Davos’tan Müstoş’a işaret geldi; küresel ısınma artık sorundur

 

Haluk T. Canatay

Düşünün bir; küremizin dört bir yanında kötü kalpli ev kadınları, eroltaşvari korkunç bir kahkaha eşliğinde yarı dolu bulaşık makinelerinin kapaklarını kapatıyorlar. Beri yanda, bir Sezercik/Cüneyt Arkın karışımı edasıyla kahramanımız Pepeoğlan beliriyor, ev kadını “hayır olamaz, yapma bunu bana” diye bağırırken, Pepeoğlan bulaşık makinesinin üst gözünde kalan boşluklara bir bir yerleştiriyor bulaşıkları: “al bakalım bu bardak Koç grubu için, bu fincan Sabancı için, bu çay bardağı Karamehmet için, bu cezve Zorlu grubu için”

photo_gian_vaitlZengin ülkelerin temsilcileri Davos’ta oturup karar almışlar. Dünyamız ısınıyor, bu soruna çözüm bulalım diye emretmişler, bizdeki aklıevveller bas bas bağırmaya başladı; “Küresel ısınma en büyük sorundur, çabuk çözüm buluna”. Be hey gafiller, dünyanın her ülkesinde çevreciler yirmi yıldır bağırıyor: “Ozon deliniyor,  sera etkisi olacak, buzullar eriyecek” diye, ağababalarınız; “Evet, bu sorun bizim sorunumuzdur” diyene kadar neden ses çıkarmıyorsunuz? Solcular konuşurken size ninni gibi geliyor, “Boşver bu adamları, söyledikleri doğrudur ama zamanlamaları yanlıştır, bunların söylediği hiçbir şey paraya tahvil edilemez” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Oysa Gila Benmayor Davos’tan bildirince “Hah, işte şimdi para edecek bu konu” diyorsunuz, ondan sonra gelsin AB fonları, gitsin araştırma bütçeleri. Dernekler kurmaya doyamıyorsunuz, insan kaynakları gazetesine tam sayfa ilan vererek adam arayan “kar amacı gütmeyen hükümet dışı örgütlenmeyi” sayenizde gördü Haluk kulunuz.

Fonumuzda gözü olanın, gözü çıksın
Yukarıdaki ilke pek çok örgütün ve kıymeti kendinden menkul aydınlarımızın “motto”su oldu son dönemde. Daha dün “Tarihten habersiz konuşuyorlar, dünya tarihini incelerseniz 300 yıllık dönemlerde iklimde dalgalanmalar olduğu apaçıktır” yazanlar bugün; fon gelecek yerden makale esirgenmez mantığıyla klavyelerinden sular seller gibi küresel iklim değişmelerinin yaratacağı korkunç sonuçları akıtıyorlar. Tabi koskoca proflar bunları yazınca, Çevre Bakanımız üste çıkacağım diye alıyor sözü, “Evinizdeki bulaşık makinesini tam dolmadan çalıştırmayın” buyuruyor.

Düşünün bir; küremizin dört bir yanında kötü kalpli ev kadınları, eroltaşvari korkunç bir kahkaha eşliğinde yarı dolu bulaşık makinelerinin kapaklarını kapatıyorlar. Beri yanda, bir Sezercik/Cüneyt Arkın karışımı edasıyla kahramanımız Pepeoğlan beliriyor, ev kadını “hayır olamaz, yapma bunu bana” diye bağırırken, Pepeoğlan bulaşık makinesinin üst gözünde kalan boşluklara bir bir yerleştiriyor bulaşıkları: “Al bakalım bu bardak Koç grubu için, bu fincan Sabancı için, bu çay bardağı Karamehmet için, bu cezve Zorlu grubu için”, ev kadını az önce çevreyi kirletmek, küreyi ısıtmak için yarı dolu bulaşık makinesini çalıştıran canavar kendisi değilmiş gibi ağlıyor, af diliyor: “Dur Pepeoğlan, yapma gayrı. Ben dersimi aldım, artık makinemi yarı dolu çalıştırmayacağım.” Pepeoğlan bu, yer mi böyle numaraları; “Daha dur yeni başladık, seni küre ısıtıcısı zalim ev kadını” diyor, başlıyor bulaşık makinesinin alt katında kalan boş yerleri doldurmaya: “Al bakalım bu tencere Shell için, bu tabak Unilever için, bu kaşıklar Nike için” sonra hali kalmamış ev kadınına son darbeyi vuruyor: “Al bakalım bu tepsi de General Motors için. Haydi, bundan sonra da ısıt küremizi de göreyim.” Zalim ev kadını tam dolu bulaşık makinesinin başında gözyaşları içinde hıçkırırken, nereden geldiği belli olmayan bir müzik eşliğinde kayboluveriyor Pepeoğlan. Sanki arkasından mutlu hayvanların sesleri duyuluyor, “Sağ olasın Pepeoğlan, küremizi ısınmaktan kurtardın” der gibi ötüyor sanki kuşlar.

