‘Keşke göçmen denseydi bize’ diye düşünen sürgün çocuk: Cemal Süreya

 

Abdullah Ören

Cemal Süreya üzerine ölümünden bugüne kadar geçen 17 yıllık süre içerisinde pek çok şey yazıldı, söylendi. Süreya, bir fenomenden ziyade şiirin öncüsü olarak kendinden sonraki pek çok şaire de yol açtı. Erzurum da, 1931 yılında başlayan yaşamı, 9 Ocak 1990’da İstanbul da “her ölüm erkendir” der gibi son buldu. Süreya’nın şiiri pek çok bileşenden oluşur. Bu yazı, şairin şiirlerinde yer alan kadın, aşk, içki, ülke gibi imgelerin yanı sıra, kendimce, en etkileyici ve şiirine yön verici olarak belirlediğim “sürgün” ve “göçebe” imgelerini, 1965 yılında yayımlanan “Göçebe” kitabında yer alan aynı isimli şiir çerçevesinde çözümlemek, bunu yaparken de Süreya’nın bu iki imgeden ne derecede etkilendiğini ve bu imgelerin yazınındaki yerinin ne olduğunu belirlemek amacıyla yazıldı.

Sonuç olarak, bir anma veya hayıflanma yazısı olmayan bu yazı, Cemal Süreya’yı biraz daha oylumlandırmaya çalışan bir yazıdır.

1.Sürgün

Dersim 1938 İsyanı’ndan sonra Cemal Süreya, ailesi ile birlikte sürgüne gönderilir. İsyanın ilk izlerini “celaliyim celalisin celali” şeklinde görürüz. Muzaffer İlhan Erdost, bu sürgün halinin Cemal’in siyasal ve ideolojik yaşantısını özgürce oluşturmasına engel olduğunu tespit eder. Sürgün zamanında Cemal Süreya, altı-yedi yaşlarındadır. Günlüğüne sürülme olayını şu şekilde geçer: “Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlılığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor
belki. Anam sürgünde öldü, babam sürgünde öldü”. Yine Muzaffer İlhan Erdost’un aktardığına göre; sürgünlük hali, Cemal’in feodal yaşamı ve aşiret düzlemini de terk etmesi için olumlu bir yön çizer. Sürgünlük, bir taraftan cumhuriyet haliyle kavga içinde olmasını gerektirirken, diğer taraftan sonraları meslek edineceği mülkiye müfettişliği cumhuriyeti içselleştirmesini zorunlu kılar. Bu karşıt iki nokta içerisinde Süreya, hem sürgünlüğünü gizlemek zorunda kalır hem de sürgünlüğün sonucunda oluşan yeni yaşam tarzının eğretiliğini üzerinde taşımaya çalışır. Gerçi bu saklanma hali onda yeni bir şey değildir. Günlüklerinde, Kürt oluşunu ilkokuldan beri gizlediğini ama yine de herkesin bildiğini yazar. Göçebe’de bu iki noktayı “yabana mı atıyorum yani seni / yabana mı atıyorum saat altı buçukları” imgeleriyle dışa vurur. Altı buçuk mesai sonrasıdır, yabanıllık ise, sürgün sonrasında her gittiği kentte, yabancı olmasını anlatır. Bilecik’te yol işçileri arasında da, İstanbul’da çalışırken de, parasız yatılı günlerinde de hep bir saklama zorunluluğu vardır. Yine aynı şiirin devamında “ve bu dağlar böyle eşkıya güzelliği taşıdıkça” ifadesi d{jcomments on}e açıkça Dersim İsyanı’nı çağrıştırır.

Sonuç olarak Süreya, bir sürgünlüğün sonrasını yaşamış, pek çok şiirinde bu halin yarattığı iyi ve kötü durumlar arasındaki bocalamasını vurgulamıştır. “Çocukluğumdan beri içimde bir önsezi olduğunu” ifadesi ise, bu halin  altı-yedi yaşlarından beri, kamyon arkasında bir köye atıldıkları zamandan beri devam ettiğinin ifadesidir. Cemal göçebe olmak ister aslında. “Kürtler yalan söylemek zorunda / Arnavutlarsa doğru” dizeleri ise, Kürtler açısından sürgünlüğü, gönderildikleri her yerde kimliklerini gizleme zorunluluğu nedeniyle yalan söylemek zorunda kaldıklarını; Arnavutlar içinse göçebe kimliklerini toplumca kabul görmeleri için ifşa etmelerinin şart olduğunu ifade eder. Göçebelik arzusu, kabul görme isteğidir aslında. Toplumun dışında, annesini babasını sürgünlükte yitirmiş yalnız bir çocuğun, o günün algısınca, biraz daha adam yerine konulma isteğidir bekli de. Üzerine sinen bu arzu pek çok şiirinde gelişerek, biçim değiştirerek yeni yollar kazanarak devam eder.

