Temel İdeolojik Yönelimler

ideolojiYayın politikamızı belirleyen genel kabuller, ilkeler ve ideolojik çerçeve...

Abonelik

abonelikYarınlar'a abone olun, hem dergiye katkıda bulunun hem de derginiz her ay adresinize gelsin.

Dergi Arşivi

arsivYarınlar'ın geçmiş tüm sayılarına, yayınlamış tüm yazılarına ulaşabilirsiniz.

ABD’de hesap kesimi başladı: Şahinlerin göçü

 

Uğur Erözkan

Elbette tarihin en kanlı cinayetlerinin faili olan ABD, kendini bilmez sapkın yöneticilerin ellerinden kurtarılması gereken zavallı bir ülke değil. Dünyanın en büyük ve en saldırgan emperyalist kuvveti. Yeni muhafazakarlar ise tam da bu emperyalist canavarın ihtiyaç duyduğu imparatorluk stratejisini sunan politik bir önderlik.

İlk önce Rumsfeld’in istifa ettiğini öğrendik gazetelerden. “Bir şahin düştü!”diye veriyordu ajanslar haberi. Yeni muhafazakarlar, ABD’nin Irak’ta batağa saplanmasının ve Bush hükümetinin 7 Kasım’daki seçimlerden yenilgiyle ayrılmasının ardından cumhuriyetçiler tarafından birer birer görevden alınmaya başladılar. Artık cumhuriyetçiler, eskiden ‘amerikanın en parlak beyinleri’ olarak gördükleri şahinleri görevde tutamayacak; çünkü siyasetlerini halka kabul ettirmenin hiçbir yolu kalmadı. Önümüzdeki başkanlık seçiminde Bush, koltuğunu demokratlara devretmek zorunda kalacak. Yenilginin kaçınılmaz olduğu ortaya çıkınca özeleştiriler gelmekte gecikmedi.

Cumhuriyetçilerin önde gelen isimleri Irak’ta bir dizi yanlış yaptıklarını itiraf etmeye başladılar. Rice, Irak savaşında hatalar yaptıklarını, ancak dünyanın bunları öğrenmesi için hükümetten ayrılmasını beklemek zorunda olduğunu; Ulusal İstihbarat Direktörü John Negroponte, Irak’ta, Vietnam’dakinden çok daha büyük bir çıkmazda olduklarını; Powell, ABD’nin en kısa sürede Irak’tan çıkması gerektiğini söyledi. Cumhuriyetçilerin sakızının boka düşmesinde şahinlerin en büyük pay sahibi olduğu muhakkak. Dolayısıyla fatura onlara çıkarıldı. Zaten önde gelen teorisyenleri bu durumu aylar önce tespit etmişti. Fukuyama, birkaç ay önce yazdığı kitapta yeni muhafazakarların sonunun geldiğine işaret ederek, bir çuval inciri berbat ettikleri için işin başındakilere yükleniyordu: “Bush yönetimi ve yeni muhafazakarlar düşünmekten yoksunlar.” (1) Her başarısız siyasal girişimin ardından günah keçileri yaratılır. Bugün günah keçisi Bush oldu. Ancak Bush’a bu kadar nefret beslenmesine sebep olan, yeni muhafazakarların bizzat planlayarak uygulamaya koydukları politikalar. Bu noktada, yeni muhafazakarların kim olduklarını ve nasıl bir tarihsel süreçte ABD’nin yönetimine el koyduklarını irdelemek gerekli.

