{jcomments on}Yarınlar
Hrant Dink’in 19 Ocak günü alçakça bir cinayete kurban gitmesinin ardından Türkiye siyaseti yeniden şekilleniyor. Eski bir tartışmada, milliyetçi – liberal çatışmasında, kılıçlar yeniden çekiliyor. Ancak önümüzdeki dönemin tozu dumanı arasında kaybolmaması gereken bir gerçek var ki hiç bulandırılmadan ifade edilmeli: Bu faşist bir gladyo cinayetidir. Ülkemizde son yıllarda yükselen/yükseltilen milliyetçi dalganın nihayete varmış görüntüsünden başka bir şey değildir 17 yaşındaki bir gencin Trabzon’dan kalkıp AGOS gazetesine gelişi. Bu memlekette adam öldürmenin hiç de zor olmadığı ortadayken, nefretin bir cinayete dönüşebilmesi için politik bir oluş haline gelmesi zorunludur. Nitekim durum bundan faklı değil. Karşılıklı gelişen nefretin temel politik tutum halini alması ve hakim milliyetçiliğin artan saldırganlığının sonucudur Dink cinayeti. Ancak yalnızca bu belirleme önümüzdeki dönemin siyasi saflaşmasını açıklamak ve doğru bir tutum almak için yeterli değil. Çünkü nasıl milliyetçiler bilindik manevralarla işin içinden sıyrılmayı deniyorlar ve olayın etrafından dolanıyorlarsa liberaller de eski alışkanlıklarıyla yalnızca devleti ve milliyetçileri hedef alarak ve cinayeti bir tür İttihatçı gelenek gibi göstererek devleti sıkıştırabileceklerini sanıyorlar. Başlayan tartışmada milliyetçi cenahtan utangaç ya da utanmaz bazı savunma hamleleri gelirken liberal cenahta da içinde emperyalizm kelimesi dahi geçmeyen nutuklar yükseltiliyor. Türkiye’de halkı ve siyaseti derinden sarsan bir siyasi cinayet karşısında emperyalizm sözünü etmemek cinayetin karanlığından bir an olsun kurtulmayı imkansızlaştırıyor. Elbette emperyalist politika dünyada ve memlekette olan biten her şeyi ayrıntısıyla planlayabilecek güce ve donanıma sahip değil. Bunu anlamak için Irak’a bakmak yeterli. Bu nedenle cinayetin Bush’un masasındaki bir düğmeye basılarak işlendiğini ve faillerin doğrudan bir CIA ajanı tarafından yönlendirildiğini söylemek kolaycılık olacaktır. Milliyetçiliğin damar damar pompalandığı bir memlekette söz gelimi kafayı bozmuş 3-5 kişi böyle bir cinayet planlayıp işlemiş olabilir. Bunlar orta düzeyde bile İngilizce bilmiyor ve emperyalist istihbarat kaynaklarıyla doğrudan temas etmemiş de olabilirler. Bu ihtimale dayanarak, ilk gördüğüne, Türk milliyetçiliğine saldırıp onu dolduran emperyalist pompalamanın sözünü etmemek klasik bir liberal tavrıdır. Çünkü emperyalizm her olayın doğrudan sorumlusu olmasa da olay sonrasındaki gelişmelere yön vermek bakımından başarılıdır. Hrant Dink’in katledilmesinden sonra da Türkiye siyaset sahnesinde iki beslemesini, milliyetçilik ve liberalizmi çarpıştırmak isteyeceğinden kuşku duymak onu anlamamaktır.
