Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

Ahir zaman devrim odağı: TÜSİAD

 

K. Deniz Öğüt

Birgün gazetesi yazarlarından Cemil Ertem köşesinde 27 Ocak günü teşhisi koydu. Şurası çok açıkmış ki, “TÜSİAD Türkiye’ye gecikmiş bir burjuva devrimi öneriyor”muş. TÜSİAD raporları Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından pek önemliymiş. TÜSİAD artık bir demokrasi meleği olmuşmuş. “Türkiye, burjuva devriminin yalnız burjuva sınıfı tarafından yapılacağını kendini burjuva sınıfı yerine koyan asker ve sivil küçük burjuva kesimlerin yaptıkları ‘şeyin’ sonuçta emperyalizmin oyuncağı diktatörlükler olacağını yeni öğreniyor”muş. Evet, mevcut burjuva sınıfın dedeleri de o düzenden biraz beslenmişmiş ama torunlar artık ipi ele alıyor, burjuva devriminin{jcomments on} iyisini yapıyorlarmış. TÜSİAD demokrasi raporu denen belgenin ilk halini yazan Bülent Tanör de solcu değil miymiş? “Şimdi tam burada, bu konjonktürde torun burjuvalarla, Türkiye’nin çoğunluğunun çıkarları ve hedefleri örtüşüyor”muş. Tarihin bazen böyle cilveleri olurmuş!

İnanmayan arşivden, İnternet’ten açar bakar. Daha neler yazıyor da, uzatmaya gerek yok. Cemil Ertem’i tanımam etmem; “finans uzmanı” olduğunu öğrendim; bir de “milliyetçi çizgiden liberal çizgiye geldiği için” Taha Akyol’u “çok önemli bir düşünür” saydığını okudum. İnsaflıymış, “filozof” dememiş! Sayın Ertem’i, Birgün camiasından hala solculuk iddiası taşıyanlara havale ediyorum.

TÜSİAD’dan ahir zaman devrim ve demokrasi odağı yaratanlara sorsan, “E canım ben mi uyduruyorum, çok alametler belirdi” diyeceklerdir. Doğruya doğru; bu sınıfa sokulabilecek yığınla martaval okunuyor. Kusuruma bakmayın, bunları “büyük alamet-küçük alamet” gibi sınıflandıramıyorum çünkü hepsi birbirinden hoş. Hatırladığımız sırayla gidelim.

25 Ocak 2007 tarihinde Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın TÜSİAD’a başkan seçilmesinin ardından “TÜSİAD kadın başkanına kavuştu” diye özetlenebilecek duygusal yazılar döktürüldü. Alın size “burjuva demokratik devrim” kapsamında kadın hakları atılımı! Veya; sanırsınız ki Türkiye’ye bir Jeanne d’Arc aranıyormuş da, nihayet bulunmuş. Arzuhan Hanım, malum, Aydın Doğan’ın kızı, ailenin tüm televizyonlarının tepe yöneticisi ve Doğan Holding Yönetim Kurulu Üyesi. Nihayetinde, o kotadan TÜSİAD’a başkan yapılıverdi. Ama Arzuhan Hanım’ın kendisi de başkanlığa getirilmesini vaka-i adiyeden saymıyor. O TÜSİAD’ın “her zaman Türkiye’nin önünü açan öncü bir kurum olduğu” fikrinde ve “bir kadın başkan seçmiş olmasını ise bunun göstergesi” olarak niteliyor. Derneğin ismindeki “işadamları” sözcüğüyle kendi cinsiyeti arasındaki çelişkiye Arzuhan Hanım muhtemelen yakında el atacaktır. Her devrimin sırası var.

Bu arada görüldü ki, devrimci TÜSİAD üyeleri arasında liberaller olduğu kadar “kamucu” şahsiyetler de bulunmakta! Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı “TÜSİAD’ın ilk kadın başkanı siz olmanızı bekliyorduk” pası üzerine, “Üniversite kurma zorunluluğum vardı. O yüzden böyle şerefli bir görevi başka bir kamu görevi için bıraktım diyebiliriz” diye konuşuyor. “Kamu üniversitelerinin ırzına geçtik ve kendi sermaye üniversitemizi kurduk ya; benim orada işim var, canım” demesini beklemiyordum ama ifadesi biraz abartılı sanki. Belki de demecin “zorunluluk” kısmı, “özgürlük zorunluluğun tanınmasıdır” gibi anlamlara geliyordur; devrimci bir içeriği vardır; iyice bilemiyorum.

