‘Ekoloji Kolektifi’nden Fevzi Özlüer: Kyoto Protokolü, havayı metaşlatırmanın aracıdır!

 

Davos üzerine söylenecek bir söz ya da bizim için ciddiye alınacak bir yan yok. Davos zenginleri ekolojik kriz ve iklim değişikliği konusunda ne söyleyebilir? Onlar için mesele piyasa ekonomisinin sürdürülebilir kılınması yolunda, ekolojik sınırların nasıl alt edileceğiyle ilgilidir. Bir yandan sürekli büyüme politikaları dünyanın tüm değerlerini bir mal haline getirip yağmalarken diğer yandan nasıl olacak da ekolojik krizin önüne geçecekler? Bu kapitalizmin içsel çelişkisidir.

ecologylogoKüresel ısınma konusu son dönemde bir anda gündemin başköşesine oturdu. Gündemdeki bu ani “ısınmanın” sebebini siz neye bağlıyorsunuz?

Biliyorsunuz şubat ayında BM bir rapor açıkladı. Rapor iklim değişikliği konusundaki inkâr politikalarının sorunu çözmediğini bir kez daha gösteriyordu. Belki de en can yakıcı kısmı, iklim değişikliğinin geri dönülmez bir noktaya vardığımız uyarısını vermesiydi. Bu rapordan bir hafta önce Davos zirvesinde toplanan zenginler, sürdürülebilir kalkınma ve kapitalizmin geleceği için iklim değişikliği konusunun gündeme alınmasını gerektiğinin altını çizdi. Bu konu da basında sıkça yer aldı. Yaklaşık iki hafta önce de Türkiye hükümet nezdinde iklim değişikliği eylem planını açıkladı. İşte iklim değişikliği gündeminin son dönemde ısınmasının arkasında bu politik gelişmeler var.  
Tabii ki bir yandan da yaşamlarımızda iklim değişikliğinin somut yansımalarını görüyoruz. Ağaçlar bu sene yapraklarını yine dökemediler, kış aylarında beklenen yağışlar gerçekleşmedi, kuraklık ciddi bir tehdit olarak dünyanın en önemli gündemi, içecek su yok, tarımsal üretimde ciddi bir düşüş var. Bu sorunlarla kırsalda yaşayanlar uzun süredir boğuşuyordu. İç Anadolu’nun Akdeniz Bölgesi’ne kıyısı olan tarım arazilerinde kuyulardan Tuz Gölü’nün suyu çekiliyor. Bu tarım arazilerinin tuzlu suyla sulanması demek, tarım arazilerinin ve göllerin yok olması demek, bu yeraltı sularımızın tükendiği anlamına geliyor. Bu toprağın yok olması, üzerinde yaşayanların aç kalması demektir. Bu sorun her yörede her ülkede yaşanıyor. Tabii ki bu durumda insanlar “bizi bu güzel havaların mahvettiğini” yaşayarak öğreniyorlar.

Bir yandan da bir kavram karmaşası yaşıyoruz, şimdi “küresel ısınma”, “iklim değişikliği” denilince ne anlamamız gerekiyor? Dünyayı kısa ve uzun gelecekte ne tür sorunlar bekliyor?

Dünya’nın jeolojik oluşumlarının tamamlandığı dönemlerden beri iklimler değişiyor, ancak bugün konuşulan iklim değişikliği bu canlılığın kendine içkin değişiminden farklı bir değişim, doğanın kendi varlık koşullarını zorlayan, onun kendini yenileyebilme olanaklarını ortadan kaldıran bir değişim. Bu değişimin kökenini de sanayi çağının başlangıcına kadar götürmek mümkün. Tabi ki yalnızca sanayileşme de değil, sanayileşmenin üzerinde yükseldiği üretim tarzı da bu iklim değişikliğinin meydana gelmesine zemin hazırladı.