Küremiz ısınacak, cebimiz dolacak
Gelelim küresel iklim değişikliğinin neden bizim sorunumuz olmadığı hususuna. Bildiğiniz gibi yurdumuz üç yanı denizlerle çevrili bir cennettir ama Karadeniz ve Akdeniz’de denize paralel uzanan dağlar bizi denizin o çok yararlı etkilerinden mahrum bırakmaktadır. Muhakkak bilirsiniz ama aranızda akademik unvanı olanlar bulunabilir, ben bu yüzden çok basitçe açıklayayım. Denizin en önemli faydası yanı başına tatil köyü kurmaktır. Yapı kooperatifçiliği biçiminde gelişen sosyal dayanışma; Laz müteahhitlerin, Kürt inşaat işçileri ile el ele vererek oluşturdukları kültürel mozaikle birleşir ve gençlerin gruplar halinde toplanarak, “Off çok sıkılıyorum, sistem benim ruhumu eziyor yea, seneye otostopla Avrupa’yı gezeceğim mea” dedikleri gruplar oluşturdukları ve içlerindeki gençlik ateşini sembolize edercesine yaktıkları ateşin etrafında sahilde gitar çaldıkları gecelerin sabahında, babalarının sabah 7.30’da “Akşama kadar yatıyorsun eşek, bugün aşağı köyün pazarına gideceğiz” diyerek ekonomiye katkı sundukları sosyal yapılanmayı oluşturur. Hollanda gibi küçücük ülkeler küresel ısınmayla gelecek su baskınlarından korkmakta haklıdır. Zira o ülkeler Türk’ün şanlı yurdunun avantajlarından mahrumdur. Sular yükseldiğinde yok olup gideceklerdir.

Konya Ovası’nda lebi derya villalar
Oysa benim cennet yurdumun, cennet suları yükseldiğinde ekonomimizde büyük bir canlanma olacaktır. İşbilir yöneticiler Konya Ovası’nda denize nazır yazlık siteler yapmak için şimdiden arsa almaya başlamış, ekonomi canlanmıştır. Kimi kendini bilmezler diyorlar ki, Belediye Başkanları yakınlarına işaret verip arsalar aldırıyor, sonra bir imar değişikliği yapıyor ardından bir de yol açıyor, rantından geçilmiyor. Bre gafiller, sizi “ne yer, ne yedirir” solcular, adamlar tilkilerle tavşanlardan başka kimsenin işine yaramayan dağ başını asfalta doyuruyor, her yerinden pıtrak gibi villalar fışkıran mümbit bir araziye çeviriyor, gene de size yaranamıyor. Siz şimdi gidip Konya Ovası’na bir bakın, orada “yabani koyun” yaşıyor. Bir Avrupalı gelse rezil oluruz, adam koyunu Big Mac’in içinde görmeye alışmış, bizim ovamızda hem de vahşisi geziyor. Çünkü Avrupalı bu meseleyi 300 yıl önce çözmüş, halkı vahşi olanın koyunu da vahşi olur beyler, bunu asla unutmayalım. Bugün dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde “ova” kalmamıştır. Koyunlar kapalı entegre tesislerde klasik müzik dinleyerek büyümekte, sosis olup paketleri açılana kadar insanla ve havayla asla temas etmemektedir. Oysa bizim çılgın Türkler, koyunu hala çocukların gözleri önünde barbar bir törenle kesmektedirler. İşte sular yükselip şimdi deniz kıyısı olan yerler denize, denizden mahrum karalar ise sahile dönüştüğünde bundan herkes karlı çıkacaktır. Ülkeleri su altında kalan Hollandalılar gelip, Konya ovasında kurulacak güzelim tatil köylerine yerleşince, donla denize giren kara kafalı Türkler imajı bir anda ortadan kalkıverecektir.

Müstemleke aydının dili, malum bölgede olur
Kimileri yukarda yazılanları garipsiyor, “Efendim Avrupalı bizden üstündür de ne demek?” diye soruyor. İşte gerçek aydının farkı bu tür kritik zamanlarda ortaya çıkar. Gerçek aydın, müstemleke aydınıdır ve halkın milliyetçi reflekslerle gizlemeye çalıştığı konuları, onun kıllı kara suratına çarpıverir. Daha da gerçek bir aydın, her nasılsa yanlışlıkla içinde doğduğu o güruhun dilinden de pek hazzetmez, o acı gerçekleri bir de efendilerin dili İngilizce ile tekrar eder. Müstemleke aydınının efendisinin dilinde yazdığı korkunç gerçeği, stajyer müstemleke aydını kara ve kıllı olanların anladığı o basit dile çevirir. Doğal olarak müstemleke aydını dili, efendisine hizmet için onun kimi bölgelerine yakın durur, o verimli bölgeden topladıklarını, toprağın verimli olması için gübre kullanan bir çiftçi misali halkının gelişmesi için kullanır. Müstemleke aydını yazmak uzun oluyor, onun için biz bunu Müstoş diye kısaltalım. (isteyenler daha kısa olan Ertuğrul’u tercih edebilir)