Utangaç ve utanmaz milliyetçiler
Milliyetçi cenahın en utanmazlarından başlayalım. Geçtiğimiz yıl “Kürtlerle evlenmeyin, lahmacun yemeyin” türünden çağrılar yapan faşist Türksolu çevresi cinayet karşısındaki mutluluğunu gizleme gereği bile duymadan “Türkiye bir düşmanını kaybetti” diye başlayıp “Hoş gidişler ola” diyerek bitirebiliyor yorumlarını. Hrant Dink’i Türk düşmanı olarak ilan edip ayıplarken Ermeni düşmanlığı yapmak da milliyetçilere özgü bir alışkanlık, yeniden yanıt vermeye gerek yok. Ancak faşizmin en berrak haliyle kendini bulduğu bu çevrenin gösterdiği utanmaz mutluluk hali daha geniş kesimleri ifade ediyor. İşbirlikçi medyanın henüz kıyısında dolaşıyor olduğu korkunç gerçek, bu memlekette etnik/dinsel düşmanlığın kitlesel şiddet düzeyine yükselmiş olduğudur. Son dönemde yükselen milliyetçiliğin daha öncekilerden en önemli farkı bir duygusal sevme ya da sevmeme dürtüsünden çoktan çıkmış, kitlesel bir boğazlaşma noktasına gelmiş olmasıdır.
Katillerin BBP ve Nizam-ı Alem Ocakları’na bağlı oldukları, Muhsin Yazıcıoğlu’nun da içinde bulunduğu fotoğraf kareleriyle birlikte reddedilemez biçimde ortaya çıktı. Yani bu büyük siyasi eylemin bir sahibi var aslında. Bugünlerde ismini Milliyetçi Türkiye Partisi olarak değiştirme aşamasında olan BBP’ye MHP’nin bazı ağır toplarının katılmasının söz konusu olması da o alandaki hareketliliği gösteriyor. Peki soruşturmanın bu yöne doğru derinleştiğini gösteren bir emare var mı? Elbette hayır, soruşturanlar oy verecekleri iki üç partiden birini soruşturmaya gerek kalmayacak kadar iyi biliyor olmalı. Bu aşamada yaşanan telaşı İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın “Olay siyasi değil, örgüt işi değil” açıklamasına bakarak anlamak mümkün. Türkiye’de siyasi cinayetlerin köklü bir tarihe sahip oldukları ve bu tarihin köklerinin bizzat devlet örgütlenmesinin kökleriyle aynı sudan beslendiği de üzerinden atlanamaz bir gerçektir. Bu köksel birliktelik ağacın dallarında ve yapraklarında da sürüyor doğal olarak. Trabzon Emniyet Müdürü’nün hangi aşamalardan geçerek, hangi görevlerde sınanarak o koltuğa oturduğu yeterince açık. Gençliğinde öğrencilerin üzerine bomba atacak düzeye gelmiş birinin Emniyet Müdürlüğü’nde böyle falsolar vermesi tarihin bir cilvesi filan değil elbette. Şimdi sağda solda bu şahsın sicili üzerine kalem oynatan araştırmacı gazetecilerin yönetimindeki medya, adam kariyer basamaklarını birer onar tırmanırken neyle mi meşguldü? Onlar Avrupa Birliği yolunda demokratikleşen Türkiye’yi alkışlıyorlardı mavi sayfalar üzerine sarı manşetler atarak.
Bütün olan biteni bir itibar sorunu olarak ele alabilecek kadar iğrençleşenler de olacaktı elbette; oldu da. Zaten Ermeni Soykırımı üzerinden yedi düvelle birden dövüşmek zorunda kalan beylerimiz şimdi önde gelen Ermenilerden birinin öldürülmesi karşısında zor duruma düşmüşler. Her olay karşısında önce “AB ne der?” diye düşünmeye alışanlar, cinayet haberini duyunca paniğe kapıldılar. AB’nin yüksek sesle konuşacağı belliydi ve belki onlar AB’den daha önce ve daha çok bağırırlarsa en az cezayla kurtulabilirlerdi. Sapına kadar milliyetçiydiler ama AB’ye şerefleriyle girmek derdindelerdi. İvedi bir dengeleme çalışması izledi bu telaşı. Kurban bayramında sağı solu “Kurban olam ayına yıldızına” sloganlı ilanlarla donatan Tayyip Erdoğan yükselen milliyetçiliğe salladığı oltasını boş çekmek zorunda kaldı. Ogün Samast Trabzon sokaklarında Tayyip billboardlarını gördüğünde ne düşündü dersiniz?