Sanayiye dayalı üretim, yoğun bir hammadde talebi ortaya çıkardı. Dünyanın doğal bileşenleri, hava, su toprak birer hammaddeye dönüştü. Sanayi ve uygarlığı, kömür yataklarını, ormanları, sanayinin hizmetine soktu ve bu da atmosfere salınan sera gazlarının atmosferdeki birikimlerindeki hızlı artışa neden oldu. Bununla birlikte kent kır arasındaki çelişkinin artması kentlerdeki yoğunlaşma ve artığa dayalı üretim, tarımın sanayileşmesi doğal sera etkisinin kuvvetlenmesine neden oldu. Bu üretim tarzı sonucunda sera gazları, atmosferin alt bölümlerinde sıcaklık artışına yol açtı, işte buna da küresel ısınma dendi.

Sera gazları konusunu biraz açabilir misiniz?

Sera gazları temel olarak; sanayi toplumunda kullanılan fosil yakıtlardan, çeşitli sanayi kollarında özellikle, çimento, enerji, ulaşım sektörlerinin yoğunlaşmasıyla gökyüzüne salınan, endüstriyel tarım neticesinde meydana çıkan gazlar olarak ifade edilebilir. Bu gazların bir bölümü karasal ve okyanus kaynaklı ekosistemler tarafından tutulur. Hem bu tutakların azalması ve yok olması hem de atmosfere bırakılan sera gazı miktarındaki artış, küresel karbon dengesini bozmaktadır.  Bunun sonucunda da 19.yy sonlarında başlarında başlayan, yüzey sıcaklıklarındaki artış 20.yy sonlarında doruğa ulaşmıştır. Uygarlığımız sıcaklık artışlarında her yıl rekora koşmaktadır. 20. yüzyılda sıcaklıklarda gözlenen bu ısınma, geçen 1.000 yılın herhangi bir dönemindeki artıştan daha büyüktür. Atmosferin en alt 8 kilometrelik bölümündeki hava sıcaklıkları da, geçen 40 yıllık dönemde belirgin bir artış eğilimi göstermektedir. Öte yandan, 20. yüzyılda, orta enlem ve kutupsal kar örtüsü, kutupsal kara ve deniz buzları ile orta enlemlerin dağ buzulları azalırken, küresel ortalama deniz seviyesi, yaklaşık 0.1-0.2 m arasında yükseldi ve okyanusların ısı içerikleri arttı. Yağışlar kuzey yarımkürenin orta ve yüksek enlem bölgelerinde her on yılda yaklaşık % 0.5 ile % 1 arasında arttı, subtropikal karaların önemli bir bölümünde her on yılda yaklaşık % 3 azaldı. Bütün bunların sonucunda da bize insanlık tarihinde bir tek bizim çağımıza kısmet olmuş olan, televizyon ekranlarından, kendi yok oluşunu seyretme “özgürlüğü” sunuldu.

Peki bu tablo karşısında, genel olarak Kapitalistlerin ekolojik krizi, özelde de iklim değişikliğini gündeme taşıyışı nasıl oldu? Küresel ısınmaya karşı alınan tedbirlere nasıl bakıyorsunuz?  

Kyoto Protokolü’ne giden yol aslında Kapitalistlerin iklim değişikliği politikalarını değiştirmek istememelerinden ya da değiştirememelerinden kaynaklı başarısızlık üzerine yükselir. Kapitalizmin yok oluş projesi, kalkınmacılık, daha 1972’de Stockholm toplantısında uluslararası toplumun gündemine sokulmaya çalışılırken, ekolojik krize karşı politikanın ekseni çizilmeye başlanmıştı. Politika “sürdürülebilir kalkınmaydı”. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 9 Mayıs 1992 tarihinde kabul edildi. Ki Kyoto Protokolü de bu sözleşmenin ekidir. Rio’da Haziran 1992’de düzenlenen BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda da bu yeni sözleşme imzaya açıldı. Bu konferansta “sürdürülebilir kalkınma” bir eğilim olmaktan çıktı ve temel politik yönelim olarak bağıtlandı. Konferans sırasında imzaya açılan, Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi (UNCCD), Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (UNCBD) ve İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC), “Rio Üçlüsü” olarak adlandırılarak “sürdürülebilir kalkınma” kavramının en önemli Truva atlarını oluşturdular.

