Haluk T. Canatay
Düzenli okurlarım bilirler, Haluk T. Canatay tarafsız gazeteciliğe gönülden inanan bir adamdır. Kalemini kırar ama asla satmaz. Doğruları yazdığı için, gazete dergi yönetimlerine tazminatlar ödettiği için, oradan oraya sürülse de tüm okurlar şunu bilir, Canatay yazıyorsa doğr{jcomments on}udur. O karşı tarafa da söz hakkı tanır. Kimi kendini bilmezler, köşelerini babalarının malı sananlar, patronlarının vergi borcuna bakmadan diğer patronunun usulsüzlüğü hakkında yazanlar, patronları önceden ısmarlamasa köşelerinde yazacak konu bulamayacak olanlar, istihbarattan hesabına düzenli para yatmasa maaşı yetmeyecek olanlar sanmayın ki, sizin sıranız gelmeyecek. Ama bu ay beni çok etkileyen bir mektuba ayırdım sayfamı. Tosun bir okurum tosunlar hakkındaki yazıma çok üzülmüş, oturup uzun bir mektup yazmış. Bazı konularda da çok haklı. Tüm tosunları aynı kefeye koymamak lazım, boşuna tosundan tosuna yol var dememişler. Boztosun var, Tosun-u Alem var, Tosun İhale Takımı (TİT) var, Toptosunlar Birliği (TTB) var, Dünya Tosun Olsun (DTO) var. Canatay’a yazan tosun, dürüst bir tosuncuk. Ki tosun ölçüleri farklı olduğundan; -tıpkı zeka da ve eğitimde olduğu gibi- normal insanların dürüstlük katsayısını 100 kabul edersek, 30’a tekabül eden tosun dürüsttür. Bu tosun da elbette yazıyı okumamış, “Hamam” adlı filmi protestoya gelen tellakların protestolarının nedenlerini, “Filmi izlemedik ama tellakların hassasiyetlerini şeyyapıyorlarmış yani, tellak değdirir mi yav, daha neler” diye vecizce açıkladıkları gibi, yazıyı nasıl okuduğunu şöyle anlatıyor; “Bir arkadaşıma başka arkadaşı demiş, bu dergide Ankaragücü hakkında yazı varmış, onu oku demiş. O da internette o yazıyı ararken, Tosun başlığı görünce bu yazıya bakmış çok uzun olduğu için hepsini okuyamamış ama tosunlara hakaret içerdiğini hemen anlamış, o da ilk baştaki arkadaşın yeğenine demiş ‘Dayına söyle bu yazı hakkında bir şey yapalım’ demiş”. Başkası olsa ceza keserlermiş ama Canatay’ın dürüst bir gazeteci olduğunu bildiğinden, arkadaşından yazının konusunu dinleyip, bana cevap yazmaya karar vermiş.
Tosun’un mektubu
Mektubun girişinde biraz hakaret içeren bölümleri atıp, geri kalan bölümü virgülüne bile dokunmadan yayınlıyorum: “Canım vatanım öyle çok seviyorum ki seni, sana olan sevgimi nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Sevgimden nüfus cüzdanımı çıkarıp severim bazen. Elimin içinde oynadığım hüviyetim tıpkı saymak için avucuma yerleştirdiğim bir dolar destesi gibi mutluluk verir bana. Kimileri inanmayacaktır sevgime varsın olsun, parmaklarım arasında gezinen yüzlük banknotlar nasıl mutlu ediyorsa beni, öyle mutlu ediyor kimliğim de. Kendime yeni bir cip almışım gibi, yeni açılan otoparkın ihalesi bizde kalmış gibi sevinirim bazen durup dururken. Durup dururken gülümserim hatta kahkaha atarım bazen, gözlerime yaşlar hücum eder canım vatanımı düşünürken. Çilekeş Anadolumu düşünürüm, anamın toprakta çatlamış ellerini ve çalışkan babamı düşünürüm. Namusundan ve vatan sevgisinden başka hiçbir şeyi önemsemeyen çalıştığı fabrikada kan ter içinde kalan o asil, o gerçek Türkleri düşünürüm. Milli birliğe en çok ihtiyaç olan günlerde girmişti o fabrikaya, Türkler arasına karışmış kimi kanı bozuklar “grev” demiş koskoca fabrika çalışmaz hale gelmiş, Türklük gururu ayaklar altında kalmıştı. Öyle bir günde girmişti işte o fabrikaya, kendisi gibi bir avuç kahraman fabrikayı çalışır tutmuş, Türklük gururunun yerlere serilmesine izin vermemişti. Patronu Tunga beyle nasıl iftihar ederdi, “Dişlerini söktü komünistlerin, dişlerini” diye anlatışı kulağımdan hiç gitmez. Tunga beyin onu nasıl sevdiği, canım arabasını bir tek ona emanet ettiği, başkasının yıkamasına asla izin vermediği, onun oturduğu ev, onun çocuklarının başarısı ve Tunga beyin Parti’de önlenemez yükselişi hep övünç konusuydu bizim evde. Bunları anlatmaktaki maksadım böyle milliyetçi ve mukaddesatçı değerlerle büyüdüğümü izah etmek içindir.
