Yarınlar
Krizler ekonomiyi salladıkça Avrupa yoluna çevrildi spotlar. Artık aslında kimse IMF’ci değildi ve bir an önce o ilişkiyi bitirmek istiyorlardı. Ama mecburdular. Avrupa Birliği içinse yapmayacakları şey yoktu. Binbir gece dizisinin ilhamını bu günlerde bulmak da mümkündür. Kitlelere söyledikleri de buydu. İktidara gelmeye çalışan tüm sermaye partileri şu iki konuda sözbirliği etmiştiler: 1. IMF ile ilişkileri en kısa zamanda tasfiye edecek olan biziz. 2. Ülkeyi AB’ye en hızlı biz sokarız.
Son on yılda kaç kez Avrupa’nın fethini kutladığımızı hatırlıyor musunuz? Çiller’in başında bulunduğu Refah-Yol hükümetinden beri Avrupa’yla bütünleşme konusunda geri dönülmez bir eşiğin aşıldığı kaç kere ilan edildi? Üyelik müzakerelerinin başlaması kararı alınmasından sonra Melih Gökçek’in Ankara bulvarlarını panayıra çevirdiği havai fişekli kutlamalar çok mu geride kaldı? Şampiyon bir takımın taraftarları gibi mavi bayraklarla insanları yol kenarlarına dizmeler… Şimdi bu tantana yerini hayal kırıklığına bıraktı.
Sözü Avrupa Birliği taraftarlığını, başka gazetelerdeki fanatiklere göre daha sakin bir tonda sürdüren Ferai Tınç’a bırakalım: “Hayal kırıklığı mı? Hayır, sözlerin arkasındaki niyeti görmenin getirdiği umursamazlık… Avrupa Birliği Liderler Zirvesi’nin sonunda, toplantıdan çıkan herkes gibi Komisyon Başkanı Barroso da, ‘Türkiye’ye kapı açık’ dediğinde aynı şey oldu. Yani benim için hiçbir şey söylenmemiş gibi oldu. Bu cümlecik bana o kadar bir anlam ifade etmiyor ki, evden çıkarken bile “kapı açık” deseler dönüp arkamı bakmayacağım. O hale geldim.”
Ferai Tınç’ı böyle umursamaz, böyle sevdiği tarafından terkedilmişlikten gelen bir “her şey boşaymış” ruh haline sokan liberal cenahın gerçekten kendilerini bu rüyaya kaptırmış olmasıdır. Aslında Avrupa Birliği ile ilişkilerin gelişmesinin iyi bir şey olduğuna bir zamanlar şöyle böyle inandırılmış geniş kitleler, bir kurtuluş projesi gibi reklamı yapılan “bütünleşme”nin pek de öyle olmadığına daha önceden kanaat getirmişlerdi. Avrupa Birliği, memleketin emekçileri ya da yoksulları bakımından bir “kültür ve uygarlık” projesi olarak değil “iş ve ekmek” projesi olarak önemliydi. Ama her tantanalı şenliğin ardından iş ve ekmek beklentileri tekrar tekrar suya düştü ve ortalama vatandaş açısından “Biz bu Avrupa Birliği’ne neden giriyoruz?” sorusu giderek daha yakıcı hale geldi. Öyle ya, işlerin iyi gittiği düşünüldüğü zamanlarda bile halk için Avrupa ülkelerinde iş bulma umudu olarak görülen serbest dolaşımın reddedilmesi AB’yi istenen bir şey olmaktan çıkarmaya yetmez miydi?
Dar anlamda iş ve ekmek türünden iktisadi beklentilerin dışında zaten Avrupa Birliği’nin halka övülecek pek bir yanı kalmamıştı. Demokratikleşme palavrası, sermayeye ve liberal aydınlara demokrasiydi ama halk için öyle değildi. AB ile uyum faaliyeti, çalışanlarının hak arayışının muhatap alınma tarzında bir değişiklik yaratmadı. Üniversitelerde uyduruk bir iki komisyon kurulması dışında, demokratik üniversite talebini gereksizleştiren hiçbir şey olmadı. Aksine üniversiteler bir bütün olarak piyasaya daha fazla entegre oldu ve AB’ye uyum sağlansın diye halkçı niteliklerinden daha da fazla arındırıldı. Türkiye tarihinin en baskıcı, imha edici, insanı insanlıktan çıkaran cezaevi rejimi olan hücre sistemi zaten demokrasinin beşiğinden ithal değil miydi? O halde şu kültür ve uygarlık projesi neydi?
