Arif Pembe
Toprak, Ateş ve Şamanlar: Replikas
Bir süredir aramızda başka türlü bir dünyadan haberler veren birileri dolaşıyor. Bu “garip” adamlar her albümde, yaşanmışlıklarına yaşanmamışlıklarımızı ekleyerek karşımıza çıkıyorlar. Avant-gardé dediğimiz öncü olma halini piyasa, satış teranelerine takılmadan, devamla ve inatla sürdürüyorlar. Arabeskle, tasavvufla ve Türk psikedelik müzik kültürüyle, doğaçlama bölümlere pişirdikleri ve toprağı hissederekten çalıp söyledikleri ilk albümlerini 2000’de “Köledoyuran” olarak çıkardılar. İkinci albümleri olan “Dadaruhi”, Köledoyuran’ın hem doğal gelişimi, hem de antitezi olarak nitelendirilebilir. Albümün temel özelliği araştırılan müzikal formların birbirlerinin içerisinde doğal olarak erimiş olmaları ve hiçbirinin dominant öğe olarak öne çıkmamasıdır. Besteleme sürecinin farklı bir teknolojiyle beraber yürütülmesi, şarkı yapılarına farklı ve modern bir anlayış getirmiş ve sesleri daha özgürce kullanabilme şansı tanımıştır. ney, zurna, yaylılar, ramazan davulu gibi geleneksel enstrümanların yanı sıra bir metin okuma korosu bulunmaktadır. Konsept albüm anlayışından uzak ve doğal bir bütünlük gösteren şarkı sözleri insanın iç dünyasını kişisel bakışlarla yansıtmaktadır. Ölüm, çocukluk, yaşlılık ve “ruh hastalıkları” albümün genel temaları olarak gösterilebilir. 2005 tarihli “Avaz” ise genel olarak ses örgüsü açısından (post-punk/noise niteliği gereği) topluluk için köklere dönüşü ifade ediyor. Önceki albümlere göre daha fazla sözlü parçanın yer aldığı albüm, belirgin bir prodüksiyon farkını gözler önüne seriyor. Her bir parçada ustaca yaratılmış geniş alan hissi ve müziğin içine emdirilmiş katmanlar sayesinde yakalanmış boşluklar, topluluğun amaçladığı atmosferin sağlamasına büyük katkı koyuyor. Gerek kayıtlarının parlaklığı, gerekse vokallerdeki oturmuşluk ve uyum sayesinde, albümün özünü yansıtan “avaz” da düşünülmüş bir hamlık görülüyor. Belli ölçülerde Replikas müziğinde doğal durmayan tınılar, yerine oturmamış taşlar, “Avaz”da organik bir bütünlük içinde yeniden ele alınıyor; uyumlu hale getiriliyor.
Grup ayrıca, Serdar Akar’ın “Maruf” filmine, Kutluğ Atamanın “İki Genç Kız” filmine de müzikler yaptı. Fatih Akın’ın Türk müziği belgeseli olarak nitelendirebileceğimiz “İstanbul Hatırası” filminde de yer almıştır.
Replikas, cinlerle, perilerle, Anadolu söylenceleriyle, tasavvufla iç içe geçerekten her şeyiyle bu topraktan beslenerek, evrensele ulaşılabileceğinin sayılı örneklerinden birisi olarak karşımızda duruyor. Daha fazla bilgi için, videolarına ve şarkılara ulaşmak için www.replikas.com’a bir göz atınız.