Rulo değil vatan hasreti sızlatır
Siz bizim büyüdüğümüz zor şartları bilmezsiniz, siz şampanyalar havyarlar eşliğinde sıcak salonlarda konuşurken, benim babam üç kuruş maaşının üstüne iki lira prim alabilmek için komşusunu satardı patrona, öyle fedakar bir adamdı. İşte bu yüzden öyle çok severim ki vatanımı, kurban bayramı yaklaştıkça elimde büyüyen bir kuzudur sanki vatanım. O denli çok severim ki onu, büyüsün hep büyüsün isterim. Bayram geldiğinde, kap kacak yetmesin leğenlerle taşıyalım evimize isterim, o denli çok severim. 7.65’liğin elimde küçücük kalması gibidir benim koca yüreğimde vatan sevgisinin kapladığı yer. Yurdumdan bir adım uzağa çıkayım hele, yemyeşil bir sızı oturur burnumun direğine. Esrarın o hüzünlü yeşili, saflaştırılmış eroin beyazı gibi parlar koca yüreğimde. Zulalar patlamadan gidip geliversem diye dua ederim yol boyunca, delikanlıda yalan yok, yakalanacağımdan korkarım. Yakalanacağımdan korkarım ama korkum; cipimden, villamdan, gecelerden ve alemlerden uzak kalacağımdan değildir, vatan hasretine dayanamayacağımdandır. Türk yurdunu asla terk etmez esasında ama hayatın zorlukları bazen bizi istemediğimiz şeylere mecbur eder. Hainin, uğursuzun, çakalın peşine düşüp yurdumun; güzel ovaların ve güzel dağların beşiği Anadolumun güzel şehirlerini, sitelerini, kaçak villalarını ve rant alanlarını terk etmek, gurbet yollarına düşmek gerekir. Vazife uğruna Türk her şeye katlanır. Yurdundan ayrı düşmeye bile katlanan delikanlı adam; içi yarım kilo saf eroin dolu tüp yavaş yavaş yerine yerleşirken çektiği sızıyı düşünmez, içi vatan sevgisinin coşkusuyla kımıl kımıldır. Bakın, vatanımı nasıl çok sevdiğimi anlatırken nereden nereye geldi laf. Biz vatanın mamulünü ihraç etmek için bu denli fedakarlıklara katlanan bir ahvalin çocuğuz işte. Gün oldu bembeyaz çorabımızı çıkardık, gün oldu sarkmış bıyıklarımızı kestik, altı ay-bir yıl hapiste kalmayı göze alıp vatan hainlerini hakladık ve hatta kimi zaman da güzel yurdumuza döviz kazandırmak için, velinimetimizi rulo yapıp, yurtdışına kah acılı kah zevkli anlarla geçen yolculuklar yaptık.
Tosun olmasa İvan’ın emrindeydin gafil!
