Kolektif bilinçaltı

 

Arif Pembe

rosaEMEKÇİ KADININ SEVGİLİSİNE MEKTUPLARI
Rosa Luxemburg; 1871-1919 arasında mücadeleyle başlamış ve çoğalmış, faşistlerce katledilerek sona eren bir yaşam. Alman Sosyal Demokrat Partisi ile başlayıp Parti içindeki milliyetçi dalgaya karşı Enternasyonal Birliği’ni kurarak Spartakistler’in doğuşunu sağlayan Polonyalı emekçi kadın. Hem Polonyalı maden işçileriyle aktivistçe çalışan hem de Bernstein’ın Marx’ı yeniden yorumlayışını eleştiren “Sosyal Reform mu Devrim mi?” makalesini yazarak marksizme  sahip çıkan devrimci.
Luxemburg, cezaevinden hemen sonra 1918’de Berlin’e geldi. Jogiches ölümüne kadar onun yanında kaldı, birlikte tek düşleri için, devrim için savaşıyorlardı. Rusya’daki Bolşevik hükümetle düşülen fikir ayrılıkları, Almanya’daki yenik askerleri ve aç sivilleri avucunun içine almış kitle isterisi, artık o kadar önemli değildi. Sorun ancak Rusya’da ortaya konulabilirdi, ama Rusya’da çözülemezdi. Almanya’ya yöneldi, Alman Komünist Partisi kuruluş kongresinde yaptığı son konuşmada, eğer bir sınıf olarak görevini yerine getirmeyi başaramazsa, eğer proleterya sosyalizmi bir gerçekliğe dönüştüremezse hep birlikte düzenin ortak kıyametini yaşayacaktır ve sürdürülmesi için durmaksızın yeni kanların döküldüğü bu düzen, kaçınılmaz biçimde tarihsel sona doğru ilerliyor diyerek devrimci inancını ve gayretini sonuna dek korudu. Luxemburg 15 Ocak 1919’da öldürüldü, cesedi bir kanala atıldı. Katilleri, Freikorps, kısa bir süre sonra Hitler’in hücum taburlarına katıldılar. Jogiches, Berlin’de kalmanın kendi sonunu da getireceğini bile bile katilleri aradı, mücadeleye devam etti. İki ay sonra o da öldürüldü.
Sevmek ve çalışmak... Ruhların ve beyinlerin birlikteliği... Büyük devrimci Rosa Luxemburg ile Leo Jogiches’in aşkı. Dünyayı yeniden kurma güdüsünün yanı başında uzanıp giden bir aşk. Sürgün olmuş Jogiches ile sokağa seslenen Rosa’nın aşkı. 15 yıl boyunca mektuplarla süren aşkın ders veren şiddeti. Bu mektuplarla belgelenen devrim seyri.
“Sevdiğim, hayalimde seni sıkıca kucaklıyorum, başın omzumda, gözlerin kapalı, dinleniyorsun.../...diyorum ya, eğer Leh hareketi içinde kendimize bağımsız bir konum edinmek niyetindeysek Silezya’daki işçilerle hep kol kola olmalıyım, beraber.../Hemen yaz, her şeyi yaz...Rosa.”
NENEMİAH “SKİP” JAMES
Tizden basa içli bir ses. Ayakları doğuştan değil, topraktan kara bir adam. Gitar, içinden çıkan bir uzuv gibi. Lümpen işi sayanların anlamadığı, Blues’un ezilene karışan sesi. Nehemiah “ Skip” James , bir plantasyonda doğdu. Tek şansı, babasının müziğe dinden bağlı olmasıydı. Pek çok işte çalıştı, pek çok dayak yedi, pek çok kadın sevdi. Halkın müziği ise aranan kan, Skip James’de bulundu. “Devil Got My Woman”  o kadar sevilen bir şarkıydı ki, Skip’den sonra, blues üzerine yapılan  her işe karıştı. 1902 haziranında başlayan yaşamı, 1969 da son buldu. Yüzünde yaşam izleri vardı derler. Her dayağın bir şarkıya, her açlığın bir notaya, her özlemin bir ese dönüştüğü James, onun eşsiz sesinden çıkan her “modern” toprak şarkısıyla çoğalarak yaşıyor şimdi (Dinleme Önerileri:  The Complete Records 1931, Skip James Today1960, Devil Got My Woman 1961.)
PANTOLONLU BULUT; VLADİMİR MAYAKOVSKİ
