Elif Bozkurt
Oğul Bush’un politik açıdan bir yeteneksiz olduğu gerçeği her aklı başında insanın malumudur ve doğrudur. Ancak Irak’taki ABD yenilgisini ya da yenilgiye rağmen halen kalmakta direnmesini Teksas takımının akıl yetmezliği olarak açıklamak da o derece yanlış olacaktır.
ABD Eski Adalet Bakanı olan Ramsey Clark 1992 yılında Körfez savaşı döneminde ABD’nin savaştaki davranışlarını inceleyen komisyona verdiği ifadede olayı şöyle özetliyordu: “en az 125 bin asker ve şu ana kadar 130 bin sivili öldürdük…öldürebildiğimiz kadarını öldürdük”.
2003 Mart ayında Amerika Irak’a demokrasi götürme bahanesini öne sürdüğünde emperyalizmin yakın tarihindeki bu pervasızlıkların izleri silinmemişti belleklerimizden. Hazırlanan kılıf daha baştan dar geldi. Öldüremediklerini de öldürmeye geldiler. Irak’ta kitle imha silahları bulunduğu bahanesini burada dikkate dahi almıyoruz; zira bu silahlar Irak’ta olunca tehlikeli iken Amerika’dakiler insan sağlığı için mi kullanılacaktır ki tehlikesizdir sorusunu sormak zaman kaybından başka bir şey ifade etmiyor artık.
Savaş, Amerika ‘bitti’ dediğinde başladı
2003 yılı Mayıs ayında Amerika Irak’ta savaşın sona erdiğini duyurdu.2007 yılına geldik ve Irak’taki savaş yoğunluğundan hiçbir şey kaybetmedi. 2003 yılından bu yana ABD’nin Irak’taki askeri harcamaları 350 milyar doları buldu. 2007 yılı için ABD kongresi ‘terörizme karşı savaşta’ harcanmak üzere 70 milyar dolarlık bir savunma bütçesi ayırdı. Toplamda 500 milyarı bulacak olan bu harcamalarla Amerikan askeri harcamaları Vietnam savaşında harcananı geçiyor. Dahası, geçen üç buçuk yılın sonunda bugün Irak Çalışma Grubu tarafından yayınlanan rapor dahi Amerika’nın Irak’taki durumunu anlatırken ‘çöküş’ ‘felaket’ ‘olmuyor’ ifadelerinden geçilmiyor. Amerika’nın bu operasyonu yüzüne gözüne bulaştırdığı bu kadar net olarak belirtilirken; diğer taraftan rapor, Amerika’nın Irak’tan çekilmesini değil aksine kalmanın başka yollarını araştırması gerektiğini söylüyor, petrol kaynaklarının bir an önce özelleştirilmesi gerektiği gibi öneriler sunuyor. “Muharip tugaylar 2008 sonuna kadar dağıtılacak, ancak daha sonra bunların yarısı ya Irak birliklerine yerleştirilmiş güçler olarak veya El Kaide ile savaşmakla görevlendirilmiş bağımsız birlikler halinde göreve devam edecek, böylece 70000-80000 arasında değişen Amerikan askeri birlikleri herhangi bir takvimle sınırlı olmadan Irak’ta varlıklarını sürdüreceklerdir.” Esasen bugün Amerika’da batağa saplanıldığını görmek istemeyen Bush yönetimi de yenilgiyi görmezden gelemeyen diğer kesim de temelde çıkışın değil kalışın yollarını arıyor; aradaki fark Irak’la ilgili tartışmanın hangi çerçevede yürütüleceğine ilişkin olmaktan ibaret.
Emperyalizm savaşa mahkum, her savaşta da batağa
Oğul Bush’un politik açıdan bir yeteneksiz olduğu gerçeği her aklı başında insanın malumudur ve doğrudur. Ancak Irak’taki ABD yenilgisini ya da yenilgiye rağmen halen kalmakta direnmesini
Teksas takımının akıl yetmezliği olarak açıklamak da o derece yanlış olacaktır. Amerika’nın uzun dönemli çıkarları ve dünya üzerinde kurmaya çalıştığı imparatorluk mitosu açısından bakıldığında yenilgiyi kabullenip çekilmesi Amerika’nın bugün yapabileceği bir şey değil. Bunun nedeni ise Amerika’yı savaş çıkarmadan ayakta kalamayacak duruma getiren iç sebepler ve uzun dönemli stratejileri.
