Adnan Satıcı… En çok isyan kaldı ondan geriye

 

Bahar Alimoğlu

İyi bir şair, mükemmel bir baba, eşsiz bir edebiyat ve hayat öğretmeniydi. Her konuyu sanki ilk kez keşfediyor, sanki ilk kez tartışıyor gibi büyük bir heyecanla tartışırdı. İnsanı saran, yüzünden taşan bir gülümsemesi (ki hiç eksik olmazdı) vardı. İnsanları çok severdi. İki eliyle ellerinizi tutar, öperdi. Öyle samimi, öyle savunmasız olurdu karşınızda. Esirgemezdi kendini.

adnanAdnan Satıcı’nın 98 yılında yayımlanan bir deneme kitabı var, adını meşhur Rus edebiyatçı Turganyev’in “Babalar ve Oğullar” kitabının kahramanı Bazarov’un ölmeden önceki son cümlesinden alan: Burada Bir Orman Var. Bu kitaptaki “Sevdiğim Adlar” başlıklı denemesinde “adımdan şikayetim yok ama soyadım pek yüzüme yakışmıyor” diyor. Şiirleri ilk yayımlandığı günlerde dostlarının önerisiyle soyadını değiştirmeyi bile düşünmüş. Henüz altı yaşında babasını kaybeden ve yetimhanede büyüyen bu yoksul çocuk (çocuk diyorum çünkü o yürek mümkün değil 45 yaşına kadar yaşamış birinde olabilsin) hem babasına olan sevgisinden hem de sözcüklerin verili anlamlarının mutlak değil, yaşamla doldurulur olduğunu öğrendiğinden vazgeçiyor bu fikirden. “yaşamım boyunca bilgiden başka bir şey satmadım” diyor Adnan Satıcı. Öğretmenlik yapıp maaş almasını saymazsak onu da yapmadı aslında. Bilginin alınır satılır bir şey olduğunu düşünmedi çünkü. Soyadı tatlı bir ironiydi. Cebinde, çıkınında, yüreğinde, beyninde, 45 yıllık kısa yaşamında neye sahip olduysa hiçbirini vermekten çekinmedi. Yine de vermeye, bedelsiz vermeye devam edecekti yaşasaydı… Şöyle diyordu:

“Dediğiniz gibi belki acelesi yok ama neme lazım,
sonra unuturum munuturum, şimdiden söyleyeyim;
Gözümü yumduğum gün, kavanoz dipli dünyaya,
başucumdaki taşa bir zahmet şunları yazıverin:

Böyle olsun istemezdim
Daha çok koşardım ya, atım çatladı
Özür dilerim!”

Adnan Satıcı “Güneş Ülkesi” diye adlandırdığı Amed’de (Diyarbakır’da) dünyaya geldi. Kürttü. Çoğu insan yakıştıramaz ya Kürtlere adamlığı, kimisi de Adnan Satıcı’ya Kürtlüğü yakıştıramıyordu. Bir gün Adnan Satıcı bir arkadaşıyla aksanlı konuşarak sohbet ederken yanlarındaki bir kadın dayanamamış ve demiş ki “Beyefendi, yarım saattir sizi dinliyorum. Ne güzel Kürt taklidi yapıyorsunuz, şaştım kaldım…” Adnan Satıcı kadına cevaben “O da bir şey mi hanımefendi… Ben otuz senedir Türk taklidi yapıyorum.” demiş. “kimin aklına gelir ki durup dururken / anadilini hiç öğrenemeyecek bir kız çocuğuna / metropolde baba olmanın vebalini.” diye anlatıyordu yarasını. Bir göçerdi o. “Ülkesiz Şarkılar” söylerdi. “Gidersen bin yıl daha ülkesiz bir çocuk kalır” dedi, “Yıldızsız, pusulasız, mülteci, kanamalı”… Devrimciydi, sosyalistti… Ne hor görmüşlüğü vardı başka bir halkı ne de ses çıkarmamışlığı bir ezilmişliğe… Çok sevdiği bir fıkra vardı anlattığı, bu bahisler açıldığında: Bir gün bir Ermeni, bir Kürt ve bir Türk birbirlerine yoldaşlık ediyorlarmış. Açlar, susamışlar, ceplerinde beş kuruş para yok… Yollarının üzerinde bir üzüm bağı görmüşler ve bağa inip beraber üzüm toplayıp bir güzel yemişler. Derken bağın sahibi gelmiş. Bizim garibanları görmüş. Ve şöyle demiş Kürt ve Türk’e “Ulan hadi siz Müslüman evladısınız da benim malımı neden şu gavura yedirdiniz!” ve Ermeni’yi bir güzel dövmüş. Kürt ve Türk sessiz… Sonra Türk’e “Ulan hadi sen Türksün. Neden bu Allahın kırosuna benim malımı yedirdin!” demiş ve Kürt’ü bi güzel dövmüş. Türk’te çıt yok. Sonra Türk’e dönmüş “Ulan” demiş, “Sen hem Türksün hem Müslümansın. Nasıl yaparsın, ne hakla yersin benim malımı?” Buna da bi güzel dalmış. Sonra bu üç arkadaş kendilerine gelmişler. Kalkmış tekrar yola koyulmuşlar. Yüzleri gözleri kan içinde… Kürt’ün aklına bi soru gelmiş “Ben bir şeyi anlamadım. Ha bu adam bir kişi, biz üç kişiyiz. Biz bu dayağı nasıl yedik?” Birlikten, kardeşlikten yanaydı Adnan Satıcı, öyle ya üzüm bağları hepimize yeterdi. Karnımızı doyurmaya da şarap yapıp içmeye de…
Yoksulluk içinde büyüdü Adnan Satıcı. Öğrenim hayatı boyunca çalıştı. Bu yoksulluğuna, hayatın önüne koyduğu engellere inat iki üniversite bitirdi: Önce Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ni ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni. Tutarlı bir dünya görüşü vardı.
İyi bir şair, mükemmel bir baba, eşsiz bir edebiyat ve hayat öğretmeniydi. Her konuyu sanki ilk kez keşfediyor, sanki ilk kez tartışıyor gibi büyük bir heyecanla tartışırdı. İnsanı saran, yüzünden taşan bir gülümsemesi (ki hiç eksik olmazdı) vardı. İnsanları çok severdi. İki eliyle ellerinizi tutar, öperdi. Öyle samimi, öyle savunmasız olurdu karşınızda. Esirgemezdi kendini.    
Yazar Aydın Çubukçu, Adnan Satıcı için düzenlenen cenaze töreninde çok güzel özetledi aslında bu yazıda anlatmak istediklerimi “En çok isyan kaldı ondan geriye. İsyanı, baş eğmemesi, hiçbir aşağılık insanla uyuşmazlığı kaldı. Bol bol toplayalım onları. Sadece kendimize değil diğer insanlara da, emekçilere, yoksullara, çocuklara da dağıtalım. Bir türkü ölürse eğer ancak, ona da ‘öldü’ diyebiliriz”{jcomments on}

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Bilim ve Gelecek

bilim-ve-gelecek-99