Ulaş Karakul
Mit Müsteşarı Emre Taner’in 5 Ocak’ta kurumun 80. kuruluş yılı nedeniyle yaptığı basın açıklaması, tartışma gündeminin toparlanması bakımından önemliydi. Konuşma içerisindeki, “halkımızdan, resmi-özel kuruluşlardan ve medyamızdan aldığı destekle, sorumluluklarını sonsuza dek yerine getirme kararlılığı” türünden dolgu malzemesini ayıklarsak, dile getirilen derdi daha kolay anlarız.
“İnisiyatif almalıyız”
Mit Müsteşarı son on yılda ABD’nin ağırlıkla müdahale ettiği coğrafyanın ortasında durduğumuzu hatırlatıyordu. Elbette ABD’yi anmadan… “Son derece kaygan bir zemin üzerine oturmuş uluslararası ortamda Türkiye, bir yandan yakın zamana kadar değişik çap ve k{jcomments on}arakterde savaşların yer aldığı ve halen potansiyel çatışma tehditlerinin bulunduğu Balkanlar, diğer yandan birçok bakımdan sürtüşmelere sahne olan ve çeşitli istikrarsızlık potansiyelleri taşıyan Kafkaslar ile yaklaşık kırk yıldır fiili çatışmalar ve terörist faaliyetlerle yoğrulmuş Ortadoğu’nun arasında bir iç hat pozisyonuna sahip halde bulunmaktadır. Ayrıca bu pozisyon kademeli olarak Orta Asya’ya açılan alanlarla da bağlantılıdır.”
Soğuk Savaş’ın bitmesini takip eden dönemde Türkiye’nin kaybettiği düşünülen stratejik konumun (bunu emperyalistlerle pazarlık yapabilme şansı olarak da anlayabilirsiniz) hala var olduğunun altını çizerek devam ediyordu. “Bu üç bölgenin ve Orta Asya’nın birçok bakımdan küresel politikaların ve ‘rol’ savaşlarının belirli açılardan yoğunlaştığı alanları oluşturduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla yeni sorun ve tehditler doğrultusunda 21. yüzyılda doğuya doğru genişleyen dinamik bir alan söz konusu olmakta ve bu durum Türkiye’nin gittikçe genişleyen bir alanda merkezi pozisyon kazandığını/kazanacağını göstermektedir.”
Türkiye’nin alması gereken pozisyon da belirtildi elbette konuşma içerisinde. “Bu süreç içinde Türkiye, gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da ‘bekle-gör-tavır al’ taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Uluslararası sistemi ayrıntılı ve isabetli bir tanımlamayla (kendi konumu ile ilgili) taktik, stratejik ve yüksek stratejik tutumlara sahip olmak zorundadır. Yalnız savunma pozisyonunda olmak Türkiye’ye haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir davranış olacaktır.”
Konuşmanın tarihi önemde olduğu ve önemli gerçeklere işaret edildiği konusunda basında güçlü bir fikir birliği vardı. “Ulus-devletlerin önemlerini koruduğu” hatırlatmasıyla kendisinden geçen ulusalcı/kemalist çevreler de, daha fazla inisiyatif almak gerektiğinin söylenmesiyle 1 Mart tezkeresinden beri geceleri uykularından terler içinde uyanan Amerikancı çevreler de mutluydu. Mit Müsteşarı’nın konuşmasına “Tehlike’nin farkında mısınız?” sloganına gönderme yaparak değinen İlhan Selçuk, “Size ne zamandır söylüyorduk, bakın MİT Müsteşarı da söylüyor” diye sahne aldı. Türk medyasında “Amerika’nın Sesi” olma yarışını Yasemin Çongar’ın iki boy önünde götüren Cengiz Çandar konuşmanın içeriğine İlhan Selçuk’tan daha vakıftı elbette. “MİT Müsteşarı, aslında, birçoğumuzun yıllardır yazıp çizdiğini ve söylediklerini dile getirdi ve iyi yaptı” diyordu Çandar. “Türkiye’nin, özellikle ve öncelikle Irak politikası değişmek zorundadır. Irak’ın, önümüzdeki dönemde dünyada