Haluk T. Canatay
Öğrencinin astığı dosya kağıdına elle yazılmış ve içeriği suç olmayan yazıya gelince, “maazallah, hakkımızda suç duyurusunda bulunurular” diyenler, sıra içkili lokantaya gelince maddeyi hiç duymamış gibi davranabiliyorlar. Derdimiz içki içilmesini eleştirmek değil elbette, zaten şimdi hazretlere sorsak, “çocuklar haklı, kuralları değiştiremesek bile öğrenciler için de esnetebiliriz” demezler; “Atam, başımıza gelene bak, senin leblebiyle içtiğin rakıyı bizden esirgiyorlar” diye yüksek perdeden bir çığlıkla başlayan bir kakofoni yaratırlar.
12 Eylül kapsamlı bir değiştirme harekatıydı, kendilerini her şeye muktedir görenler; “birkaç bin” kişinin ölmesi, “birkaç yüzbin” kişinin işkencelerden geçmesi, tutuklanması, fişlenmesi, mesleklerini icra etmeleri yasaklanıp açlığa mahkum edilmeleri gibi kendilerine yükledikleri görev bakımından hiç önemli olmayan bir bedel karşılığında ülkemiz muasır medeniyetler arasına girmek için gerekli adımları atmıştı. Gençlerin, sokakları kan gölüne çevirdiklerine dair o cümleler yaşı müsait olanların kulaklarında çınlar durur. Öyleyse muasır medeniyetler arasındaki yerimizi almanın bir koşulu da gençleri hizaya sokmak, üniversiteleri düzene sokmaktı elbette. Herkesin belleğinde kalan izler farklı olmuştur, örneğin Serdar Turgut, -bile- yazılarında o yıllarda fakültede asistan olduğunu bir bir ortadan kaybolan öğrencilerin, ortaya çıktıklarında aradan yıllar geçmişçesine yaşlanmış ve çökmüş olduklarını anlatırken Ertuğrul Özkök, peygamberin adını ağzına her aldığında S.A.V. diyen bir mümin gibi, 12 Eylül’ü anmak zorunda kaldığı her yazısında o sabah “oh hayatım kurtuldu” diye sevinç duyduğunu yazar. Bu darbe büyük Türk yazarının hayatını kurtarmak dışında bir şey yapmak, o gençleri birer Özkök’e çevirmek arzusunda olduğundan ve gençlerin “başıboş bırakılmasının” ülke üzerindeki etkileri ülkemizin egemenlerini eskiden beri huzursuz ettiğinden, 12 Eylül üniversitelerin üzerinde silindir gibi durdu. Deyimin doğrusu, “silindir gibi geçmek” elbette ama ne yazık ki, 12 Eylül üniversitelerimizden geçmiş değil.
12 Eylül kurduğu garabet yönetim mekanizması ile, bölümleri-fakülteleri-enstitüleri bürokrasiye boğmuş durumda, rektörün imzası olmadan kimse adım atamıyor. Diğer yandan kurduğu üst örgüt olan YÖK ayrı bir aşırı merkezileşme yaratmış durumda. Hocalarımızın verdiği tepkiler diye bir değerlendirme yapmak isterdik ama 12 Eylül kuşağı çoktandır yönetimde, hatta pek çoğu emekli olup koltuğunu lisans öğretimine 12 Eylül sonrası başlamış hocalara bıraktı. Onlara sorsak, cevap yerine ya Powerpoint sunusu izletirler ya da bir ellerinde cetvel diğerinde iletki durmaksızın sayı ve istatistik verirler. “Yayınlar şöyle çoğaldı, atıflar böyle arttı, binalarımız yenilendi, çatılarımız aktarıldı” Ülkemizin dünya bilimine yaptığı katkının ancak bireysel başarılara bağlı olduğunu görmezden gelebilirsek sayılar etkileyicidir elbette.
Akçalı İşlerde Aslan Kesiliyorlar
Akademisyenleri, sıklıkla aslanlar gibi mücadele ederken de görebiliriz. Milli Eğitim Bakanları hiçbir zaman onların gazabından kurtulamamıştır, başbakanlarla kapıştıkları dahi vakidir. Bir diğer becerileri kanun dolanmak, özellikle bütçe kısıntılarının altından ve üstünden bir kırlangıç keskinliğiyle geçivermektir. Bünyesinde tıp fakültesi olan üniversite yöneticilerinin döner sermaye fazla verip de bakanlık emrine geçmesin diye yaptıkları değme muhasebecilerin bile aklının almayacağı ustalıktadır.