Sizin gibi şuursuzlar bunları anlayamıyor, biz olmasak bu vatan çoktan Rus’un, Amerikan’ın, Alman’ın eline düşmüş olurdu. Bugün İvanların değil, Mehmetlerin idaresindeysek, bunun biz milliyetçi, mukaddesatçı ülkünün arkasından gidenlerin eseri olduğu apaçıktır. Ülkemizin ekonomisini John’lar değil Mustafalar, Aliler yönetiyorsa, İzmir’den denize döktüğümüz gavur, ülkemizde bankaların patronu değilse bizim sayemizdedir. Siz sırça köşklerinizde ahlaksızlık içinde yaşarken, bizler ekmeğimizin peşinde namusumuzla savaş veriyorduk. Kimileri, istihbaratta çalışan tosunlara her ay, otuz gün boyunca günde on altı saatlik fazla mesai ödemesi yapılmasını kıskanıyor. Biz sizin gibi, lüks yatlarda sevmiyoruz vatanı beyler, Tosun diye beğenmediğiniz istihbaratçı uyurken bile vatanı düşünür, hacet ederken dahi vazife bilinciyle hareket etmeyi öğrenmiştir. O yüzden anasının ak sütü gibi helaldir o fazla mesailer. Teröristin ne olduğunu bilmeyenler, dağda iki günde ölecek olanlar bize hep iftira atarlar, yok kulak başına para alırmışız, yok ölene bile işkence yaparmışız. Ey gafiller, siz o rahat koltuklarda oturuyorsanız bizim sayemizdedir. O dağlarda teröristler gezemiyorsa, Güneydoğu’da çatışma yoksa, Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulamadıysa hep bizim sayemizdedir. O kulakları kesmeseydik, bu ciplere binmeseydik, uyuşturucu baronları ellerini kollarını sallayarak geziyor, hatta milletvekili seçilip saygı görüyor olurdu. Hayatınızda bir kerecik olsun düşünün ey gafiller; kimi kendini bilmezler Avrupa’nın uyuşturucu üretim ve dağıtımı Tosunlarla-PKK’nin işbirliğiyle yapılmaktadır diye uydururken Güneydoğu’da hiç uyuşturucu imalathanesi yakalandı mı? İşte bu bizim başarımızın sırrı ve ispatıdır.
Ya sev, ya terk et!
Bazı şerefsizler yalan üstüne yalan uyduruyorlar. Neymiş, her şey çalıntı imiş. Neymiş Amerikalı faşistlerin sloganı varmış, “Love it or leave it” derlermiş de biz de oradan çalmışız. Neymiş bizim asil bozkurt işaretimiz İtalya’da “cornuto” (çok afedersiniz “boynuzlu”) demekmiş. Kardeşim Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur. Bu adamlar bizim sözümüzü çalmıştır. Ne malum önce onların söylediği, bir kere onlardan bizden çalmışlardır. Biz ki tüm sokakları “Dünya Türk olsun” diye bezemiş bir neslin çocuklarıyız. Amerikalı “Love it or leave it” dedi diye ondan akıl mı alacağız? Sanki biz akılsızmışız gibi, sanki partimiz kuruluşundan beri Amerika’dan emir alırmış gibi, sanki bizim hepimizi toplasan hepimizden bir slogan bulacak kadar akıl çıkmazmış gibi; gidip Amerikalının sloganını çalacağız öyle mi? Daha neler... Bunu diyenler, Ergenekon Destanında geriye kalan tek Türk’ün bir dişi kurt ile evlenip, ondan doğan on iki bebekle Türk ırkını kurtarmasını dahi anlayamazlar, o yüzden destanı çarpıtıp, o bölümünü atlayarak anlatırlar. Bugün tosunlar, Asena’ların peşinde koşuyor, onu bulamazsa Karabaş’la idare ediyorsa bunun sebebi zoofili değil, yüksek milli bilinçtir.
İşte böyle ey Canatay, zaten üç adlı oluşundan da, soyadından da ne olduğun belli. Cesaretin varsa bu mektubumu aynen basarsın. Sen hakaret gibi yazıyorsun, oysa ben tosun olmaktan gurur duyuyorum, senin gibi komünist uşağı olacağıma tosun olmayı, vatanım-bayrağım-dinim için kanımın son damlasına kadar çarpışmayı, delikanlılığın el kitabını yazmayı, birkaç benzinlik açıp, bazı otoparkları işletmeyi, kimilerinin vücut kimyasını bozmayı bin kere tercih ederim.”