Derneğin bir diğer ağır topu Rahmi Koç’un başkanın cinsiyetine ilişkin yorumu, en güzeli: “Enteresan bir şey. Artık kadın-erkek farkı yok.”  Türkiye Rahmi Bey gibi hissetmiyor olmalı ki “kadın başkan seçtik” şirinliği, pek çok düzeyde kadın yönetici ve başkana alışkın olan Türkiye’de fazla yankı bulmadı. Bana öyle geliyor ki, bunlar yakında zenci başkan da seçer. Bağlısı oldukları ABD’de öyle oluyor; demokratikliğin kadın seçmekten sonraki ölçütü zenci seçmek. TÜSİAD zenciyi seçtiğinde, Türkiye’nin bunu ilginç bulacağı kesindir.

Cenaze duygusallığı ve eklemlenme raporları
Önsezilerim beni yanıltmıyorsa, “devrimci bir aşırılık” bile olsa yapacakları, seçecekler zenci başkan. Neden derseniz, ben bu TÜSİAD’cıları ırk, kavim, dil, din, cinsiyet gibi konularda ayrımcılık yapmamak bakımından çok kararlı görüyorum. Bu noktadaki tavizsizlikleri giderek militan bir nitelik kazandı. Örnek isteyene Hrant Dink’in cenaze törenini gösterebilirim.

TÜSİAD cenazede neredeyse en kalabalık kadroyla temsil edilen örgüttü. Yazılanlara göre, Ümit Boyner’le Arzuhan Doğan Yalçındağ kilisedeki merasimi yaşlı gözlerle ayakta izliyor, Güler Sabancı elindeki kırmızı gülleri Rakel Dink’e verirken gözyaşlarını durduramıyor, Osman Kavala -her ne manaya geliyorsa- “bundan sonra hepimize iş düşüyor” şeklinde konuşuyordu. İshak Alaton’un bir şey dediği yazılmadığına göre, o konuşamayacak denli üzgündü. İnanır mısınız, Oya-Bülent Eczacıbaşı çifti törene katılmak için ABD gezilerini bir gün ertelemişlerdi ki buna az fedakarlık demek için insanın karşı devrimci olması gerekir. TÜSİAD’ın devrimciliği cenaze vesilesiyle halkçılığa ve yoksul sevgisine doğru sıçrama yaptı. Güler Sabancı, Hrant Dink’in “delik ayakkabı” görüntüsünden çok etkilendiğini ifade etti. Delik ayakkabıyı “samimiyet göstergesi” olarak değerlendiriyordu. Söylediğine göre, amcası Sakıp Sabancı’nın ayakkabısı delik değildi ama o da çok samimi adamdı! Bu beyanı yazanlar “cenazede saçmaladı” diye başlık atmadılarsa, Güler Hanım’ın devrimci kişiliğine olan saygılarındandır.

TÜSİAD on yıl önce Prof. Bülent Tanör’e hazırlattığı raporunu güncelledi. Prof. Zafer Üskül’e yazdırılan, “Türk Demokrasisi’nde 130 Yıl (1876-2006): Prof. Dr. Bülent Tanör’ün Anısına Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri 10. Yıl Güncellemesi” başlıklı yeni sürüm, 19 Ocak’da açıklandı. Emperyalist-kapitalist dünya pazarıyla bütünleşmek bakımından hukuki pürüz temizlemeye yönelik bildik liberal öneriler... Genelkurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığı’na bağlansın, Anayasa Mahkemesi’ne başvuru hakkı daha çok kuruma tanınsın, sendikaların faaliyet alanlarına ilişkin kısıtlamalar kaldırılsın vs. TÜSİAD devrimciliğinin asgari programı! Ama asgari diye küçümsemeyin, basın “TÜSİAD 1982 Anayasası’nın kaldırılmasını önerdi” diye yazınca, bazıları TÜSİAD devrim yapıyor zannedebiliyor. O kadar uzun boylu değil elbette. TÜSİAD’ın istediği, 12 Eylül’ün de çizgisi olan emperyalist dünya piyasasına eklemlenme doğrultusunda, 2007’nin adımlarının atılması. Zaten rapor açıklandığı sırada TÜSİAD başkanlığını yürüten Ömer Sabancı, bugün Türkiye’nin, bulunduğu coğrafyada gerek piyasa ekonomisiyle gerekse demokrasisiyle “parlayan bir yıldız” olduğunun görmezden gelinemeyeceğini vurgulamış, “Daha gelişmiş bir demokratik yapı, Türkiye’yi iç çekişmelerden uzaklaştırarak gereksiz enerji ve kaynak kaybını önleyecek, toplumsal uzlaşmayı tesis ederek siyasal ve ekonomik istikrarı kalıcı hale getirecektir” demişti. Yani TÜSİAD kendi sınıfının eseri olan bugünkü Türkiye’yle övünüyor, “130 yıllık olgunlaşma dönemi”nden dem vuruyor ama yapıt üzerinde düzeltmeler yapma gereği duyuyor; konu bu.