Amerikan yeni muhafazakarlığı, emperyalizmin ihtiyaçlarına denk gelen bir siyasal hareket. Yeni muhafazakar proje, sosyalizmin baskısı altında bozulmaya uğrayan Batılı kapitalist sistemin liberal bir arınmaya tabi tutulması için oluşturuldu. Başka bir anlatımla eski durumun yeniden tesis edilmesi girişimi. Bunu tesis edebilmek için de son derece gerici ve saldırgan bir ideolojiden besleniyor. Tarihsel gelişimlerine baktığımızda bunu kolayca görebiliyoruz. Yeni muhafazakarlar, soğuk savaş döneminde ABD’nin mutlak hakimiyet kurması zorunluluğunu neye mal olursa olsun savunan politikalar izlediler. Nükleer yarış esnasında detant (yumuşama) karşıtı tutum aldılar, taktik saldırılarla Sovyetler Birliği’ni yıldırma ve galip gelme politikası izlemenin gereğini savundular. Saldırılarda milyonlarca insanın can vermesi ihtimali onları zerre kadar ilgilendirmiyordu. Bu vahşet size tanıdık mı geldi? Vietnam’da napalm, Telafer’de beyaz fosfor kullanan aynı ellerdir. En başından beri yeni muhafazakarlar, vahşi saldırganlıklarını hak olarak gördüler kendilerinde, ‘iyiler’in mutluluğu için ‘kötüler’in yok edilmesi bir zorunluluktu onlar için. Gereken gücü kullanmak için hiçbir çekinceye mahal yoktu. Bu hastalıklı düşüncelerinin sebebini biraz daha iyi kavrayabilmek için yeni muhafazakarların felsefi temellerine göz atalım.

Yeni muhafazakarların en önemli fikir babası Leo Strauss, nazilerin yükselişi döneminde Almanya’yı terk etmiş bir Yahudi. Önemli bir aydınlanma ve modernizm karşıtı olarak bilinen bir akademisyen olan Strauss, Amerikanın çıkarlarını samimi olarak savundu ve öğrencilerinin sürekli olarak ABD yönetiminde önemli görevlere gelmeleri için çaba sarf etti. Bunun kaynağında hiç şüphesiz, kafasına taktığı dünya imparatorluğunun önderliği için ABD’de ciddi bir potansiyel görmesi yatıyor. Modern düşünceden nasibini almamış bu filozofa göre dünyada iyi ve kötü devletler var. İyiler, kötülerin üzerinde kesin bir tahakküm oluşturmak durumundalar. Bu onların hakkı olduğu gibi insanlık için de ciddi bir ihtiyaç. Zaten onun öğrencileri olan Wolfowitz gibi siyasetçiler, bu mantık üzerinden demokrasi ve barış götürme misyonunu kendilerinde hak olarak görüyor bugün. Hatta dünya üzerinde bazı ülkelerin halklarının terörist olduğu gibi bir şizofrenik anlayış üzerinden hareket ediyorlar. Bush’un kullandığı ‘şer ekseni’, ‘haçlı seferi’ gibi söylemler Strauss’u bilenlere yabancı gelmeyecektir. Bir de Bush’un şu sözlerine kulak verelim; “Amerika, pazarlığa tabi olmayan ve gerekleri tüm insanlıkla örtüşen tartışılmaz ahlaki yükümlülüklerin yönlendirdiği ilahi bir ulustur” (2) Elbette siyasetlerini bu şekilde ifade etme cüretini kendinde görmesinde Strauss’un yadsınamaz bir payı var.

Yeni muhafazakarların diğer bir önemli fikir babası, bir askeri stratejist olan Albert Wohlstetter. ABD hükümetinin Büyük Ortadoğu Projesinin temelinde onun fikirleri yer alıyor. Sovyetler Birliği’yle girilen nükleer yarışta detant karşıtı kampın sözcülüğünü yaparak en sert saldırı önerilerini sunan, Vietnam’dan çekilmeye şiddetle karşı çıkan, direniş ABD ordusunu Vietnam’dan süpürüp attığında ‘çocuk katillerini’ yumuşak davranmakla suçlayan bir adamdan bahsediyoruz. Öyle ya ABD’nin elinde atom bombası varken neden Vietnam’da kullanmadı ki? Amerika’nın karşısında olanların tamamı terörist olduğuna göre soykırım yapmış olmazdı. Şimdi yaşasaydı, Rumsfeld’in de Irak’lı teröristlere çok yumuşak davrandığını iddia edeceği şüphe götürmez. Ona da gerek yok aslında, Brzezinski ona yakışır bir küstahlıkla saldırıyor Rumsfeld’e: “En iyi fikirler bile beceriksiz uygulayıcıların kurbanı olabilir.”