Amerika’nın Irak stratejisinin şekillenmesinde ‘askeri-sınai kompleks’ olarak adlandırılan ekonomi çevrelerinin, neo-conların ve ABD içerisindeki güçlü İsrail lobisinin payı büyük. Ancak tüm bu etkenlerin yanında Amerika’nın uzun vadeli hesaplarına da bakmakta fayda var: ABD Irak’a uzun dönemli çıkarlarının gereği olarak girdi. Bunlar; temelde, Irak’ın enerji kaynaklarına sahip olmak, gelişen Rusya ve Çin etkisine karşı stratejik olan bu bölgede üstünlük sağlamak ve devamında da bölgede Büyük Ortadoğu Projesi’ni hayata geçirmek olarak sıralanabilir.
Soğuk savaş döneminin bitişiyle beraber ABD’nin genel stratejisi tek kutuplu bir dünya oluşturma yönündeydi. AB, Rusya ve Çin çok kutuplu bir dünyanın temellerini atarken ABD buna karşılık tek kutuplu dünya eğilimini iki temel üzerinden; küreselleşme ve yeni ekonomi (teknolojik devrim) üzerinde yükselecek bir hegemonya olarak gerçekleştirmeye çalıştı. Asya krizinin ilk temeli, internet şirketleri krizinin ise ikinci temeli yıkması sonucunda ABD’nin elinde kalan yegane dayanak askeri güç oldu.
Bu koşulların ABD’de iktidara getirdiği savaş hükümeti 11 Eylül’ü de arkasına dayanak olarak aldıktan sonra ‘yeni amerikan yüzyılı’ adı altında imparatorluk kurma projesini hayata geçirmek için bildiğimiz adımlarını pervasızca sıralamaya başladı. Afganistan’ın yeniden yapılandırılması, Irak’ta ‘demokrasi’ ve devamında da sıradakiler. Pervasızlık diyoruz çünkü o dönemde Condelezza Rice rejim değişikliği yapılması gereken 60 kadar ülke olduğunu rahatlıkla söylüyor ve hatta Beyaz Saray’da ‘Yeniden İnşa Bürosu’ adında bir sömürgeler bakanlığı kuruluyordu.
Yoğun güç kullanımını aslında ABD yeni uygulamaya koymuş değil. 2. Dünya Savaşı’nda bu adım hegemonyayı da sağlayabilmişti ABD için. Ancak 21. yüzyılla beraber Amerikan ekonomisindeki düşüşün karşısında yükselen Asya ekonomileri ve görece Amerika’dan iyi durumda olan AB, Amerika’nın dünya üzerindeki gücünü oldukça sarsıyor. Yabancı yatırımcıların ABD piyasalarına ilgisi azalmaya devam ederken Asya’da merkez bankaları doları desteklemekten vazgeçiyor; bu durumda önümüzdeki süreçte doların değer kaybının devam edeceği ve Amerikan ekonomisinin derin bir soruna doğru ilerlediği görülmeli. Doların diğer para birimleri karşısında değer kaybetmesi kısa dönemde ABD ekonomisini rahatlatsa ve ABD cari açıkları esas olarak Asya’dan finanse edilse de bu yolun çıkmaz olduğu belirtilmeli. ABD ekonomik olarak bu şekilde sürekli ayakta kalamaz.Dolayısıyla şiddet aracını dünya paylaşımında ısrarla yürürlüğe koymaktan başka bir şansı kalmıyor ABD’nin. Machiavelli’nin yüzyıllar önce öğrettiği şimdi bir kez daha kendini hatırlatıyor: güç yeterli değildir, eğer elinizde kalan sadece kaba kuvvet ise, onu kullanmak bir güç işareti olmaktan çok bir zayıflık işaretidir ve kullananı zayıflatır. Bir taraftan savaş üretmeden ayakta kalamayacak olan, öte yandan da başlattığı savaşlardan zaferle çıkmasını imkansızlaştıran kısır döngüye hapsolmuş bir Amerika var karşımızda.
Savaşın bilançosu
2006’nın sonunda, savaşın üç buçuk yıllık bilançosu oldukça ağır. İşgalden bu güne kadar Irak’ta toplam kaç sivilin öldüğü tam olarak bilinmiyor. Sayı son bilgilere göre 650.000 civarında.