İyi de, nasıl gelindi 2007 Türkiyesine? Hatırlayalım öyleyse, ahir zaman devrimcisi TÜSİAD, evvel zamanda ne yapmış, ne eylemiş. Kim demokratmış, kim anti-militaristmiş, kim darbe kışkırtır/desteklermiş ve kim işçi kanı içer, sendika boğazlarmış...

Muhtıra gibi ilanlardan 12 Eylül’e
5 Ocak 1978’de Bülent Ecevit azınlık hükümeti kurmuştu. 1979 Mayıs ayına gelindiğinde, TÜSİAD hükümeti düşürmek için gazetelere tam sayfa ilanlar verdi. “Ekonomide Gerçekçi Çıkış Yolu” başlıklı bu ilanda “Şiddetle ihtiyaç duyduğumuz dış kredilerle, uyguladığımız ekonomik sistem birbirine çok yakından bağlıdır. Pazar ekonomisinden gitgide uzaklaşan bir anlayışla, ne Batı dünyasında hak ettiğimiz yeri, ne yeterli kredileri ne de yatırımlara gerekli dış sermayeyi bulabiliriz... Ekonomimizin bir yasakçı mevzuat ağı içinde boğan, kişinin teşebbüs şevkini kıran, kişiyi yanlış yönlere sevk eden aşırı müdahaleci ve güven sarsıcı zihniyet bunalımının asıl sebebidir.” denmek suretiyle emperyalist-kapitalist sistemle bütünleşmenin propagandası yapılıyordu. 1979 Kasımında TÜSİAD’ın dediği oldu ve Ecevit hükümeti düştü. 12 Eylül 1980 darbesine kadar sürecek Süleyman Demirel hükümeti kuruldu. 24 Ocak 1980’de hükümet, Turgut Özal tarafından hazırlanan bir dizi ekonomik karar ilan etti. 24 Ocak kararları Türkiye burjuvazisinin son çeyrek yüzyıldaki emperyalist sistemle ekonomik bütünleşme yolunun başlangıcıdır. Emperyalist odaklar, IMF bu programın arkasındaydı. Ama 1979’daki çarşaf çarşaf ilanlarla, TÜSİAD bu programı zaten ilan etmemiş miydi?

Büyük burjuvaziye göre ekonomik bunalım esas olarak yüksek ücretlerden, sağlık, eğitim gibi sosyal harcamaların yükünden ve grevlerden kaynaklanıyordu. Bu nedenle ücretler, maaşlar ve taban fiyatları kısıtlanmalı, grevler yasaklanmalı ve işçi hakları ortadan kaldırılmalıydı. Böylece devletin bütün olanakları sadece ve sadece kendilerine sunulmalıydı. Bunalım ancak bu yolla aşılabilirdi. Emperyalizm ve işbirlikçi sermaye ortak yapımı işçi düşmanı bu program ancak bir askeri darbeyle uygulanabilirdi ve öyle de oldu. 12 Eylül faşist darbesi emperyalizmle birlikte TÜSİAD’cıların da eseridir. TÜSİAD’ın yıllık raporlarında ve özellikle de 1979-80 raporlarında iş çevrelerinin dile getirdiği düşünceler, hiçbir değişiklik yapılmadan, (12 Eylül’ün ekonomik politikaları haline geldi. Kenan Evren darbeden sonraki ilk konuşmasında, devletin yeniden kurulmasına ilişkin hedeflerini açıkladı. Ekonomik politika herhangi bir sapmaya yol açmaksızın sürdürülecekti. Böylece Demirel azınlık hükümetince alınan 24 Ocak kararları) 12 Eylül yönetimi tarafından aynen benimseniyordu.

