Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Saddam’ın idamının ardından… Nefret ve anti-emperyalizm

 

Musa Toprak

Bazen karşımızdaki gücün, iki yüzyılı aşan bir sömürge deneyimine dayandığını unutuveriyoruz. Ellerinde psikolojik savaş mekanizmaları, mastırını doktorasını yapıp bu işlerin “ilmini” hatmetmiş insanların yönettiği bir rejimin karşımızda olduğunu unutuveriyoruz. Bu adamların etkili işkence metotlarını akademik yollarla öğrettikleri bir okulları olduğunu, iç kargaşa nasıl çıkarılır, kitleler arasındaki uyumsuzluklar nasıl arttırılır ve şiddete dönüştürülür; bunlar üzerine okul kurmakla yetinmeyip, subaylara lisansüstü ders verir hale geldiklerini unutuveriyoruz. Na{jcomments on}zi “ilim” adamları savaş biter bitmez bunların kucağına koştu, Latin Amerika’yı, Uzak Asya’yı hem insan kaynağı, hem de bir laboratuvar saydılar. Dünyamızın hiçbir ülkesi yoktur ki, onların ayağı basmamış olsun. Dünyamızın hiçbir şehri yoktur ki, orada ocaklar söndürmemiş olsunlar.

Hiçbir şey beyaz adam keşfetmeden varolamaz

Beyaz adam Amerika’yı keşfedip üzerindeki yerlileri katletmeye koyulmadan önce Amerika Kıtası var değildi elbette. O yüzden Amerika’nın tarihi Mezopotamya’nınki ile kıyaslanmayacak kadar kısadır. Mezopotamya dünyanın öyle ücra bir köşesidir ki yeni keşfedilen kıtada bir üniversite açılması için dünyanın ilk üniversitesinin harabeye dönmesinden sonra bile 1900 sene beklemesi gerekmiştir. Nihayet beyaz adam burada yirminci yüzyıl başında başladığı keşif sürecini bitirmeye koyulmuştur. Binlerce yıllık elyazmalarının yanması kimin aklından çıkabilir? Yaşayan herkesin aklından çıksın istiyorlar. İnkaların kültürüne, bilimine dair ne bıraktılar ki ortada? Okyanusya ülkelerinde değil kültürleri, yaşayan tüm bireyleri yok edilene kadar insan avına düşmediler mi? Sovyetler milyonlarca kayıp verdikten sonra, “Avrupa’yı kurtaran” muzaffer orduların Normandiya çıkarması olmadı mı? Nazi “Bilim adamları” yeni dünyada çalışmalarını sürdürürlerken, tarihçiler harıl harıl Avrupa’yı Nazi tehdidinden kurtaran Amerika konulu kitaplar yazmıyorlar mıydı? Mezopotamya’yı keşfe geldiler şimdi de, burada insanlık kadar eski bir tarih varmış, kime ne!

Seyreltilmiş uranyumdan geriye, yalnızca kum ve deveye binen geri kalmış Arap imgesinden başka ne kalacak sanıyorsunuz? Bakın daha bugünden meyvesini veriyor, Saddam Hüseyin’in düzmece bir Amerikan mahkemesinde yargılanıp asılmasından sonra, direnişin Saddam Hüseyin’le özetlenmesi, Saddam’ın öldürülmesinin direnişe darbe vurduğunun düşünülmesi… Eğrilmiş çelik raflarda, tümüyle küle dönüşmüş kitaplar geliyor gözümün önüne; yanan hepimizin hafızasıydı. Sonuçları şimdiden görülüyor.

Irak direnişinin başarısı neye göre ölçülmeli?

ABD’yi yöneten kliğin çok uluslu şirketlerden oluşan bir koalisyon olduğunu çocuklar bile biliyor. ABD üst düzey yöneticilerinin meslek geçmişlerini yazmak bile, bu tespiti yadsınamaz açıklıkta ortaya koyuyor. Bu gerçeğin ışığı altında bilimsel olma iddiasındaki tüm tahlillerin, Amerika Birleşik Devletleri’ni (onun hazinesini, ekonomik durumunu, ordusunu, işsizlik oranlarını) değil, çok uluslu şirketleri esas alması gerekmektedir. ABD ekonomisi zor durumdaymış, ABD ordusu son yedekleri bile askere çağırmış, ABD’de cari açık finanse edilmez oranlara yükselmek üzereymiş... Bunlar ABD vatandaşlarını ve vergi mükelleflerini üzecek haberlerden başka bir şey değildir. Bize de, “Ey Amerikan halkı sömürtmeyin kendinizi!” demekten başka bir şey düşmez. Savaşın efendilerine zarar verdiğini söylememiz için, devlet verilerine değil çok uluslu şirketlerin bilançolarına bakmamız gerekir. Bu noktada Enron olayının bize öğrettiği gerçeği hatırlayıp susarız; çok uluslu şirketlerin bilançoları yalan dolu kağıtlardan başka bir şey değildir. Elimizde kalan tek veri, gerçeğin ta kendisi. Sayılara, oranlara ve istatistiklere gömülmeye gerek yok. Soru basit; Irak, çok uluslu şirketlerin çalıştıkları bir alan mıdır? Cevap daha basit; evet. Irak’ta savaştan sonra kurulan kukla yönetim, hepimizi şaşırtmış ve petrol işini düzene koyamamıştı. Irak’ın en istikrarlı bölgesi olduğu söylenen Kürt bölgesinde bile petrol üretim tesislerine sabotajlar bitmek bilmedi. İşgalin ilk gününü hatırlayalım. Çok uluslu şirketler Kürt işbirlikçilerine el yazmalarını yaktırırken, Amerikan askerine de Petrol Bakanlığı’nı canı pahasına koruma emri vermişti. Bugünlerde Irak parlamentosundan petrol gelirinin yüzde yetmişbeşini çok uluslu şirketlere peşkeş çekecek bir yasa çıkmak üzere. Bu yasa çıktığında savaş amacına ulaşmış olacak. Irak’taki direnişin ne boyutta olduğunu ancak bu yasa çıktıktan sonra anlayabileceğiz. Petrol gelirleri doğrudan tekellerin kasasına aktığı halde dahi, tesisler bombalanıp boru hatları tahrip edildiğinde, Irak onuruna sahip çıkmaktadır diyebileceğiz