ve Ortadoğu’da değişim dinamiklerini en ziyadesiyle harekete geçirecek coğrafya olacağı besbellidir. Türkiye’nin Irak politikasının esasları ise Soğuk Savaş döneminde ne ise sonrasında, hatta Irak Savaşı’nın (2003) ardından beri bile temel bir değişikliğe uğramamıştır. ‘Irak’ın toprak bütünlüğünden yanayız’ demek, bir ‘siyasi pozisyon’dur ama ‘değişime ayarlı’ bir politika değildir” buyuruyordu. Değişime ayarlı politikanın “Türkiye’nin Irak Kürtleri ile İran’ın Irak Şiileri ile kurduğu veya Arap dünyasının Irak Sünnileri ile sahip olduğuna benzer bir ilişki oluşturması şarttır. Yani, Türkiye ile Irak Kürt yönetimi arasında” bir işbirliği, dayanışma, ortaklık halini alması gerekiyordu. Çünkü “Pek yakında parlamentodan geçip yasalaşması beklenen petrol yasa taslağı, ilk bakışta 1972’de millileştirilen Irak petrolünün yeniden yabancı petrol şirketlerine açılması gibi ‘radikal’ bir dönüşü ifade ediyor” gibi görünse de gerçekte “dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerinin sahibi Irak’ta petrol endüstrisi acınacak hale” gelmişti ve “21’inci yüzyılın teknolojik devrimi ve küresel ekonominin rekabet şartlarına uyabilmesi için mevcut şartlarda bu petrol yasasından başka çaresi” yoktu. Cengiz Çandar kendi meşrebince yağmada ABD planı çerçevesinde aktif rol alma çağrısı yapıyordu. Mit Müsteşarı’nın konuşmasından çıkarılacak gerçek ve anlamlı sonuç buydu. Ha bir yandan Sabah gazetesinden Aslı Aydıntaşbaş gibi Mit’in ‘iyi çocuklar’la bir iş yapılmadığını anladığını, istihbarat örgütü olmanın hakkının verilmesi gerektiğini yazanlar var. Bu bahiste onları tamamen değerlendirme dışı bırakabiliriz.
Sahi bir ‘kırmızı çizgi’ vardı ne oldu ona?
1 Mart tezkeresinin kazaya uğraması ve meclisten geçememesinin ardından ne yapacağını bilemeyen, teknolojinin ve diplomasinin olanak tanıdığı tüm yollarla Washington’a özür üzerine özür ileten hükümetin de yakın dönemde başka bir biçimde Irak’la ilgili etkin tutum takınası geldi. Tabi mesele Irak petrolleri falan değildi. ABD’yle birlikte ele alarak çözmek için koordinatörlük oluşturdukları Kandil Dağı sorunu vardı bir kere. Ama asıl olarak Kerkük’tü gündem. Bir Türkmen yurdu olan Kerkük’ün, Kürtler tarafından ele geçirilmesine seyirci kalamazdı Türkiye. Türkmenlerin sistematik olarak maruz kaldıkları şiddet kabul edilemezdi. Topu topu bir yıl önce Kürtlerin değil ama ABD Ordusunun Telafer’de Türkmenlere karşı giriştiği kanlı operasyona ağız ucuyla tek bir sözcük edemeyen hükümet sözcüleri, neredeyse Bolu Dağı Tüneli’nin açılmasını bile Kerkük’le ilgili kararlılığı ilan etme fırsatı olarak değerlendirdi. 7 Ocak’ta yaptığı açıklamada “Irak’ın tüm yeraltı ve yerüstü zenginliğinin Irak halkının bütününe ait olması gerektiğini” vurgulayan ve “Kerkük belli bir etnik unsura ait olamaz. Kerkük tüm Irak halkınındır tüm Iraklılarındır” diyen Başbakan Erdoğan “Türkiye’yi Irak’a komşu ülke olarak değerlendirirken sadece tribünden olanları, bitenleri seyreden bir ülke veya seyretmesi gereken bir ülke konumuna getirmek istiyorlar. Kusura bakmasınlar. (…) 350 kilometre sınırın, tarihi, kültürel, akrabalık bağların olacak, orada soydaşların olacak, bunlarla birlikte bu dayanışmayı tarih boyunca sürdürdüğün ülkeye karşı seyirci kalacaksın. Bu mümkün değil” diyerek efeleniyordu.