Yeni muhafazakarların dünyaya hakim olmak ve kendinden olmayanı yok etmek için Tanrı’dan feyz aldıklarını düşünmeleri, pervasızca saldırılarının dayandığı hastalıklı zihniyete işaret ediyor. Edward Said ABD’yi dünyanın en dinci devleti olarak tanımlar. ‘Tanrı’nın ülkesi’, ‘Tanrı Amerika’yı korusun’ gibi yeni muhafazakarların dilinden düşmeyen sözler, Strauss’un ABD’ye biçtiği kutsal rolle ne kadar güzel örtüşüyor değil mi? Tanrı’nın ülkesini yönetmek için gene onun tarafından görevlendirilen yeni muhafazakarlar, Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nde dört misyon tespit ediyorlar: Anavatanın Savunulması, Büyük Savaşlar, Asayiş Görevleri, ABD Silahlı Kuvvetleri’nin Dönüştürülmesi. (3) Bu misyonlar, bir imparatorluk olma yolundaki ABD’nin uyması gereken reçeteyi oluşturuyor.  
Amerika’yı bir imparatorluk yapma iddiasındaki yeni muhafazakarlar, bir avuç deli değil. Biz 1997’de çıkardıkları ilkeler bildirgesinde imzası olan yirmi dört tanesini tanıyoruz, ama onlar, Amerika’nın her yerine dağılmış ve iyi örgütlenmiş bir aydın hareketini oluşturuyor. Basında, vakıf ve enstitülerde, akademik çevrelerde ve çeşitli siyasi oluşumlarda ciddi bir etki ve örgütlenme ağına sahipler. Esas olarak Bush yönetimiyle birlikte iktidarla tanışmış olmalarına karşın, siyasi arenada seslerini duyurmaları daha eski bir tarihe denk geliyor. 1997’de yayınladıkları ve acil uygulanması gereken politikalar olarak dönemin Başkanı Bill Clinton’a gönderdikleri ilkeler bildirgesiyle adları duyuldu. Ancak politikaları uygulama yöntemleri Clinton ve demokratlar için oldukça sertti. Demokratların kendi tabanlarına bu politikaları kabul ettirmesi mümkün olmadı. Amerikan siyasi hayatında özgürlükçü kanadı temsil eden demokratlar için kabul edilemez ifadeler içeriyordu bildirge. Örneğin yeni muhafazakarlara göre verili uluslar arası hukuk ve ilkeler bir önceki döneme (Soğuk Savaş dönemine) aitti ve bugün geçerliliği yoktu. Dünya yeni bir döneme girmişti ve yeni dönemin kendisine ait hukuku ve kurumları henüz oluşmamıştı. (4) Bu yüzden Orta Doğu’da haritaları değiştirmek için kimseden izin almaları gerekmiyordu. Bu yüzden Birleşmiş Milletler, ancak ABD’ye destek verdiği sürece müttefik olarak kabul edilebilirdi. Bu yüzden Kyoto protokolünü imzalamak veya nükleer silahsızlanma çalışmalarına destek vermek gibi bir zorunlulukları yoktu. Dahası, kimin elinde nükleer teknoloji olabileceğine onlar karar vermeliydi. Nitekim Bush, iktidara geldiği günden bu yana bu planı bir milim bile sapmadan uyguladı. Bush’un kabadayılığına dur demesi için uluslar arası hukuktan medet umanlar ise süper güçlü ağabeyinin cinayetlerini örtbas etmeye çalışan kokuşmuş bir Birleşmiş Milletler seyrettiler.