2.Göçebe

Mülkiye müfettişi Cemal Süreya işi gereği, pek çok yerde çalışır. Hem işin getirdiği bu gezicilik hali hem sürgünün ileriki dönemlerde yarattığı çatışma durumu, Cemal’in “konar göçerliği”ni değil, bir yere ait olamama duygusunu pekiştirir. “Biliyorsun ben hangi şehirdeysem / yalnızlığın başkenti orası” imgesi, hiçbir yere kendini ait hissetmemesinin ve bunun getirdiği arayış halinin şiirine yansımasıdır. Bir gün babaannesine sorar “Neyiz biz?” diye. Devamını günlüklerinden görürüz yine “Bir şey anlamadı. ‘Sürgün ne demek?’ diye yineledim. Sürgün ‘menfi’ demekmiş. ‘Menfa’ya gönderilenlere ‘menfi’ denirmiş. Bir an aklıma Yavrutürk Dergisi’ndeki bir tefrika geldi, ‘Bir Göçmen Çocuğun Anıları’. ‘Göçmen miyiz yoksa biz?’ diye soruyu değiştirdim. ‘Evet, işte buldun, göçmeniz biz’ dedi. Rahatlamıştım. Ondan sonra kendimi bir süre göçmen olarak düşündüm.” Sürgünlük halini göçmenliğe dönüştüren, dönüştürdükçe de hep bir arayışın şiirini yazan Cemal Süreya, bu ikircikli hal içinde elbette arayışın şiiri İkinci Yeni içerisinde, kendine özgü bir hal alır. Ne Turgut Uyar onun kadar sürgün olabilir ne de Edip Cansever onun kadar göçebeliğe öykünür. Bu iki imge Süreya’nın şiirini İkinci Yeni içerisinde başka bir yere taşır. Muzaffer İlhan Erdost, İkinci Yeni’ye şiirin değil ozanın yön verdiğini savlarken de, Süreya’nın bu iki imgesinin hakkını verir. Tüm bu devinim içerisinde, konacak bir yeri vardır elbet şiirinin de; bunu da “Bir mezarın doğurduğu iştahlı bir çocuktur Anadolu şiiri” ifadesi ile anlatır. Türkçe’yi ak dişler olarak tanımlayan Süreya, evrensele, mezarın içinden çıkarak gider. İmgeleri, İspanya’da evlerin çatılarından kanguru akarken de, Paris’te gökyüzünü izlerken de, Anadolu’dadır. Söylence kültürünü şiir diliyle ve kurgularıyla, kendi söylenceleri biçiminde yazarken, aslında, yersizliği yer edinir. Kafka’nın bir aforizmasında belirttiği “Benim demirleyeceğim yer burası değil” düşüncesini, şiirin sonunda Kafka’ya gönderme yaparak doğrular. Bu açıdan Süreya ve Kafka paydaştır.

Göçebe şiirinin geneli, bir yol hikayesidir aslında. Bir yerden bir yere gitme, sürekli gitme durumunda kalan bir yalnız adamın izlencesidir. Bu açıdan şiir, Süreya’nın özyaşam öyküsünün de bir özetidir. Süreya, mekansızlığın izinde hep bir arayış içindedir. Bu ideolojik bir arayıştan ziyade, bireysel bir istençtir. Durgun bir su olmak gibi, hep bir yerden başka yerlere akmak halinden kurtulma isteği, Süreya’nın şiirinde güçlü bir umut halini alır. ‘Gece bitince’, ‘yol kısalınca’ gibi imgelerle bu hal daha net biçimde belirir. Bu bireyin, bir toplama ait olmadığını hissetmesinin, derin kaygılarla şiire yansımasının en net ifadesidir.