Devletin fedaileri, milliyetçiler hiç boşuna kıvırmasınlar. Bu cinayetin işlenmesini mümkün kılan politik ortam tam da onların yaratmaya çabaladığı havanın ürünüdür. Sorumluluğu başka tarafa atma çabaları boşuna. İP Genel Başkanı yaptığı açıklamayla “Böyle alçakça bir cinayetin Türkiye adına veya Türklük adına işlenmesi mümkün değildir. Çünkü kurşunlar Türkiyemize sıkılmıştır. Türk sıfatı taşıyan hiçbir kurum, hiçbir örgüt Türk’ün onuruna gölge düşüren bir cinayet işlemez. Cinayet, Türk milletinin üzerine atılmak amacıyla işlenmiştir.” diyerek suçu başkasına atmanın en temiz örneklerinden birini gösteriyor. Cinayet gayet açık biçimde; Perinçek’in adına konuşuyor olduğu bir kesim tarafından Türklük adına işlenmiştir. O kurşunlar da Hrant Dink’e sıkılmıştır. Önderliğine talip olduğu siyasi hareketin, öve öve bitiremediği milliyetçi dalganın bir yönü de budur.
Liberalin utangacı kaldı mı?
Cinayetin hemen ardından yükselen tepkiler ve cenazenin tüm tahminlerin ötesinde bir kitlesel katılımla gerçekleşmesi inisiyatifin kısa vadede liberallerin eline geçeceği izlenimini yaratmaya yetti. Liberaller açısından söylenecek çok söz birikti ve zaten söylenegelenler Hrant Dink cinayeti üzerinden yeniden dile getirildi. Milliyetçilerden farklı olarak cinayet bu çevrede her şekilde defalarca kınandı, ağıtlar yakıldı. Ancak bu bakış açısı da olayın analizinde birçok yönden yetersiz kalıyor. Liberaller suçluyu yalnızca milliyetçilik olarak belirleyerek, gerçeğin sadece görünen yüzüyle ilgilenmek gibi temel bir hata yapıyorlar. Milliyetçilik konusunda evvel eski yazıp çizmeye alışkın olan bu takımın en büyük marifeti bu konu özelinde ‘olan’ı tarif etmekle yetinmesidir. Olana dünyalı bir gözle bakmaz neden olduğuyla ilgilenmezler. Çünkü bu ilginin arkasında karşılarına çıkacak gerçek hiç de hoşlarına gitmeyecek, elleri kolları bağlayacaktır. Bugün Türkiye’de milliyetçiliği hedef tahtasına oturmak isteyen herkes emperyalizm ile kıyasıya bir hesaplaşma içine girmek zorundadır. Liberaller açısından sıkıntı burada başlıyor. Onların emperyalizmden soracak bir hesapları yok. Bir yandan Avrupa Birliği nutukları çekerken bir yandan onunla hesaplaşmanın inandırıcı olmayacağını onlar da biliyor. Öyle olsaydı, milliyetçilikle mücadele emperyalizm olgusunun üzerinden atlanarak yapılabilseydi, Ertuğrul Özkök gibileri şampiyonluğu kimseye bırakmazdı. Eğer doğru tutum gözleri kapatıp milliyetçiliğe saldırmaksa bunu Özkök de gayet iyi yapıyor: “Belki bu yazıyı cenaze kaldırıldıktan sonra yazmalıydım. Ama kaybedecek bir saniyemiz bile yok. Toplum olarak büyük bir felaket kapımızda. Anadolu’nun şehirlerinde, varoşlarında bu nefreti üreten bir iklim büyüyor. Bugünden itibaren bu nefreti nasıl söndürebiliriz ona bakmalıyız. Ben sadece fikrimi söylüyorum. Artık bu ilkel ‘suçlama kültüründen’ kurtulmalıyız.” Buyrun, kim itiraz edebilir bu satırlara? Aynı cümleleri döne döne başka kombinasyonlarla kuran liberaller mi yapacaklar Özköklerin yapamadığını? İşte çıkmaz buradadır. Aynı gazetede Mehmet Y. Yılmaz da açık seçik Trabzon Emniyet Müdürü’nün sahip olduğu sicille nasıl bu noktaya geldiğini sorguluyor. Buraya kadar her şey yolunda. Ama iş bu soruya yanıt vermeye geldiğinde sosyalistlerin ideolojik farklarının ortaya çıkması beklenir. Cinayetin ardından Fikret Başkaya ‘Bir Cinayetin Anatomisi’ başlıklı yazısında şöyle diyor: “Türkiye’yi yöneten zihniyet hâlâ İttihatçı zihniyetidir ve bu zihniyet halkı