Saddam’ın dünü ve bugünü

Saddam Hüseyin’in öldürülmesi emperyalizmin uzun suç listesi içerisinde yer alacaktır, bundan kuşku yok. Hiçbir gerekçe de Saddam Hüseyin’in idam edilmesine karşı çıkmayı gölgelememelidir. Ancak anti-emperyalistlerin Irak deneyiminden çıkaracakları dersler arasında Saddam Hüseyin çizgisinin eleştirisinin de yer alması zorunludur. Emperyalizmin döktüğü kan, bizim tabloyu her yanıyla görmemizi engellememelidir.

Saddam Kuveyt’e anti-amerikan olduğu için değil, Amerikalıların onun sadakatinden şüphe etmeyeceklerine güvenerek girdi. ABD’nin Irak Büyükelçisi işgalin başlayacağından resmen bilgilendirildiği halde, tepki vermemiş hatta örtülü onay verdikleri izlenimi yaratmıştı. Saddam’ın, yem olarak takılmış petrol gelirleri ve “fatih” sıfatı hayali ile kamaşmış gözleri oltayı göremedi ve Irak ABD’nin oltasına bir daha kurtulamayacak biçimde takıldı. Amerika’nın bölgede varolan pek çok üssünün kurulmasını Saddam’a borçlu olduğumuzu unutmayalım. Kuveyt’i işgal umuduyla başlayan ve şeyhlerin saraylarını yağmalayıp, büyük bir kısmı Türkiye üzerinden dünya piyasasına çıkacak antikalar çalmaktan ve Ürdün, Türkiye, S. Arabistan gibi ülkelere yeni üsler ve onbinlerce yeni Amerikan askeri getirmek dışında bir sonuç doğurmayan bu savaştan sonra geçen yılları hatırlayalım.

Saddam birinci savaştan sonra geçen on küsur yılda, ülkesini topyekün savaşa hazırlayamamışsa, bunun biricik gerekçesi vardır: tutarlı bir anti-emperyalist olmaması. Kolonicilerin, demiri dahi tanımayan yerlilere saldırdığı yıllar çok geride kalmıştır. Geçen yüzyıl, ilk ateşini Anadolu halkının başlattığı kurtuluş savaşlarıyla aydınlanmış ve bize şunu göstermiştir: En küçüğü bile olsa, direndiği müddetçe hiçbir halk esaret altına alınamaz. Saddam, emperyalizm ülkesini yakıp yıktıktan sonra bile emperyalizmin ne olduğunu anlayamamış, uzlaşma umudunu korumaya çalışmıştır. “Kitle imha silahları denetleyeceğiz” diyerek Irak’a doluşan ajanlar, ülkedeki tüm subayların kişisel bilgilerine kadar “denetlemişlerdir”. Bu denetime son veren Saddam Hüseyin olmadı. ABD “Artık çıkın” dedikten sonra BM denetmenleri Irak’ı terk ettiler.

Saddam uzunca bir süre tipik bir Vahdettin tavrıyla istenen her şeyi kabul ederse, ayakta kalacağı hesabıyla ülkesinin onurunu hep çiğnetmiştir. Hep geri adım atmıştır, arşivler ortadadır. ABD Irak’ı işgal etmenin çok zor olacağını bildiği için; kendisi için en uygun olan ana kadar hazırlık yapmıştır ve Irak’ın son meşru başkanı bu hazırlık sürecinin tamamında Amerikan isteklerinde boyun eğmek dışında hiçbir rol oynamamıştır. İşgal edileceği apaçık olan bir ülkenin liderinin, hiçbir komşusuyla ortak savunma hattı kurmaması Baasçılıkla bağdaştırılamaz. İşleyemediği milyonlarca varil petrolün üzerinde oturan Irak lideri Baasçı olsaydı, en azından Suriye’de Irak petrolünden sağlanan gelirle savunma yatırımları yapılmış olurdu. Oysa Saddam, halkı gıda ve ilaç yokluğu çekerken bile kısıtlı petrol satışını Suriye’ye değil Amerikalıların işaret ettiği Ürdün’e gerçekleştirmişti. Saddam Hüseyin ancak kendisinden artık taviz de istenmediğinde gerçeği kabullenebildi.