UNFCCC, 1994 tarihinde yürürlüğe girdi. Kyoto Protokolü belirttiğimiz gibi, UNFCCC’nin ekidir. Bu bağlamda protokol, bu sözleşmenin temel mekanizmaları üzerine kuruludur. Sözleşme iklim değişikliği konusunda sanayileşmiş ülkelerin yükümlülüklerinin daha fazla olduğunu ve iklim değişikliğinde sorumluluklarının daha fazla olduğunu belirtmesine karşın, bu sorumluluğun nasıl bir yaptırımı olduğunu ortaya koymaz. Bir de mevcut ekonomik, sosyal eşitsizlikleri verili sayarak mekanizmalar hayata geçirmeye başlayınca sözleşmenin hiçbir uygulama kabiliyeti kalmamakta.

Sürdürülebilir Kalkınma üzerinden yükselen bir sözleşmenin ruhu elbette, eki olan Kyoto Protokolüne de tezahür etti. Kyoto Protokolü temel kuralları veriyor, ancak bunların pratikte uygulanmasına ilişkin ayrıntılara girmiyor, ayrıca yürürlük öncesinde ulusal hükümetlerin belgeyi imzalayıp onaylayacakları ayrı ve resmi bir işlemler sürecini de öngörüyordu. Kyoto Protokolü 16 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe girdi. Peki, sera gazı salınımlarında bir azalma oldu mu? Ülkeler bazında değerlendirildiğinde evet. Yani Kanada, Kyoto’nun öngördüğü esneklik mekanizmaları içinde, karbon borsasında, Brezilya’dan “kirletme hakkı” satın aldı. Böylece temel üretim tarzında ve tüketiminde bir değişiklik yapmadan, Kyoto Protokol’üne uygun davranmış oldu. Aslında bu açıdan protokol, sera gazı salınımlarını azaltmak şöyle dursun, havayı da alınıp satılabilir kıldı.

Peki ya Davos Zirvesi?

Davos üzerine söylenecek bir söz ya da bizim için ciddiye alınacak bir yan yok. Davos zenginleri ekolojik kriz ve iklim değişikliği konusunda ne söyleyebilir? Onlar için mesele piyasa ekonomisinin sürdürülebilir kılınması yolunda, ekolojik sınırların nasıl alt edileceğiyle ilgilidir. Bir yandan sürekli büyüme politikaları dünyanın tüm değerlerini bir mal haline getirip yağmalarken diğer yandan nasıl olacak da ekolojik krizin önüne geçecekler? Bu kapitalizmin içsel çelişkisidir. Buna verilen tek bir yanıtları var: Bireysel sorumluluklarımızı gözden geçirmek ve alternatif teknolojilere yönelmek. Peki, kendi suretinden bir dünya ve toplum yaratan kapitalizm ve onun bireyi iklim değişikliği konusunda bireysel olarak ne yapabilir ki… Onlara göre toplu taşıma araçları kullanmak, düdüklü tencere kullanmak, florasan lamba kullanmakla bu işler çözülür. Elbette bu tür bireysel olarak yapmamız gereken şeyleri inkâr etmiyorum, yapılmalıdır. Ancak, insanlığın sonunun tartışıldığı bir ortamda, çözüm  bu kadar mı, insan kaynaklı olduğu söylenen iklim değişikliğinde, kapitalist üretim tarzını bu yordamlar görünmez kılmaz mı?  Şu yarattıkları ve kan gölüne çevirdikleri petrol uygarlığına ne yapacağız? Ülkeleri bir gecede yoksullaştıran finans kapitale, hayvan, toprak ve orman katliamına, aşırı artık üretimine dayanan kapitalist üretim tarzına ne olacak?