yok sayan, halkı dışlayan, sözü sakınmamak gerekirse ‘halk düşmanı’ bir zihniyettir. ‘Kutsal devlet’ anlayışının geçerli olduğu bir toplumda hukuktan, adaletten, hukukun üstünlüğünden, demokratikleşmeden, vb. söz etmek abestir... İttihatçı gelenek ‘vatan’ dediği zaman bir coğrafya ve o coğrafyada yaşayan bir halkı değil, devleti, yani kendini kasteder... Bu yüzden ‘vatana ihanetin’ ne olduğuna da, nasıl cezalandırılması gerektiğine de kendi karar verir. Orada siyasi cinayet son derecede ‘olağan’ bir şey sayılır ve hesap sormak diye bir şey de yoktur...” Hem Yılmaz hem de Başkaya haklı ve doğru bir teşhiste bulunurlarken aynı eksikliği paylaşıyorlar. İkisi de derin devletle uğraşırken bu geleneğin bugün nerelerden beslendiğini görmezden geliyor, emperyalizmin lafını dahi etmiyorlar. Oysa Başkaya bu konuda Yılmaz’a göre açık bir ideolojik ayrıcalığa sahip.
Emperyalizmden bahsetmeden Dink cinayetinin soldan bir tahlilini yapmak için sosyalist olmaya gerek yok. Hürriyet’te çıkan yazıların genel düzeyinin sözgelimi Birgün’de çıkanların çok da altında olmaması Hürriyet için olmasa da Birgün için düşündürücüdür.
Cenaze ve sloganlar
Olayın ardından suçluluk psikolojisiyle sessizce sevinen milliyetçiler için cenaze töreninde kullanılan “Hepimiz Ermeniyiz” sloganı çok rahatlatıcı oldu. Söyleyecek söz buldular. Devlet Bahçeli zaman kaybetmeden yaptığı basın toplantısında sloganı “izahata muhtaç garabet” olarak niteledi. Ardından “Hepimiz Türküz” başlıklı mitingler düzenleniyor, “Hepimiz Türküz, bir Ermeni öldü onbinler yürüdü, her yıl onbinlerce şehit veriyoruz hanginiz yürüdünüz” türünden epostalar dolaşıma giriyor.
Hrant Dink’in öldürülmesini, Almanya’da Türklere yönelik neo-Nazi saldırısıyla benzer bir şeymiş gibi değerlendiren liberallere, Ortadoğu’nun ABD tarafından ulusal ve dinsel kimlikler üzerinden parçalanmaya çalışıldığını görmeden hiçbir soruna ilişkin anlamlı bir söz söylenemeyeceğini anlatmaya gerek var mı? Mesele aklını kaçırmış üç-beş gencin cinayet işleyecek cesareti nasıl bulduğu değildir. Sorun, halkları birbirine düşmanlaştıran emperyalizmin her fırsatı kullanarak bütün coğrafyayı kana bulamak istemesidir. Bu nedenle cenaze, eğer anti-emperyalizm temelinde halkların kardeşliği çağrısı yapmayacaksa, anti-emperyalizm eksenine oturmayacaksa, halkların arasının daha da açılmasından başka bir sonuç doğurmaz. Diaspora’nın gönlünü hoş eden bir slogan eğer Türk emekçileri ile arayı açıyorsa, ortada yanlış bir şey vardır. Tam da cinayeti tezgahlayanların istediği şekilde saflar, emperyalizmin uşağı faşist çetelerle anti-emperyalistler biçiminde değil, Türkler ve azınlıklar biçiminde tanımlanmıştır. Azınlıkçılık liberal bir muhalefet için yeterli olabilir, bizim için asla…
Cinayetin ardından köşeye sıkışan milliyetçiler, bu sıkışıklıktan kurtulmak ve kısa vadede liberallerin eline geçmiş gibi görünen inisiyatifi yeniden geri almak için çabalamaya başladılar. Nitekim ilk çarpışma ‘Hepimiz Ermeniyiz’ sloganı üzerinden başladı. Türkiye’yi sarsacak büyüklükteki bu faşist gladyo eyleminin ardından tartışmanın sadece Ermenilik üzerinden yürütülmesi aslında cenaze tertip komitesinin bilinçli bir politik tercihidir. Cinayetin kendisi nasıl milliyetçi bir politik eylemse cenaze de aynı biçimde liberal bir politik eylemdir. Bu nedenle cenaze kortejinin başında “Kahrolsun Emperyalizm” pankartını görmeyi beklemek liberal takımına kaldıramayacağı bir yük vermek demektir.