Gümrük Birliği yüzünden Avrupa’nın gümrük tarifesine bağımlı hale gelmiştik. Sözgelimi Çin’e karşı bir korumacılık uygulanacaktı memleketteki kimi sektörleri ayakta tutmak için, ama Gümrük Birliği anlaşması yüzünden örneğin Fransa ile aynı gümrük tarifesini uygulamak zorundaydık. Bedelini krizlerde biner biner olağan zamanlarda yüzer yüzer kapanan işyerleri ve işsiz kalanlar ödediler. Avrupa Birliği üyeliği (hatta bunun gerçekleşme ihtimali bile) uluslararası sermaye açısından Türkiye’yi yatırım için cazip bir ülke haline getirecekti ve iş alanları genişleyecekti. Evet uluslararası sermaye geldi memlekete. Borsaya girdi, yüksek faiz veren hazine bonolarına aktı. En ufak bir dalgalanmanın ardından yıkarak geri çekildi. Sonra tekrar girdi ve kaçarken sattıklarını daha da ucuza geri aldı. Uluslararası sermayenin ülke ekonomisinin büyüklüğü karşısında son derece küçük kalan paralarla sallayabileceği bir ekonomi haline geldi. Bir zamanlar ekonomiyi denetlesin diye oluşturulan kurumlar sadece “piyasalara güven” duasına çıkabilen cami cemaatlerine dönüştü. Korkut Boratav’ın etraflıca açıkladığı gibi tamamen uydurma olan büyüme rakamları bir kenara bırakılırsa, ülke ve halk sürekli yoksullaştı ve gelecekten umudunu yitirdi.
Hayır biz bunların hepsine zaten razıydık da Ferai Tınç’ı üzdüler, işte bu olmadı. Gözlerinin içine baka baka “biz birlikte olamayız” dediler. Şu son dakika golleriyle bir ihtimal yırtarız umudundan başka elinde hiçbir şeyi kalmayan hükümete bile acımadılar. “Biz bir liman açsak sonra belki yine buluşuruz” diyeceklerdi, “bir ara verelim” cevabı aldılar. Kimbilir belki bir AB diplomatı, “sorun sende değil bende” bile demiş olabilir.
90’larla beraber elde kalan tek vaat
Avrupa Birliği’nin Türkiye için tek gerçekçi çözümmüş gibi gösterilmesinin en önemli nedeni bizzat burjuvazinin çarkını eskisi gibi çevirememesiydi. 24 Ocak kararlarının 12 Eylül darbesi eliyle uygulamaya konması ve sonradan Özal ANAP’ına ihale edilmesiyle IMF-DB programları tek geçerli iktisadi model olarak kutsandı ve memlekette uygulanmaya başlandı. Bu programın sonuçları 80’lerin ikinci yarısından itibaren ortaya çıktı ve giderek güçlenen bir itirazla karşılandı. 89’da işçi hareketi tüm ülkeyi sallayarak siyaset sahnesinde yerini aldı. 89 yerel seçimlerinde ihaleyi üstlenmiş olan ANAP önemli bir seçim yenilgisiyle karşılaştı. 1991’e gelindiğinde Özal batan ANAP gemisini terk ederek Çankaya’ya çıkmış ANAP da genel seçimlerde ancak 3. olabilmişti. Seçimin iki galibi “iki anahtar-yeşil kart” vaatleriyle kitlelere şapka sallayan Demirel’in DYP’si ve her ne kadar 89 yerel seçimlerinde elde ettiği oyu, sosyal demokrat beceriksizlik ve yiyicilikle çarçur etmiş olsa da ikinci olmayı başaran Erdal İnönü başkanlığındaki SHP’ydi. Bu iki partiye hükümet kurdurdular.
Bu sağ-sol koalisyonu IMF programını virgülüne dokunmadan uygulamayı sürdürdü. Ancak geleceği beklenen güzel günler yerine periyodu giderek sıklaşacak ve yıkıcılığı artacak bir krizden başka bir şey elde edemediler. Bu kez Çankaya’ya kaçan Demirel’di tepetaklak olan ise koalisyon partileri. Sosyal demokrasi hapı yuttu. IMF programı Refah-Yol koalisyonuna emanet edildi, Çiller başbakanlığında. IMF reçetesiyle kurtuluş palavrası giderek daha az dile getirilir oldu. Kitlelerden “IMF” diyerek oy almak zorlaştı. Yeni vaat Avrupa ailesine dahil olmaktı. IMF programı ile öngörülen iktisadi düzenlemelerin gerekçesi, aynı zamanda bu düzenlemelerin Avrupa’ya dahil olmak için de geçerli olmasıyla payandalandı. Milletçe dişimizi sıkıp Avrupa’daki yerimizi alacaktık.
Krizler ekonomiyi salladıkça Avrupa yoluna çevrildi spotlar. Artık aslında kimse IMF’ci değildi ve bir an önce o ilişkiyi bitirmek istiyorlardı. Ama mecburdular. Avrupa Birliği içinse yapmayacakları şey yoktu. Binbir gece dizisinin ilhamını bu günlerde bulmak da mümkündür. Kitlelere söyledikleri de buydu. İktidara gelmeye çalışan tüm sermaye partileri şu iki konuda sözbirliği etmiştiler: 1. IMF ile ilişkileri en kısa zamanda tasfiye edecek olan biziz. 2. Ülkeyi AB’ye en hızlı biz sokarız.
