Arif Pembe
Bir baştan bir uca dağıldık dünyaya ahali. Güvercin tedirginliği üzerimize sinmiş bir yol. Kanatlarımız ağırlığında gidenlerin. Turunç gözlerimiz beklentisinde geleceklerin. Züccaciye dükkanına bir fil çok gelirken, biz sürüsünü sokmaya çalıştık… Ayazlarda bin güvercin kaldık. Az kaldıkça da çoğaldık. Buyurunuz, ellerimizde yok çiçekler, zihnimiz bulanık!...
Sitara şekil veren adam: Ananda Shankar (1942-1999)
Ananda Shankar, Doğu ve Batı formlarını bir arada kullanarak müzik yapan müzisyenlerin en niteliklisi. Almora-Uttar Pradesh, Hindistan’da dünyaya gelen Ananda’nın annesi Amala ve babası Uday yerel dansçıydı. Ananda, aynı zamanda Pandit sitarist Ravi Shankar’ın da kuzeniydi; fakat sitarı ondan değil Dr. Lalmai Misra ve Varanasi’den öğrendi.
1960’ların sonunda Los Angeles’a giden Shankar başta Jimi Hendrix olmak üzere pek çok tanınmış müzisyenle birlikte çalışmıştı. 1970’de kendi albümünü kaydetmiş, bu albümde Hint çalgılarının yanı sıra gitar ve klavyeye de ağırlık vermiştir. Ragalarınlarla birlikte The Rolling Stones’dan “Jumpin’ Jack Flash” ve The Doors’dan “Light My Fire” şarkılarının da yorumlandığı bu ilk albüm müzik dünyası için bir mihenk taşıdır.
1970’lerin başında Hindistan’a dönen Ananda, 1975’te ikinci albümü kaydetti. Bu albümde jazz-funk tınılarının yanı sıra, doğunun sitarı ile batının rock gitarını harmanlamış, tabla, mrindagam, moog davulu ile baharatlandırmıştır. Hindistan’da 1970-1980 arasında kurduğu vakıf aracılığıyla yoksullara yardımlar dağıtan, halk gösterileri düzenleyen Ananda Batıda, 1990’larda yeniden keşfedilmiş, müziğinin özünde yer alan değerler yeniden üretilme kaygısına konu olmuştur. 90’ların sonunda, Londra’ya albüm kaydı giden Ananda, ani bir şekilde yaşama veda etmiştir.
Dini motiflerin ağır bastığı Hint müziğini, Batı’da gelişen psikodelik müziği çerçevesinde dönüştüren ve temelini halk müziğine dayamasına rağmen durmadan yeni şeyler arayan Shankar; Doğu müziğinin çok sesli halini, Batı’nın estrümantasyonu ile çerçeveleyip dönemi için çok ileri sayabileceğimiz özgün ve yerel bir tarz yakalamıştır.
(kaynak: www.anandashankar.com)
{jcomments on}Yaşayan besteci var mı?
1935’te Paide Estonya’da doğdu Arvo Part. Sovyet yönetiminde, Sovyet gerçekçi sanatının içinde büyüdü. İki döneme ayrılan müziğinde önce Şostakoviç, Prokofiev ve Bartok gibi çağdaş gerçekçileri izleyip, daha sonra Schonberg gibi yeni müziğin devlerinin peşine düştü. Yakaladığı minimalist ve kusursuz müzikle yaşayan en büyük bestecilerden oldu. Müziğinde hep silkinince düşüverecek yapraklar taşıyan bir sonbahar ağacı vardı, kulağa yapışıveren, hatırda kalan melodinin müziğini yapmadı o. En insani ihtiyaçların derin sanatını getiriverdi önümüze. “Britten’in Anısı”na yaptığı müzikle devleşmişti, “Tabula Rasa” ile artık kendi dönemini yaratan öncünün ta kendisiydi. Poe’nun şiiri “Çanlar” için yazdığı eser çağının bestecisi olduğunu özetledi, sembolize etti, sistemledi, duyurdu. Hüzünlü, derin müziğini filmlere de taşıdı, Reha Erdem’in ‘Beş Vakit’ filminde de onun duyarlı müziği çekti insanı içine. Müziğiyle iyileştiren bir şamandır Arvo Part.