Irak’ta yaşanan gelişmelerin gün geçtikçe bir iç savaşa dönüşmeye doğru yol aldığı açık. Yaratılacak bir iç savaş ortamında tarafların herhangi birinin galip gelmesini önleyecek manevralara girişecek olan ABD, uzun vadede bölgede tek güç olarak kalmanın, eş zamanlı olarak da direnişin tükenerek ‘pax-americana’nın sineye çekilmesini sağlama hedefinde. Durum şu anki itibarıyla Amerika’nın kendi çıkmazına bir yol olarak bizzat kendi eliyle yarattığı kaos. Kendi mevcut kuvvetiyle direnişi bastıramayacağı ortaya çıktıktan sonra ABD direnişi bölme ve çıkacak kaosta kendi mevcudiyetini sağlamlaştırma niyetiyle B planı olarak bu adımı attı. Televizyon izleyicilerinin karşısına Irak’ta gün aşırı ortalama yüz civarında insanın ölümü olarak çıkan manzarada kimin nereyi bombaladığı, kimin kime neden saldırdığı her geçen gün bulanıklaşıyor. İstenilen kaos oluşmuş görünüyor, ancak bu hesap da toplamına bakıldığında A planının sokakta çiçeklerle karşılanalacak askerler öngörüsü gibi çöktü. Pentagon’daki hesap Bağdat’a uymuyor. Dolayısıyla bu tablodan Amerika’nın istediğini elde edemeyeceği görünüyor. Nedeni ise basit. Birincisi, Kuzey Irak’taki Kürt kesim dışında işgalin yanında yer alabilecek bir unsur yok. İkincisi, Irak’lı sosyolog Ramadani’nin de söylediği gibi, tarihleri boyunca yan yana barış içinde yaşamış bu insanların bir iç savaşta olduklarını işbirlikçilere dağıtılan yüzmilyonlarca dolardan, İsrail’de eğitimden geçirilip Irak’a salınan ölüm mangalarından bağımsız ele almak gerçeklik zemininde ne kadar sağlam durabilir? Aynı el tarafından birbirine karşı itilen bu güçlerin hemen hemen hepsinde bir mezhep düşmanlığından çok işgal karşıtı tutum daha önemli yer tutuyor. Dahası, bu kaos ortamında İran’ın ve Suriye’nin Irak’taki pozisyonları önceki dönemden çok daha güçlü ve etkili. Kısa vadede Irak’ta suların durulmayacağı açık; uzun vadede ise sular durulsa bile hikayenin Amerika’nın istediği gibi bitmeyeceği görünen gerçek.
Bir iki üç…daha fazla Vietnam
Irak’ta ölen toplam Amerikan askeri sayısı 3000 civarında. Rakamların dili yaşanan vahşeti açıklamakta tabiî ki yetersiz. Ancak ABD’nin burada her geçen gün artan kaybı akıllara Vietnam savaşında yaşadığı sendromun bir tekrarının yaşanması ihtimalinin ne kadar kuvvetli olduğunu getiriyor. Bush’a, Amerikan ABC televizyonuna verdiği mülakat sırasında Irak’ta şu anda yaşananların Vietnam’daki Tet saldırısına benzeten bir gazete köşe yazarına katılıp katılmadığı sorulduğunda benzetmenin doğru olduğunu kabullenmekle beraber moralini yüksek ve sinirlerini sağlam tutarak ısrarcı olmak suretiyle tarihin tekerrür etmesinin engellenebileceği görüşünde. Moralleri yüksek tutmanın imkansızlığı Amerika’ya gönderilen her tabutta görülürken, Irak’ta ısrar etmek çölde kuma saplanmış aracın patinajından öte bir şey değil.
ABD, bir taraftan diğer Irak’ı bir bataklığa çevirirken diğer taraftan da kendisi bu bataklıkta batmaya devam ediyor. Ve yanı başımızda yaşananlar bize bir kez daha emperyalizmin herhangi bir yerde bırakalım demokrasi palavrasını insani bir yaşam olanağı dahi bırakmayacağını gösteriyor. Irak ve Ortadoğu’da barışın sağlanması ancak emperyalizmin nadasa bırakılmış bu topraklardan sürülmesinden sonra mümkün. ABD’nin bugün bölgeden çekilmesinin daha büyük kargaşaya yol açacağı savına ise en iyi yanıtı yine Irak’lı sosyolog Ramadani veriyor: “Amerika çekildiğinde şiddetin bir bölümü sürebilir. Ancak, Irak halkı Amerikan işgali içinde yaşamaksızın kendi sorunlarını çözme fırsatı bulmuş olacaktır. Buna da ulusların kendi kaderini belirleme hakkı denir.”{jcomments on}