İktidarla muhalefet arasında AB konusunda bir tartışma olmadı. İktidar ne yapıyorsa AB için yapıyordu, muhalefet ise iktidarı AB yolunu uzatmakla suçluyordu. Şimdilerde hüzünle meyhanelerde buluşan köşe sahipleri de beğenmedikleri siyaseti AB işini bozmakla suçluyor, beğendiklerini devrimciler olarak ilan ediyorlardı. Tüm bir burjuva siyaseti o zamandan beri bu eksene oturtuldu. Elden kaçırılan bu zemin ve en büyük hayal kırıklığı da zaten bu yüzden yaşanıyor. Şimdi bu adamlar ne yapacak?
Muhafazakârlaşma nereye kadar?
Liberal cereyanın büyük bir hayal kırıklığıyla dağılmasına tanık oluyoruz bu dönemde. Avrupa Birliği giderek daha zor telaffuz edilen bir hedef halini alıyor. Şimdi siyasi partiler arasındaki asıl rekabet AB karşıtlığını da tekrar AB çizgisinin uygulanması için gereken oya dönüştürme yeteneği gerektiriyor. IMF karşıtlığının önüne dikilmeden IMF’cilik yapmak siyasetin zorlu görevlerinden biriydi. Buna bir de Avrupacılık eklenecek.
Liberal politik hat ne vaat ettiyse tam tersi sonuçlara yol açtı. ABD’cilik ve AB’cilik, Irak’ta, Kıbrıs’ta, Avrupa Birliği üyeliğinde hep toplumda hayal kırıklıkları ve öfke yaratan sonuçlara yol açtı. Şimdi bu öfke, liberal dalganın çekilişini izleyen bir muhafazakârlaşma biçiminde cereyan edecek, ama bu konuda da sıkıntılar var.
Türkiye tarihinin tümünde muhafazakârlık, gücünü emekçi halkın taleplerinin karşısında emperyalistlerden alınan destekle oluşturdu. Daha somut söyleyelim. Diyelim ki IMF’ye, ABD’ye, AB’ye karşı çıkacak bir muhafazakârlık mümkün müdür? Hangi siyasi kuvvet hem içerde gerici bir rol oynayıp hem de bunlara sırtını çevirebilir? Muhafazakâr dalga ne kadar yükselirse yükselsin, bu gelişmenin liberallerin korktuğu gibi “izolasyonizm”e varması mümkün değildir. Aslına bakılırsa liberallerle “izolasyonist”ler arasındaki tartışma muhtevaya değil üsluba ilişkin bir tartışmadır. “İzolasyonist” kavramını keşfetmesinden ötürü İsmet Berkan’ın özel bir takdiri hak ettiğini geçerken söyleyelim.
Hiçbir temel politik konuda muhafazakârlık denilen klasik sağ ile liberaller arasında tutum farkı yoktur. Kaldı ki liberal denilenlerin, diğerlerinin rahle-i tedrisinden geçtiklerini hatırda tutalım. ABD çizgisinde Ortadoğu’ya saldırıp Kürt sorunu’nda liberallerden farklı bir çizgi izleyemezler. “Avrupa’ya gireceğiz ama onurlu gireceğiz” tezi, erke dönergeci keşfinden önceki en saçma sapan keşiftir. IMF ve uluslararası sermaye buyruklarına itiraz edecek olan da bulunmuyor aralarında. Bu bakımdan muhafazakârlık, bugünkü durumda birikmiş bir öfkeden başka bir gerçeğe işaret etmiyor. Herhangi bir burjuva odağa, tuzla buz olmuş eski programın yerine bir alternatif sunmuyor.
Emekçiler sahneye çıkacak mı?
Sistem tam bir siyasi krize gömülürken emekçiler sahneye çıkacak mı? Anlamlı tek soru budur. Türkiye’deki toplumsal yıkımı engelleyecek, erteleyecek bir burjuva çözüm her aşamada daha da olanaksızlaşıyor. Devasa boyutlara ulaşan işsiz kitleler, emekçi hareketinin bir unsurunu oluşturabilecekleri zemini arıyor. Gerçek büyüme koşullarında pazarlık olanaklarını kullanarak reel gelirlerini arttırmayı ya da en azından korumayı başaran emekçiler açısından bu yol da tamamen kapalı. Emekçilerin siyaset alanını etkileyebildikleri ama bu etkinin siyasal güçleri parlamenter olarak tehdit etmekten ibaret kaldığı koşulların, aynı zamanda emekçilerin kimi taleplerinin sistem içi düzenlemelerle karşılanabildiği bir dönemin ürünü olan popülizm de mümkün görünmüyor. Türkiye’de 1974’te Ecevit’in oynadığı role en yakın adayın Cem Uzan olması tarihin bir esprisinden başka nedir ki?
Türkiye’nin Avrupa Birliği tantanasının külleri arasında yanıtını aradığı soru budur. Ya tamamen dibe vurmuş, halkları birbirine kırdırılan ve lime lime edilmiş bir ülke ya da baştan başlayarak emekçilerin iradesiyle şekillenecek bir ülke. Özlemler değil zorunlulukların rol oynayacağı bir eşiğe Türkiye bu iki yoldan birini seçmek üzere yaklaşıyor.{jcomments on}