Halkların kardeşliği ne demek?
Bırakalım halkların kardeşliğinin nasıl sağlanacağını, bunun ne anlama geldiği bile milliyetçilerin ilgi alanına girmiyor. Eğer herkes kendini bir biçimde Türk sayarsa, bizim milliyetçiler kafatası kontrolü yapmadan “Türküm” diyeni Türk kabul etme erdemi içinde debelenedursunlar, liberallerin “Türk” olan her şeye yan gözle bakmaları da önümüzdeki dönemin ne kadar renkli geçeceğinin işaretini veriyor.
Türk milliyetçiliği kendi haklılığını anti-emperyalist olma iddiasına dayandırıyor. Oysa dergi kapaklarında cenaze töreninin büyük resimlerinden birinin üzerine “Hepiniz Amerikancısınız” yazarak anti-emperyalist olunmuyor. Bu ülkede örneğin Ermenilerin özgürce kültürel varlıklarını sürdürerek yaşamalarını savunmadan ve hatta savunanlara saldırarak siyaset yapmanın ABD’yi rahatsız ettiğini sanıyorlar. Türk milliyetçileri derken kendini öyle görmeyen ancak bize göre öyle olanlardan bahsetmiyoruz. Aksine bu sıfatı gururla sahiplenenleri konu alıyoruz. Bugünün Türkiyesinde bırakalım Türk olanı herhangi bir milliyetçiliğin halkların kardeşliğini savunması mümkün değildir. Uzun vadede burjuva politikasının gelip tıkandığı yer burasıdır. Emperyalizm bölge çapında milliyetçiliğin her türlüsünü açıktan desteklerken onlardan biri olarak anti-emperyalist bir çizgide durmak mümkün değildir. Daha önce de yazmıştık: “Milliyetçilik bizim için ‘kitap’lar olmadan öğrenilemeyecek ve şerrinden korunmak için medreseye kaçmak gereken bir sorun da değildir. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın her yerinde, milliyetçi boğazlaşmalarda akıtılan kanla ıslanmış bir çamur deryası var. Balkanlar-Kafkasya-Ortadoğu üçgeninde her ulustan onbinlerce insanın boğazlandığı, oradan oraya savrulduğu bir yüzyıldan henüz çıktık. O yüzyılın son 10 yılında ne yaşandığını belgesellerde değil haberlerde izledik. Tarihsel seçenek herkes tarafından açıkça görülebiliyor. Ya paramparça edilmiş bir coğrafyada köle kampları olacağız ya da halkların anti-emperyalist birliğini sağlayacak ve bu çukurlardan çıkacağız. İkinci seçeneği vaat edecek bir milliyetçilik bulunmuyor.” Bu bakımdan halkların kardeşliği, anti-emperyalist olma iddiasını bile taşımayan liberallerin yapacağı iş hiç değil. Çünkü bugün kardeşlik sadece hakim milliyetçiliği ayıplayarak sağlanamaz. Solun tartışması ve aşması gereken tutum da bundan başkası değil. Türk milliyetçiliğine karşı kuvvetli reflekslere sahip olan sol hareket milliyetçiliğe karşı mücadelesini sürdürürken kendisini liberal takımından acilen kesin çizgilerle ayırmalıdır. Milliyetçi – liberal çatışmasının sıcaklığında devrimci, anti-emperyalist bir çizginin yaratılması önümüzdeki dönemin en acil görevi olarak önümüzde duruyor.