Müstoş şanslı bir adamdır, yüzünü efendisinin mabadından bir an bile ayırmadığı için kimse yüzüne tüküremez. Atina’dan bildiren Reha Muhtar misali oradan bildirir durur. Onu tanıyacağınız klasik cümlesi, “dünyanın hiçbir ülkesinde” diye başlayan cümledir. Müstoş’u dinleyince zannedersiniz ki, Türkiye’de yapılan her şey buraya özgüdür. Kara, kıllı adamlar bir araya gelmiş “dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan işler yapmakla” meşguldür. Tabii kibar adamdır Müstoş, kara kıllı adamlar yazıp klavyesini kirletmek istemez, onun yerine “yurdum insanı” yazar. Müstoş’u okuyunca zannedersiniz ki dünyanın geri kalanında tertemiz tıraş olmuş, sarı sarı insanlar kımıl kımıl kaynaşmaktadır. Bizim Müstoş’un şansına bir onun doğduğu ülkede, “yurdum insanları” sokaklara tükürerek, vergi kaçırarak, gasp ve hırsızlıktan geçinerek yaşayıp giderler. Müstoş’un patronu ömründe vergi vermemiş, suç listesi kabarık adamlarla ilişkili olabilir, bu Müstoş’u etkilemez. Başta dediğimiz gibi, Müstoş yüzünü hep mabat kısmında tutar, o yüzden yukarılarda işlenenler onu hiç rahatsız etmez. Örneğin ona göre sokakta bira içen yurdum insanı rezildir, oysa kokain alemi yapan manken hanım Batılılaşma göstergesidir. Alaska’ya ayı avlamaya giden süper zengin onun için sevinç kaynağıdır, “Bu topraklardan da maceraperestler çıkıyor” diye yazar Müstoş’un Sesi gazetesinde, oysa havaya ateş eden “yurdum insanı” rezilin en önde gideni, AB’ye alınmayışımızın ne kadar haklı bir karar olduğunun canlı kanıtıdır.

Kapitalist Kar Peşinde, Müstoş Fon Peşinde
İşte bu Müstoş bugünlerde kafayı küresel ısınmaya taktı. Buzdolabınızı, arabanızı, çamaşır makinenizi atın, çevreye saygılı olanını alın diyor. Dernek dernek örgütlenin, yurdum insanını çevreye saygılı olan ürünleri almak konusunda eğitin diyor. Goncalar misali proje proje açılın, “Bu akademik unvanları alana kadar göbeğimiz çatladı, biz yönetelim öğrenciler çalışsın, biz altı bin avro maaş alalım, öğrencinin imzasını bile attırmayalım” deyin diyor. Fon fon toplaşın, “Yiyin efendiler yiyin, siz ki kara kafalı olmayanlarsınız, fonlar sizin sarı saçınız, sarı kaşınız gibi helaldir” diyor. Sakın “Dünyanın içinde bulunduğu kriz tüketmekten kaynaklanıyor, biraz az tüketelim, çevreye saygılı otomobil yoktur, çok fazla kirletene kıyasla az kirleten otomobil vardır” gibi kavruk cümleler kurmayın. Sakın gaflete düşüp sormayın, “En sık kullananın haftada iki kez kullandığı bir şey bu çamaşır makinesi, çok daireli apartmanlarda herkesin ayrı makinesi olacağına ortak makinenin duracağı bir oda olsa daha iyi olmaz mı?” diye. Müstoş tüm gazabını üzerinize salar: “Bu kafa sadece bizde kaldı, insanları fakirlikte ortak yapmak istiyor bunlar, çamaşır değiştirmeyen, ayda bir kere yıkanan yurdum insanına bıraksak her mahalleye bir makine yeter diyecektir” diyen yazılar yazar; Allah muhafaza insan içine çıkamaz olursunuz, komşular dedikodunuzu yapar; “Kız duydun mu, bizim çatı katında oturan kara aydın kafasını değiştirmediği gibi donunu da değiştirmiyormuş.” Tabii Müstoş’un final cümlesinin ifadesi değişse de, içeriği hiç değişmez: “İşte bunun için almıyorlar bizi AB’ye.” “Bu kafayla bir de AB’ye girmek istiyoruz.” “Bazen kendi kendime soruyorum, Ertuğrul sen AB olsan böyle bir Türkiye’yi içine almak ister miydin diye. Cevabım tabi ki hayır oluyor. Sarı sarı olanları varken iç çamaşırlarını bile değiştirmeyen kara, kıllı yurdum insanını niye içime alayım.”{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99