İstemem!
1897 Paris’ini yıkan oyun Cyrano de Bergerac da girdi fillerin yanına; “İstemem eksik olsun! Ricaya mı gitmeli? Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli? Yoksa nasır mı tutsun sürünmekten dizlerim? Yahut eğilmekten mi ağrısın ötem berim? İstemem eksik olsun! Yahut şan olsun diye, meşhur bir kitapçıya giderek, veresiye şiir mecmuası mı bastırmalı? Bir tek şiirle yer yer dolaşıp da herkesten alkış mı dilenmeli? Yoksa bir sürü keli sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı? Ve ta son nefesinde bile çekinmek, korkmak, benzi sararmak, bitmek. İstemem eksik olsun! Fakat şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülyaya, yapayalnız, ama hür, seyahat etmek aya, gören gözü, çınlayan sesi olmak ve canı isteyince şapkayı ters giymek. Bir hiç için ya kılıcına veya kalemine sarılmak ve ancak duya yazmak, sonra: “Çocuğum!” demek, bütün bunları hoş gör yine, hoş gör bu çiçekleri, hatta bu kuru dalı, bunlar yabanın değil, kendi bahçenin malı! Varsın boyun olmasın söğüt kadar, bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?”
Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni
Yavuz Turgul’un yönettiği, 1990 yapımı bu film, bir dönemin sanat algısını yerden yere vururken, sinema camiasının da ne zorlukları göğüslediğini göstermesi açısından önemlidir. Aşk filmi çekmekten sıkılmış olan Haşmet (Şener Şen), elinde “toplumsal içerik taşıyan dönem filmi”ne ilişkin bir senaryo ile Yeşilçam’da çalmadık kapı bırakmaz. Cebren ve hile ile yapımcı Abdülkadir’i ikna eder. Fabrikatör ve kızını rehin alan bir teröristin aralarında geçen bir öykünün başrolünü Müjde Ar’a teklif eder. Kabul görmeyince rolü daha önce hiçbir filmde oynamamış Jeyan’a (Pıtırcık Akkerman) verir. Fabrikatörü ise, eski sanatçı arkadaşı alkolik Nihat’a (Aytaç Yörükaslan) ısrarlarına dayanamayarak oynatır. Cep delik cepken delik çekimlere başlanır. Çekim sırasında Nihat ölür. Haşmet, rolünde de onu öldürüp çekimi sürdürür. Bu arada yapımcı Abdülkadir piyasayı dolandırıp kaçar. Haşmet, ne olursa olsun onun için her şeyden önemli olan bu filmi tamamlayacaktır. Gerekli parayı iki çocuğunun annesi olan eski karısı verir. Ama Haşmet Jeyan’a ilgi duymaktadır. Jeyan ise teröristi oynayan Tarcan’la (Oktay Kaynarca) yakınlaşır. Haşmet ikisini de önce kovar, sonra filmi bitirmek için yalvar yakar geri alır. Filmi bitirir. Montajını, kopyalarını, afiş ve davetiyeleri tek başına çabalayarak tamamlar. Filmin kopyasını çalar. İlk gösterime kimse gelmez, projede yer alanlar filmi beğenmez. Haşmet yıkılır, çocuklarıyla vedalaşır, film bobinine sarılarak kendini yakmaya çalışır, defalarca dener bobin alev almaz. Tam kıvılcım çıkıp da ateş yüz verdiğinde gelen bir telefondan bir aşk filmi çekme teklif alır. Umutların tükendiği yerde, bildiği işi yapacağı bu yeni fırsat onu yaşama geri döndürür. Fakat bir taraftan da, yanmaktadır… İmge bakımından filmin finali çok yerli yerindedir. Sinema diyenler, çekeceğim abi diyenler, bulunuz buluşturunuz, olmadı çalınız… Sinema seven adamın işidir, derler.