Ne yazık ki, kanunların hocalarımızın elini ayağını bağladığı durumlar da olmaktadır. Örneğin iş disiplin yönetmeliğine gelince bütçedeki beceriklilik kaybolur, o “canım telefon aldık ama tasarruf tedbirlerine uygun görünsün diye, laboratuara fiber optik kablo faturası kestirdik, ne var ki bunda” diyen esnek-becerikli kişilerin yerini, esneme payı sıfıra yaklaşmış “kanun ne derse biz onu yapmak mecburiyetindeyiz” diyen birileri alır. Bu sene örneğini gördük, Milli Eğitim Bakanı yurtdışına gidecek yüksek lisans öğrencilerini kendilerinin belirleyeceğini söyleyince, yasayla düzenlenmiş bu konuda 15 gün içerisinde düzenleme yaptılar, o gençlerin döndüklerinde hiçbir üniversiteye asistan olarak giremeyeceklerini buyurdular. Derdimiz bu kayıkçı kavgasında bir yana alkış tutmak değil elbette, yolsuzluk iddiasıyla soruşturulan meslektaşları, “Atam, atam bak senin yolundan gidenlere neler yapıyorlar” diye bağırmaya başladığında susturmayanların, yıllardır nice tarikatçılar kendi onay ve denetimleri altında yurtdışında eğitim görmemiş gibi, “Milli Eğitimin tarikatçıları üniversiteyi mahvedecek” diye bağırmaları bizim için önem arz etmiyor. Bizim derdimiz, muhteremlerin kendi kuyruklarına basıldığında 15 gün içinde düzenleme çıkartabildiklerini göstermek. 12 Eylül’ün üstünden 27 sene geçmiş olmasına rağmen bizim okullarımız hala o dönem çıkarılmış sıkıyönetim kurallarıyla yönetilmektedir. Elbette her devlette tuhaf yasalar vardır, gazetelerde boş yer kalınca bir örneğini koyuverirler, “Amerika’nın filan eyaletinde bavulunuzda ördekle bir otel odasında kalmanızın yasak olduğunu biliyor muydunuz?”. Bu yasalar uygulanmadıkları için kimseye zarar da vermezler ancak mizah malzemesi olarak işlev görürler.
Şarkı Söylemek Dahi Suç
Oysa bizim disiplin yönetmeliğimiz “Yükseköğretim kurumu yetkililerince tespit edilen yerler dışında ilan asmak” diye bir suç belirlemiştir. Bir dosya kağıdına, “Özerk Üniversite” yazdınız diye hakkınızda soruşturmalar açılır, koca koca akademisyenler polisliğe soyunur sorgu yaparlar, ceza verirler. Okuldan solcu öğrencileri “kazıyacağını” ilan eden tosuncuklara bir diyeceğimiz yok maalesef ama “özgürlükçü-demokrat” olanlarına hocam yıl başında yönetimden “okulumuza ilan asılabilir” diye bir karar çıkarsanız, kimse boş yere ceza almasa dediğinizde okula bilgisayar almak için bütçenin başında, ödeneği o fasıladan bu fasılaya şu kalemden o kaleme aktaran, interpolden uyuşturucu parası gizleyen brokerları şaşırtacak beceriler gösteren hocamız, “yav, olur mu öyle, kuralı biz koymadık ya, biz de üzülüyoruz ama, böyle yapmazsak bizim hakkımızda görevi ihmalden soruşturma açıverirler” deyivermektedir. İnanmayanlar olacaktır, 18634 sayılı Resmi Gazeteyi internetten bulup doğrulayabilirler. Yükseköğretim öğrencileri için geçerli disiplin yönetmeliğimiz, “okul sınırları içine içkili olarak girmek” şeklinde bir suç tanımlamıştır, dikkatinizi çekerim “sarhoş” olmak değil içkili olmak, kampus sınırları içinde içki içmek ise okuldan uzaklaştırılma sebebi. Ankara’daki tüm kampüslerde (Gazi özerk bölge olduğundan değerlendirme dışı tutulmaktadır) içki servisi yapılan lokantalar mevcuttur. Öğrencinin astığı dosya kağıdına elle yazılmış ve içeriği suç olmayan yazıya gelince, “maazallah, hakkımızda suç duyurusunda bulunurular” diyenler, sıra içkili lokantaya gelince maddeyi hiç duymamış gibi davranabiliyorlar.