Darbeyle birlikte grevler yasaklandı, ücretler donduruldu, işçi hakları ve sendikal haklar bir çırpıda ortadan kaldırıldı. DİSK ve diğer ilerici işçi sendikaları, mallarına el konularak kapatıldı, yöneticileri tutuklandı, işkence tezgahlarına yatırıldı. İşçi sendikaları ve halktan yana örgütler darbe terörüyle dağıtılırken, işveren sendikalarına tam bir serbestlik tanındı. 23 bin 677 dernek darbeciler tarafından kapatılmıştı ama TÜSİAD açıktı. Dahası, TÜSİAD, 12 Eylül döneminde, 16.06.1981 tarihli Bakanlar Kurulu kararı uyarınca “kamu yararına çalışan dernek” statüsü kazandı! TÜSİAD teknik olarak çok cahilce de olsa bir Web alanı yapmış, pdf formatında belge koymayı falan biliyorlar ama bu konulara hiç girmemişler. Tarihini saklamak devrimciye yakışıyor mu?

“Darbeyle zamandan tasarruf ettik”
Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Halit Narin faşist darbeden hemen sonra şöyle işçiler için şöyle demişti: “Şimdiye kadar biz ağladık onlar güldü. Artık sıra onlarda”. 12 Eylül’le birlikte birlikte ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevini üslenen Turgut Özal, eski Dünya Bankası görevlisi, Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası Başkanı ve Sabancı Holding yönetim kurulu üyesiydi.1982 yılında yaşanan “bankerler krizi” sonucunda Turgut Özal yerini bir diğer TÜSİAD üyesine, Adnan Başer Kafaoğlu’na bıraktı. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Şahap Kocatopçu, daha sonra TÜSİAD Başkanlığı yapacaktı. Darbe döneminde TÜSİAD’çıların bir dediği iki edilmedi. Turgut Özal, “12 Eylül olmasaydı bu ekonomik programın neticelerini alamazdık”; Koç, “askeri yönetimin zamanında ve doğru kararlar almasıyla çok değerli zaman tasarrufu sağlandı” diyordu. İstedikleri tüm işçi düşmanı yasalar çıkarıldı, ekonomik tedbirler alındı. 1979’da gelir dağılımında işçilerin aldığı pay yüzde 32,8 iken, 1988’e gelindiğinde bu pay yüzde 14’e düşürülmüştü.

Sonrasını da biliyorsunuz zaten; böyle böyle, geldik 2007’ye. Gereğinde darbe eliyle uygulanan TÜSİAD politikalarıyla geldik. Kişinin böyle bir örgüte demokratik/devrimci gibi sıfatlar takabilmesi için ya ebleh olması gerekir ya da alçak.

Emperyalizm uşağıdırlar. Sadece ekonomik ilişkileri bakımından değil; tüm siyasi ağırlıklarını da bu yönde kullanırlar. Açın TÜSİAD’ın resmi belgelerini, AB’cilikten, ABD’cilikten başka bir şey bulamazsınız. 2003’te az mı uğraşmıştı TÜSİAD, Türkiye’nin ABD askeri olup Irak’a girmesi için. 1 Mart tezkeresinin reddedilmesine çok üzülmüşlerdi. Ayın 26’sında, “Önümüzde iki seçenek var: Ya içine kapalı bir Ortadoğu ülkesi olacağız, ya da gelişmiş batı dünyasına entegre olacağız... eğer birileri Türkiye’yi gerçekten içine kapanmaya sevk etmek istiyorsa, bu zihniyetle, şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da mücadele edeceğiz” diye uşaklık politikalarını dillendiren TÜSİAD başkanı Tuncay Özilhan değil miydi? Ondan dört gün önce de Sakıp Sabancı üzüntüsünü ifade etmemiş miydi “Talih kuşu omzumuza kondu, biz burada bağırdık haykırdık, kış kış kış, kuşu uçurduk” diye?

Oturduk TÜSİAD’ın, Türkiye büyük burjuvasinin, işbirlikçi kapitalizmin halk düşmanı, faşist darbe tezgahçısı, emperyalizm uşağı karakterini anlatmaya çalışıyoruz. Memlekette cehalet ve sol görünümlü liberal yalancılık kol gezdikçe, bu tür anımsatmaları ara ara yapmak gerekiyor ister istemez. Tarihin bir de böyle cilveleri oluyormuş!