Elbette tarihin en kanlı cinayetlerinin faili olan ABD, kendini bilmez sapkın yöneticilerin ellerinden kurtarılması gereken zavallı bir ülke değil. Dünyanın en büyük ve en saldırgan emperyalist kuvveti. Yeni muhafazakarlar ise tam da bu emperyalist canavarın ihtiyaç duyduğu imparatorluk stratejisini sunan politik bir önderlik. Soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünyasında hegemonya mücadelesi veren ABD, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından İmparatorluk mücadelesi vermeye başladı. ABD’nin askeri yatırımlardan ve savaş ekonomisinden kaynaklı stratejilerinin bu yeni mücadeleye adapte olması gerekiyordu. Yeni muhafazakarlar ise, küresel pazarı daha çok iktisadi araçlarla düzenlemeye çalışan neo liberallerden farklı olarak; zor kullanmak, rejimleri değiştirmek, açık işgal (Irak ve Afganistan) ve darbe düzenlemek (Venezüella) gibi siyasal ve askeri araçları da devreye sokan, dahası bu araçlara öncelik veren bir siyaset önerdikleri için kabul gördüler ve iktidar koltuğuna buyur edildiler. Onlar da Avrasya’ya hakim olan dünyaya hakim olur anlayışıyla Büyük Orta Doğu Projesini uygulamaya koydular. Bugüne kadar yeni muhafazakarların izlediği iç ve dış politika özü itibarıyla ülkedeki bütün iktidar odaklarının ortaklaştığı bir perspektife sahip. En muhalifinin bile, gerek Ortadoğu’nun gerekse Avrasya’nın denetlenmesine ve küresel imparatorluk projesine temelde bir itirazları olmadı. Geçtiğimiz ay Irak Çalışma Grubu’nun sunduğu raporun ardından duyulmaya başlanan ‘Orta Doğu’da yanlışlar yaptık’ itirafları, Irak’ta direniş ABD’nin politikalarını çökertmeseydi, hangi delikanlı siyasetçi tarafından dillendirilebilirdi? Oysa tarihin en kanlı katliamlarından birini gerçekleştirdiler Irak’ta. Bu itirafların gerekçeleri trajik. Bir kısım muhalif, uluslar arası kurumların da kesin desteğini alarak tahakküm kurulması gerektiğini, Bush’un kabadayıca siyasetlerinin ABD’yi yalnızlaştırdığını söylüyor; diğer bir kısım ise, Brzezinski ve Fukuyama gibi, yeterince sert olunmadığı için tarihi bir başarının kaçırıldığını iddia ediyorlar.

Bugün kimsenin üstünden atlayamayacağı bir gerçek var ortada: Orta Doğu’da ABD’nin en sadık müttefiki olan Türkiye’de halkın yüzde 82’si Amerikan karşıtı. Bu topraklarda artık ‘Bush’un adı en ağır küfür yerine geçiyor. Kendi ülkesinde bile artık Bush ve çetesi tarihin çöplüğüne atılmış durumda. Bu durumun ABD’nin saldırgan siyasetinde önümüzdeki dönemde bir miktar gerilemeye yol açacağı şüphe götürmez bir gerçek. Ancak en az bunun kadar göz önünde olan bir başka gerçek var. O da ABD’nin büyük yatırımlar yaptığı Büyük Orta Doğu Projesinden ya da imparatorluk sevdasından kolay kolay vazgeçmeyeceği.

Kaynaklar:
(1) Neo-Conların Sonu: Yol Ayrımındaki Amerika, Francis Fukuyama, Profil Yayıncılık, 2006
(2) Ahmet İnsel, Amerika’da Yeni Muhafazakarlık, Birikim Dergisi, Mayıs 2003
(3) www.newamericancentury.org
(4) Yeni Muhafazakarlar, Merdan Yanardağ, Chiviyazıları Yayıncılık, 2004{jcomments on}