Hatırlıyor musunuz, kırmızı çizgileri vardı Türkiye’nin? Çiğnenmesine izin vermeyeceklerdi. Bu çizgilerin, taç çizgisi kadar bile önemi olmadığı ABD tarafından yeterince açık seçik ortaya konulduktan sonra tekrar “vazgeçilmeyecekler”in hatırlatılmasını nasıl açıklamak gerekir? 2003 yılında işgal ve yıkım tüm hızıyla sürerken “Musul ve Kerkük’te durum kontrol altında” açıklamasını yapan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, 2007 Ocak ayında “Mezhep çatışması diye gördüğümüz şeyler Kerkük’te etnik bir çatışmaya dönüşebilir. Biz bunları söyleyerek, Irak’ın içişlerine karışıyor değiliz. Oradaki ateş yalnız Irak’ta kalmaz, bütün çevreyi rahatsız eder” diyerek “Kerkük” duyarlığının ‘insani’ boyutuna işaret ediyordu. Irak’la ilgili insani bir duyarlığın, Türkiye’yi sorumluluk almaya ittiğine gerçekten inanmak isteyen varsa, Mit Müsteşarı’nın konuşmasında en azından insani bir hece bulmayı da başarmalıdır.
Barzani usulü efelenme
Irak’ta direnişin beklenmeyen bir hal alması (emperyalistlerin halkların direniş potansiyelini yanlış hesaplaması da bir tarih yasasıdır, istisnası olmayan bir yasa) ABD’yi yeni arayışlara itti. Şu ya da bu şekilde bir petrol yasasını “Aranızda biraz konuşup oylayın” diye aşiretler meclisine havale etse de hem askeri kayıpları artarak sürüyor, hem politik bakımdan inisiyatifi giderek elden kaçırıyor. Şu şanlı Saddam heykeli yıkmaların ertesini hatırlayalım. ABD o günlerde sarhoş bir külhanbeyi gibi “İran’a mı dalsam Suriye’ye mi?” makamından çalıyordu. Bugünlerde ise “Irak’ta istikrarsızlığı yükselten İran ajanları”nı ele geçirmeyle yetinmek durumundadır.
Bu koşullarda “Irak sorunu”nun başka bir biçimde ele alınması gerekiyor. ABD bölgede ilişkilerini yeniden düzenleyerek Irak’taki askeri varlığı ve Kürt müttefikleri dışında dayanaklar aramak, gerekirse ABD desteğine dayanarak son derece iddialı açıklamalar yapan Barzani-Talabani ekibine bir çeki düzen vermek zorundadır. Aralık ayında yayınlanan Baker Raporu’nda, merkezi hükümeti yerel otoriteler karşısında güçlendirme seçeneğini tartışan ABD, Barzani-Talabani çevrelerinde de tedirginlik yarattı. ABD’nin en önemli müttefiki olmayı siyasi varlığının temeli haline getiren Irak’taki Kürt hareketi, ortada bırakılma ihtimalini hatırlayarak ciddi bir tedirginlik yaşadı. Bu ihtimal yürürlükten kalkmamıştır. Emperyalizmin bir dönem ittifak yaptığı güçleri başka bir dönemde feda edebileceğini onlarca örnekten biliyoruz. Cengiz Çandar’dan Tayyip Erdoğan’a uzanan ‘etkin politika’ yanlılarının bugünkü açık sözlülüğünün arkasında Türkmenlerin karşı karşıya olduğu soykırım tehlikesi değil, ABD’nin arayışları yatıyor. Nasıl Barzani, Türkiye Devleti’nin sözcülerinin açıklamalarına ABD’nin kendi arkalarında olduğunu bilerek cesaretle yanıt veriyorsa, şimdi o desteği alabileceğini düşünen hükümet de “soydaş”ları, “kırmızı çizgi”leri, “etkin politika”yı yeniden hatırlıyor. Efeleniyorlar dedik ya, bu efelenme Barzani usulü efelenmedir işte. Mahallede itilen kakılan çocuğun abisinin yanında efelenmesi türünden bir efelenme.
Üç kıtada kılıç sallamış ataların ruhunu çağırıyorlar. Üç kıtada kılıç sallamayı sadece “Muhteşem Süleyman” devrindeki fetihler zannediyorlar. Üç kıtada daha sonra da kılıç salladı Osmanlı. Yemen’den Galiçya’ya emperyalistler arası paylaşım savaşının tali bir figürü olarak asker gönderirken, 1. Dünya Savaşı’nda… Ruh çağırıyorsunuz da hangisinin geleceğini biliyor musunuz? Biz biliyoruz. Bu Kerkük haykırmalarının ardında ABD’ye lejyonerlik yapma hevesi yatıyor. “Kerkük” diye “Kandil Dağı” diye ABD hesabına Irak’a girenler, ABD’yle beraber oradan kovulurlar.