Mayakovski çağdaş Rus şiirinin simgesi sayılır. Onun geniş soluklu, coşkulu lirizmi, şiir diline getirdiği yenilikler, yaşamı ve yapıtlarıyla uyandırdığı ilgi, devrimin baş ozanlığını üstlenip daha sonra yakaladığı öz bağımsızlığı onu yaşatan sanatının ismidir. Bir felaketler ozanıdır Mayakovski. Ancak Dostoyevski’nin  tasarlayabileceği bir çelişkiler karmaşasıyla yaratılmıştır. “cinayetten, küfürden, kırımdan daha korkunç” tur yüzü. Çılgın imgeleri sayıklamalardan doğmuş gibidir. Şiir yalnızca zihinsel bir uğraşı değildir onun için. Yazdığı her dizeye bütün varlığıyla, kaslarıyla, sinirleriyle katılır. Onun şiirlerinde çok güçlü, güçlülüğü oranında da tedirgin, duyarlı bir gövdenin bütün kasılmalarını, tepkilerini görürüz. Bu yanıyla belki de tektir dünya şiirinde. Yüksek sesle haykıran bir şiirdir onunkisi. Geniş alanlarda, büyük kalabalıklar önünde bağıra bağıra söylemek için üretilmiştir. Sokağın estetiğidir tek ölçütü; konuşmaz, haykırır; yürümez, koşar. Sokağın dilidir kullandığı dil; en irkiltici sözcükler, sırasında kabalığa düşmekten sakınmayan gözü pek, oransız benzetmeler. 1917’den sonra kendini devrime verir Mayakovski. Şiirleri, oyunları, yazıları ve çizip boyadığı afişlerle devrimin günlüğünü tutar sanki. Ardından gelen fütürizm ile yeniden kendini buldu. Devrimin içinde, devrimin yanında, bir o kadar da devrime karşı yeşerdi.
“Ne diyedir, neye yarar,
Havaya kalkması kirli yumrukların bir bir gönül açan aydınlıkta?
Ve nasıl diliniz varıyor ozan demeye öyle bir bıldırcının boz sesiyle şakıyarak?
Bu gündür, bir demir muştayla yarmamız gereken gündür,
Dünyanın kafatasını!”
YUSUF ATILGAN: ANAYURT NEREDE?
Baskılar vardı. Üniversite yıllarına Komünist Partili olması yüzünden apar topar cezaevine girdi. 1980 sonrasında Milliyet’de yazmaya başladı. Yaşamak benim yazdıklarımdan daha önemli diyordu bir gazetede. Anayurt Oteli, tartışmasız olarak yazarın baş yapıtıydı. Kafkaesk edebiyatın en doygun sesi, sesimiz oldu. Oğuz Atay’la beraber modern Türk romanının başını çekti. Tekellere kızması, yirmi beş yıl kitap basmaması, yaşamının altını çizmek için yeterli bile. Her hafta roman yazanlardan değildi, bir ömre, üç kitap sığar, üçünü de yazdım dediği anda, Canistan’ın orta yerinde kaldı bırakıp gitti. Ağzımız açık bekledik. Belki döner de, aç kuş yavrularına “yazın”  nedir öğretirdi.
Sahaflarda bulunur pek çok eseri. Meraklısı, ilkin Aylak Adam (1959) ile başlar. Sonra Bodur Minareden Öte (1960), Anayurt Oteli (1973), Ekmek Elden Süt Memeden (1981), Eylemci (1992) ve Canistan (2000). Öyküler nedense diline sanki sonradan gelir. Yusuf Atılgan, romandır. Okundukça çiçekler açtıran. Özellikle Aylak Adam ve Anayurt Oteli’nde yabancılaşmanın resmini çizer. 1987’de Ömer Kavur Anayurt Oteli’nin esere yakışır güzellikte bir filmini de çekmiştir.
“Şu kutunun içinde bana piyano çalacak birini bulamıyordum. Yalnızdım. Kapadım kalktım. Duvarda “İkindi kahvaltısı” asılıydı: Yapma ışıkta bozluğu daha bir boz, kahredici. Masanın üstünde sigara küllüğü vardı. Biçimsiz. Kim koymuş onu kitapların önüne? Kaptığım gibi pencereden sokağa fırlattım. Kapalıymış, cam kırıldı. Karşı apartmanın yüzünde bir perde kalktı; bir kadın kımıldamadan sokağa baktı. Yoksa o mu? Perde indi. Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?”{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99