Yine, yazının konusunu oluşturan Göçebe şiirinde, ataerkil bir aile ve bu ailenin düşünce yapısı da belirir. Bu sürgün olma halinin yersizlikle bütünleşmesinin doğal sonucudur. Cemal, kendi yaşamına bakar. Baktığı yerde, yarı-feodal ve yarı-komünal bir aile görür, üveydir üstelik bu aile. İmgelenen aile, Süreya’nın köklerini dayadığı, türlü nedenlerle gizlemek zorunda kaldığı Kürt olma haline de bir göndermedir. Çünkü, yaşarken Kürtlüğünü şiirleri dışında çok az ifade edebilmiştir. Göçebelik ise, bu bağlamda Süreya’nın bu ailenin dışına taştığını, yapısı ne olursa olsun bu türlü bir aileye, salt üveyliğinden dolayı özlem duyduğunu da açıklar.

Son söz yerine

Cemal Süreya şiiri bir yönüyle, mezara benzettiği Anadolu şiirinden çıkarırken, evrenselin durağına doğru tüm göçerliği ve sürgünlüğü ile yol almıştır. Bu önce-yaşamın imgeleriyle süslü “Göçebe” şiiri, Süreya’nın nasıl bir yoldan geçerek, neyi anlatmaya çabaladığını da net bir biçimde ifade eder. Sürgün bir çocuğun göçebe şiirler yazmasıdır aslında tüm serüven. Aşklar, kentler, içki evleri, dost meclisleri hep bu serüvende figürasyondur. Bir yazın eseri, sanatçının dış dünyayla bir alıp veremediğinin olmasıyla şekillenir. Süreya, sürgün edilmeyi dışarı ile göçebe olma arzusunu ise içeri ile hesaplaşarak şiirlerini yazar. Yeri gelmişken, Süreya’nın sürgün edilme olgusu içerisinde şekillendiğini belirtmek gerekiyor. Sürgünün zora dayanması, bu durumun Cemal’de yarattığı duygusallık hali ile birlikte düşünüldüğünde, ölüm de bir sürgün halini alıyor: “Ölüm geliyor aklıma birden ölüm / bir ağacın gövdesine sarılıyorum.” Ağacın toprağa karşıt gelen halini alması, ölümü de topraktan zorla söküp alınmaya denk koşuyor. Ölüm, Süreya’da, yaşadığı bu dünyadan sürülmektir, o sürgün olmayı değil göçebe olmayı ister. Bu nedenle de, Anadolu erenlerine yakışan edasıyla, ağzını siler gibi, ‘üstü kalsın’ der tanrıya.

Güvercin curnatası olarak betimlediği İkinci Yeni’nin doğuş sürecinde, imgenin gücünü bir öncü tavırla kavramış olan Cemal Süreya, yine de alçak gönüllülükle, kendini en alttan uçan güvercin olarak tanımlar. Ondaki, bu açıdan da bir eziklikten ziyade, saklanmak zorunda kalan bir sürgünlük ve bir göçebelik haliyle olgunlaşmış, insani bir yöndür.

Şimdilerde, yayınevlerinin ve edebiyat efendilerinin kol gezdiği şiirin labirentlerinde, kah bir içki evinde dumanlanan dost sohbetleriyle, kah bir kadının sıcaklığına gizlenen aşk kelimeleriyle ve hep en başta bindiği kamyonetin kasasından bakarak özgürce dolaşmış; şapkasını çiçeklerle doldururken de yalnızlığa yeni başkentler yaratmıştır. Gidişi geriye, ağaçlara sarılacak çocuklarla birlikte, bir papirüs düşünün nasıl yaşayabileceği gerçeğini bırakmıştır. Süreya, şiirinin gücü, kişiliğinin oylumları nedeniyle, küremize renk katanların başında gelir.

Son olarak, Göçebe şiirinin son cümlesi ise, göçebeliğin şairde yarattığı acılı ruh halini anlamlı kılması bakımından önemlidir: “ Yüzüm Giyotine Abone”

 

Kaynaklar:

1- Üç Şair, Muzaffer İlhan Erdost, Onur yay. 2004, sayfa syf 54.vd

2- Cemal Süreya Arşivi,Feyza Perinçek, Kaynak Yay. 1991, sayfa 64-65{jcomments off}