Her Türlü Siyasi Faaliyet Yasak
Derdimiz içki içilmesini eleştirmek değil elbette, zaten şimdi hazretlere sorsak, “çocuklar haklı, kuralları değiştiremesek bile öğrenciler için de esnetebiliriz” demezler “Atam, başımıza gelene bak, senin leblebiyle içtiğin rakıyı bizden esirgiyorlar” diye yüksek perdeden bir çığlıkla başlayan bir kakofoni yaratırlar, ki o saatten sonra derdimizi anlatmak ihtimali ortadan kalkacaktır. Disiplin yönetmeliğinde yaklaşık elli değişik durum çeşitli cezaları gerektiren haller olarak sayılmıştır ve bunların içinde yalnızca bir tanesi eğitimle ilgilidir. Kopya çekme suçunun düzenlendiği bu madde dışında kalan tüm maddeler öğrencilerin siyasal açıdan sindirilmesini amaçlamaktadır, zaten madde 8-c açıkça “Yükseköğretim kurumu içinde siyasi faaliyetlerde bulunmak,” suçuna ilk seferinde bir haftadan bir aya kadar uzaklaştırma cezası öngörmüştür. Dünyanın en iyi Powerpoint sunu hazırlayan sekreteri ile de çalışsanız, içinde siyaset yapan öğrencisine uzaklaştırma cezası öngörmüş bir okulu başarılı gösteremezsiniz. Siyasi faaliyet deyince bazıları hemen, “canım onlar da gitsin legal partilerde çalışsın” diyeceklerdir ki, bir ay uzaklaştırma cezası zaten yasal siyasi faaliyet için öngörülmüştür. Yasadışı bir kuruluş yararına bir eylemde bulunuyorsanız ve hatta izin almadan gizli veya açık bir dernek kurarsanız doğrudan çıkarma cezası almanız öngörülmüştür.
Yönetmeliğin bir de komik olsun, aralara serpiştirelim, okuyanlar sıkılmasın düşüncesiyle yazılmış maddeleri var. En güzeli 11. madde, “Yukarıda sayılan ve disiplin cezası verilmesini gerektiren fiil ve hallere nitelik ve ağırlıkları itibariyle benzer eylemlerde bulunanlara da aynı türden disiplin cezaları verilir.” Madde diyor ki; “ey hoca ben elli ayrı olayı buraya yazdım ama sen kendini buncacık olayla bağlı hissetme, içindeki tosuncuğu dinle, elini korkak alıştırma, ver cezayı”. Ne anlama geldiğini çıkarmanın mümkün olmadığı bir diğer madde; “bir gruba her ne sebeple olursa olsun işkence yapmak veya yaptırmak”. Büyüklerimiz sağolsun dengeye dikkat etmişler, solcu öğrenciye cezalardan ceza beğenirken, tosuncuklara bir şeyler koyalım diye düşünmüşler “demirbaş eşya üzerine yazı yazmak, işaret, resim ve benzeri şekiller çizmek” diye bir suç koymuşlar, cezası ise kınama. Aynı suçun solcular için olan versiyonu, “siyasi veya ideolojik amaçlı bildiri, afiş, pankart, bant ve benzerlerini kurum binalarına veya binalardaki eşyalar üzerine yazmak, resimlemek, teşhir etmek” olarak belirlenmiş, cezası ise okuldan sürekli uzaklaştırma. Dalga geçtiğimi düşüneceksiniz ama; “şarkı söylemek, çalgı çalmak, gürültü etmek, çevresini temiz tutmamak, hırsızlık yapmak, ırza tecavüz etmek” de disiplin suçlarımız arasında, bu fiillerin okul içinde yapılması halinde cezalandırılacağından bahsedilmediği için, “öğretmenim Yasin dün Kızılay’da elindeki çikolata kağıdını yere attı” biçiminde bir ispiyonun, zavallı Yasin’in ODTÜ’deki güzel günlerini sona erdirebileceğini söylemek mümkündür. Ya da, bir yerlerde bir Coşkun’un “yahu tek dersten uzadı okul, ah şu disiplin işi olmasa kaç masum kızcağıza tecavüz edeceğim, bir bilseniz” diye söyleniyor olması da.{jcomments on}