Saddam’ın bir bayram sabahı, kelime-i şehadet’ini dahi yarım bırakarak vahşice öldürülmesi onu şehit yapmaya yetmez. Aksine onun hiç unutulmayacak biçimde ölmesinde kimin çıkarı olduğunu sormamızı zorunlu kılar. Emperyalistlerin Saddam’dan korktukları, onun bir an önce ölmesini istedikleri düşüncesi komiktir. Saddam’ı “yer altında bir delikten” çıkarıveren Amerikan ordusunun, onu günlerce elinde tuttuktan ve bilinmeyen bir yere naklettikten sonra yakalandığını açıkladığını hatırlayalım. Yankiler ne zamandan beri hukuka böylesine saygılı oldular? Kulun yok şeytanın bol olduğu bir yerde, bir anti-emperyalist önderi ele geçirecekler de; yargılamadan asamayız, mecburen yargılayalım bari diyecekler öyle mi, daha neler? Saddam’ın yakalandığı günü hatırlayalım. Yanki o gün, Saddam’ın “saklandığı delikte, kendi pisliğine batmış şekilde öldüğünü” ilan etse kim ne diyebilirdi. Saddam’ı hem de sakalını bıyığını kesip, yüzünde makyajla bir işbirlikçi köyüne salsalar, o gün gazeteyi elimize aldığımızda: “Kadın kılığına girip, çarşafa bürünerek kaçmaya çalışırken, yıllarca eziyet ettiği halkı tarafından tanınan ve linç edilen Saddam” haberini okusak, üzerine de Ertuğrul Özkök’ün kaleminden çıkan bir, “Travesti Kılığında Ölen Diktatör” köşe yazısı okusak şaşırtıcı olur muydu? Saddam Hüseyin’in bu şekilde öldürülmesinde gözetilen asıl amaç, Irak halkının farklı kesimleri arasına daha fazla düşmanlık tohumları saçmaktan başka bir şey değildi. Saddam ölmeden önce İran’la ilgili ettiği sözle ve İran/Şii cephesi de Saddam’ı hedef alarak bu amaca hizmet etmiş oldular.

Son söz yerine
Emperyalizmin saldırısı, her coğrafyada toplumu işbirlikçiler ve anti-emperyalistler arasında böler. Daha önce emperyalistlerle işbirliği yapmış da olsa kendisini emperyalizmin hedefi olarak bulanlar anti-emperyalizmi tutarlı bir eylem planı ile birleştiremezlerse, emperyalizmin kurbanı olmaktan başka bir yol bulamazlar. Saddam Hüseyin, kendisini ABD’nin karşısında bulduktan sonra yapabileceklerinin çok azını yaptı. Irak halkının belirli kesimleri ABD işgalini bir fırsat olarak gördüyse, bu sonuçta o kesimlere karşı geçmişte işlenen büyük suçların payını kabul etmek gerekir. Anti-emperyalizm ilk olarak halkın tüm kesimlerini emperyalizme karşı birleştirmeyi gerektirir. Bu anti-emperyalistler için çıkarılacak bir ders.

Endonezya’da ABD destekli bir darbe ile iktidara geldikten sonra 20. yüzyılın en kanlı komünist katliamını gerçekleştiren Suharto’nun sonu ABD tarafından devrilmek oldu. Bu diktatör eskisi ve sadık müttefik, fonksiyonunu yitirdiğinde eski patronlarından vefadan başka her şey gördü. Uzun süre boyunca kuzey komşusunun kanal bekçiliğini üstlenmiş olan Panama diktatörü Norriega da, zamanı geldiğinde, 90’da ABD’ye götürülüp uyuşturucu kaçakçılığından yargılandı. CIA kontrolündeki uyuşturucu trafiğinde mütevazı bir rol oynadığı halde ABD adaletinden kaçamadı. Örnekler çoğaltılabilir. Önemli olan, emperyalizmin işi bittiğinde eski işbirlikçilerine acımadığıdır. Bu da işbirlikçiler için çıkarılacak ders.

Saddam’ın öldürülmesiyle psikolojik bir üstünlük sağlamayı uman ABD uşaklarının hayal kırıklığı yaşadığını unutamayız. Saddam, ölüm karşısında gösterdiği tutumla emperyalistlerin keyfini kaçırmış ve halkların ABD’ye duyduğu nefreti arttırmıştır. Önce bu nefrete ortak olacağız, nefret edenlerin başında geleceğiz. Bu nefreti bayrak edinen direnişin yanında olacağız. Ama bu nefretin tutarlı bir anti-emperyalizm halini almadıkça zafer kazanamayacağını bileceğiz. Emperyalizm dünyanın yarısını değil tamamını isterken yarım anti-emperyalizmin mümkün olmadığını unutmayacağız.