Kadının İlk Sahneye Çıkışı: Afife Jale
Afife, orta halli bir ailenin kızı olarak 1902 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. 1918 de Darülbedayi’ye talebe olarak kabul edildi. Aynı yılın “mülazım artistlik” (stajyer oyuncu) kadrolarına alındı. Afife bir yıl süreyle bütün provalara devam etti, ama bir türlü sahneye çıkamadı. 1919’da premier’i yapılacak olan, Hüseyin Suat’ın “Yamalar” adlı oyununda, Emel rolü, Eliza Binemeciyan’ın Paris’e gitmesiyle ortada kaldı. Darülbedayi yöneticileri ister istemez rolü Afife’ye oynatma kararı verdiler. Böylelikle Afife, Emel rolünü oynayarak sahneye çıkan ilk Türk kadını oldu. O gece tiyatroya gelen zaptiyeler, yöneticilere bir uyarıda bulundularsa da genç sanatçı bir hafta sonra da “Tatlı Sır” oyununda yeniden sahneye çıktı. Sanatçı polis tarafından tutuklanmak istenince arka kapıdan kaçmak zorunda kaldı... Üçüncü piyesi olan “Odalık” oynanırken polis tiyatroyu bastı. Afife bu kez de makine dairesinden kaçırıldı. 1921’de dahiliye nezaretinin bildirisi Darülbedayi Yönetim Kurulu’na gönderildi. Bildiride müslüman kadınların kesinlikle sahneye çıkamayacakları yazılmıştı. Bu bildiri üzerine Afife, tiyatronun kadrosundan çıkarıldı... Ortalık biraz durulunca, birkaç yıl sonra Burhanettin Tepsi Kumpanyası ile Anadolu’da turneye çıkmış, yeni tiyatro topluluğu ile Kadıköy’de oynamış, daha sonra da Fikret Şadi’nin Milli Sahne’siyle çeşitli kentlerde temsiller vermişti. Zaten 1923’ten sonra Türk Kadınları Atatürk’ün emriyle sahneye çıkmaya başlamıştı. Geçirdiği baskı dolu günler sağlığını bozdu. Darülbedayi’deki dostlarının yardımıyla, Bakırköy Akıl Hastanesi’ne yatırıldı ve 1941 yılında kimsesiz bir halde yaşama veda etti. Tiyatronun büyük fedaisi böylece sessizce yok olup gitti. Türk Kadınının zamanında her alanda olduğu gibi sanatta da yok sayılmasına karşı bir tavır olarak yaşayan, ve yaşadığı kısa süre içerisinde mücadeleyi hiç bırakmayan Afife, ruhunu, bedenini piyasaya göre belirleyen güzide sahne ve ses zanaatkarlarının karşısında olması gereken olarak hala var olmaktadır.
Pablo Neruda (1904 - 1973)
Şilili şair Neruda, toplumsal ve siyasal şiirleriyle Latin Amerika edebiyatının dünyada itibar kazanmasını sağladı. Canto General adlı epik şiir dizisiyle kendi kıtasının tarihini ve şimdiki zamanını yansıttı. Babası lokomotifçi, doğumundan hemen sonra ölen annesiyse öğretmendi. Neruda henüz 15 yaşındayken yurdunun taşra gazetesindeki edebiyat eklerini düzeltmekle görevlendirildi. Bu dönemde, Çekoslovakyalı şair Jan Neruda’ya olan hayranlığından dolayı Pablo Neruda takma adını aldı. 1924’te ilk şiirleriyle bir edebiyat yarışmasını kazanarak bir bursa layık görüldü. Hem edebiyattaki ağırlığı hem de muhalif duruşu yıllar içinde artan Neruda, 1969 yılında Komünist Parti tarafından başkan adayı gösterildi. Salvador Allende’nin ulusal cephesine katılmak üzere 1970’te adaylığını geri aldı. Arkasından Allende tarafından Fransa’ya büyükelçi olarak atandı. Bir yıl sonra Neruda, Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. “Incitation al abconcidio y alabanda de la revolution chilena” (Nixon’u Devirmeye Çağrı ve Şili Devrimine Övgü, 1973) adlı şiir kitabında ABD’nin solcu hükümetin dengesini bozmaya yönelik çalışmalarını eleştirdi. 1973’te kansere yakalanan Neruda, Allende’ye karşı düzenlenen askerî darbeden birkaç gün sonra, 23 Eylül 1973’de, 69 yaşında Santiago’da hayata gözlerini kapadı.
Neruda, içeride dışarıda, her anlamda halkının yanında yer alan bir şair, bir önder, bir bilinç insanıydı. Şiirlerinin epik çizgisi, güçlü duygularla ve derin yaşanmışlıklarla birleşince Şili’nin Nazım’ı olan Neruda, Allende Mit Popular’in halkı uğruna kendini feda etmesine dayanamadığından ve faşist Pinochet iktidarını kaldıramadığından bekli de aramızdan erken ayrıldı. Neruda, şiirin naif ama duruşlu bir sesidir. Can Yücel’den atıfla onun şiiri bir uyuşturucu değil, aksine dinlendiği zaman ayağa kalkılması gereken bir uyarıcıdır.{jcomments on}