Küresel ısınmayı, kapitalist sistemle ilişkisini kurmaya başlarsak, bireysel kar ve rekabet sistemi, tüketim çılgınlığı vb... Bunu odağa koymadan iklim değişikliği konusunda üretilen “alternatif” politikaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

İklim değişikliğini gündeme taşıyan her girişimi olumlarız. Ancak, kapitalist üretim tarzını ıskaladıklarında da onları piyasacı oldukları konusunda mahkûm ederiz. Hele hele bir tür kendini toplumun yerine ikame edip, bilinçlendirme adına, sermayenin ağzıyla konuşanlar olursa da onların neyin alternatifi olabileceklerini belirtiriz. Bugün ekolojik kriz, emeğin ekoloji politikasının radikalleştirilmesi zorunluluğunu dışa vurmuştur. İnsan bedeni, hiçbir çağda olmadığı gibi toplumsallaşmıştır. İnsanın doğayla ilişkiye geçtiği en evrensel kategori olan emek, bugün için siyasal öznenin vücut bulacağı zemini tarif etmektedir. İnsanlığın ve doğanın kurtuluşu, toplumsallaşan bedenin emek dolayımındaki özgürleşmesinden geçmektedir. Bugün için yapılması gereken, kapitalizmi aşmayı ufka koyacak radikal politikayı güncel kılmaktır. İnsanları özne kılacak siyasal projeye ihtiyaç vardır. Bu proje için birkaç kestirimde bulunmak mümkün, birincisi işle mekânın arasındaki parçalanmayı giderecek bir politika, ikincisi tüketime ve hazcılığı dayalı üretim yerine, doğanın sınırlılıklarını tanıyan üretimin teşviki, bununla birlikte emeğin dünyasının yaratılacağı ve ülkeler arasındaki ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin asgariye indirileceği ekonomi politikalarıdır. İklim değişikliği için belki de ilk adım ülkeler arasındaki sömürgeci ilişkilerin aşılmasını olanaklı kılacak mücadeleleri yükseltmek ve bu mücadeleleri sahiplenmektir. Diğer yandan da elbette günlük hayatımızdan başlayarak bu burjuva insanından, toplumsal insana giden yolda tüketim alışkanlıklarımızı da sorgulamak gerekir. Avrupa Birliği İklim Değişikliği Masa Şefi gibi dışardan konuşma tarzlarıyla, “Türkiye Kyotoyu İmzala” diyerek soruna odak yaratmak isteyenler, meseleyi toplumsallığın içinden değil, egemenlik ilişkileri düzeyinden kurgulamaktadırlar. Bununla birlikte duruşumuz, bir anti-propaganda değil bu tür kampanyalardaki odak kaymasına işaret etmek ve mücadelemize doğru zemini hazırlamaktır.

Küresel ısınmaya karşı gelinen noktadan sonrası için atılabilecek doğru adımlar neler? Bu saatten sonra felaketi geciktirmeyi mi tartışmalıyız yoksa çözüm mümkün mü?

Eğer ki önümüzdeki on beş yıl içinde kapitalizmden vazgeçmeyeceksek hepimiz için geçmiş olsun derim. En azından güzel günler için. Ancak bu durum bizi bir tür kaderciliğe ya da hazcılığa savurmamalı, radikal politikanın nasıl bir zorunluluk haline geldiğini göstermektedir. Al Gore’un aklından daha kıymetli şeyler var: Toplumsal ve siyasal devrim. Dünya emek mücadelesinin ekolojik ekseninde geliştirilmesi gerekiyor. İnsanlığın yeni bir alternatifi yok, barbarlıktan kurtuluş içinde ekolojik bir dünya fikrini ve mücadelesini yükseltmeliyiz.{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99