiye’nin Irak’a girip ABD’nin en sadık dostları Talabani ve Barzani’yle çatışmasına göz yumması mümkün değildir. Kendisi ile beraber Irak’a giren dostları tarafından terk edilen ABD, Kuzey Irak haricinde Irak’ın geri kalan kısmında tek kelimeyle yalnız kalmıştır. Irak’tan ülkelerin birer ikişer çekilmelerinin direnişçileri ne kadar cesaretlendirdiği de ortadadır. Ve böyle bir durumda Türkiye’nin Kuzey Irak bahanesiyle Irak’a girmesi ve ABD ile bu doğrultuda bir pazarlığa girmesi söz konusudur.
Biz bu filmi daha önce Kore’de ve yakın tarihte Afganistan’da, birkaç ay önce de Lübnan’da izlemiştik.

Bugün de benzeri bir senaryo oynanmaktadır. Yaşar Büyükanıt, Hükümet üyeleri ve ABD’li yetkililer başrolleri paylaşmaktadır. Şayet Kuzey Irak’ta demografik yapı değiştirilmeye çalışılıyorsa, Türkmenler üzerinde bir baskı söz konusuysa, Kuzey Irak’ta PKK varsa, devletin yüksek kademelerinin ve Genelkurmay Başkanı’nın sorunları bunlar ise, Türkiye devletinin sözcüleri masaya oturmak için hayli geç kalmış görünüyorlar. Bugün ABD ile aradıkları uzlaşma, Irak’ta Türkiye devletinin kimi rahatsızlıklarının giderilmesi karşılığında, Türkiye’nin ödeyeceği karşılık konusundadır. Türkiye kamuoyunun PKK ve Irak’taki Kürtler hedef gösterilerek ikna edilmeye çalışılması asıl pazarlığın yanında bir süs gibi durmaktadır. PKK’ye destek veriyorlar iddiasıyla Talabani’yle görüşmeyeceğini açıklayan Genelkurmay Başkanı’na “İyi de o Talabani de ABD kontrolünde olduğuna göre, ABD’de ne işin var?” sorusunun sorulmamasını zaten herkesin asıl meselenin Talabani vs. olmadığını bilmesine yoralım. Türkiye devleti de Talabani de Ortadoğu’da nasıl hareket edeceğini belirlerken ABD ile uzlaşmadan medet umuyorlar.

ABD’den medet umuyorlar çünkü ABD’nin istemeyeceği bir manevra yapamazlar ve Kuzey Irak’ta olup bitenler konusunda Türkiye halkı karşısında köşeye sıkışmış durumdalar. Bir diğer köşeye sıkışmış olan ABD ile Irak’taki Sünni ve Şii direnişi kırmak için ABD’ye yardım, karşılığında Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı yapılacak operasyona ABD’nin ses çıkarmaması. Yani daha açık haliyle Türk askerinin, Kuzey Irak’ta operasyon yapabilmesi için Irak’taki direnişe karşı ABD askerlerini koruması şeklinde bir pazarlık söz konusudur.

1 Mart tezkeresi krizi sonrası ABD ile ilişkileri düzeltmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan hükümet ve askeriye (ki dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök 1 Mart tezkeresi konusunda hükümetle aynı şekilde düşündüğünü belirtmiştir) bu sefer daha dikkatli davranmaktadırlar. Yaratılan “Barzani’yle ben konuşmam sen konuş” polemiği ve duvarlara, dağlara, taşlara “Uyan Türk Kerkük elden gidiyor” şeklinde yazılan yazılar, “Kerkük ezelden beri Türkmen şehridir bu Kürtler de kim oluyor” v.s. şeklindeki aşırı milliyetçi Kerkük fethedilmelidir mantığı, Tayyip Erdoğan’ın köprü, yol v.s. açılışlarında bile Kerkük’te olan bitenleri konu edinmesi, yukarıda bahsedilen ABD ile girilen pazarlığın üzerini örtmekten başka bir işe yaramıyor.

1950’li yılların başlarında ABD Dışişleri Bakanı John Dulles (namı diğer “Dullest” yani en salak) “Türkiye’de asker ucuz, 23 cente mal oluyorlar” demişti ve dönemin gözbebeği Başbakanımız Adnan Menderes hiç gocunmadan “23 centlik” Türk Askerini Kore’ye göndermişti ve 1000’in üzerinde Mehmetçiğin cenazesi gelmişti Türkiye’ye. Bu rezalet tekerrür edecekmiş gibi görünmektedir. Türk askerinin, ABD güdümlü basiretsiz politikacılar ve komutanlar sayesinde Irak’ta ülkesini işgalciye karşı savunan meşru Sünni ve Şii direnişi ile savaşması için pazarlık yapılıyor.

Türk askerinin Irak’taki direnişe müdahale etmesinin sonunun bir felaket olacağı açıktır. Peki bunu yapmak için değilse, Irak’a ne için girecekler? Barzani ve Talabani güçlerine müdahale etmek için mi? Bu naif beklentiyi, yoğun görüşmelerin yapıldığı günlerde ABD cephesinden yapılan açıklamalar yeterince net bir biçimde gündemden çıkarmış olmalıdır. Türkiye’de hükümet ya da ordu çevrelerinin ABD’ye rağmen bir Irak politikası belirleme potansiyelinden yoksun oldukları zaten açıkça görülürken bir de ABD’ye karşı bir operasyona girişmeleri ihtimali, dış politikanın alanına değil, Metal Fırtına türü bir edebiyatın alanına girmektedir. İsterseniz o tür bir romanın ilk satırlarını biz yazalım gerisini medya erbabı zaten getirir: “Tayyip Erdoğan yumruğunu masaya vurarak, ‘Artık yeter, dosta düşmana gücümüzü göstereceğiz’ diye haykırdı.”{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99